Nekro Kelebek
Site Esasları ve Değerleri => Nekro Kelebek Günlükleri => Konuyu başlatan: Orcuncharted - 04 Aralık 2009, 02:44:01
-
Merhaba arkadaşlar!
Bu hikayeyi uzun zamandır yazmaktaydım, ama ne zaman paylaşmam gerektiği konusunda kararsız kaldığım için bugüne kadar beklemenin en iyisi olacağını düşündüm. Neden kararsız kaldığımı soracak olursanız, uygun bir zamanı yakalamak isteyişim diyebilirim.
Giriş konusunda pek de iyi olmadığım için lafı fazla uzatıp saçmalamayı istemiyorum :)
Umarım beğenirsiniz...
BÖLÜM 1
Açık olan pencereden usulca girip İrem'in yüzünü belli belirsiz bir şekilde okşayan tatlı esinti, mükemmel bir günün ilk habercisi gibiydi. Sıcak bir Haziran gecesinden sonra insanın en çok isteyeceği şey, tenini ürpertmeyecek şekilde okşayan hoş bir esinti ile uyanmaktır.
Eğer İzmir'de yaşıyorsanız, yaz mevsiminin nasıl geçtiğini de biliyorsunuz demektir. Nem oranının fazla olmasından dolayı, özellikle de öğlen vaktilerinde her an buharlaşacağınızı düşünebilirsiniz. Ancak neyse ki o gün hava bu konuda biraz insaflı davranıyordu.
Yine her zamanki gibi kalkıp okula gitmesi gerektiğini düşünen İrem'in, aslında o günün Pazar günü olduğunun ve hayatının anlamı olan biricik sevgilisi Berkay ile buluşacağının farkına varması çok sürmedi. Anında keyfi yerine gelirken, aynı zaman da başucundaki saatin 11:28'i gösterdiğini fark etti. İyice bir gerindikten sonra ayağa kalktı. Pencereye doğru yaklaştı.
Sıcak iklimin, sıcak, kavgayı da sevinci de coşku dolu yaşayan insanların şehriydi İzmir. Bu şehrin havasını soluyan insan, tüm duyularıyla bu şehirde yaşayabileceğini anlardı. Güneşin denizden battığı, geceleri bir elmas gibi ışıl ışıl parlayan bu şehir, ışıklarının vurduğu körfezin ay ışığı altında bir inci gibiydi. Zamanında bir çok farklı kültüre ev sahipliği yaptığı için, bu kültürlerin bıraktığı izlerle gizemli bir hale gelmişti. Kimler yaşamıştı bu sokaklarda, bu evlerde... Sokaklarında dolaşırken, bazen hiç ummadığı güzelliklerle karşılaşır, daha önceden hiç yaşamadığı duyguları yaşardı insan. Bu şehirde yaşamaktan mutluydu. Pencereden bakarken bir anda gelip geçiverdi bu düşünceler İrem'in kafasından.
Dışarıda oldukça net bir hava vardı. Öyle ki, gökyüzü hiç olmadığı kadar mavi görünüyor, karşı taraftaki dağlar da net olarak seçilebiliyordu. Bu da demek oluyordu ki, nem oranı fazla değildi. Son derece mükemmel bir günün onları beklediğini tahmin edebilmek zor değildi. Yatağını şöyle bir düzelttikten sonra yüzünü yıkayıp kendisine gelebilmek için banyoya doğru gitti.
Banyodaki aynanın önüne geldiği anda, birden gözlerindeki o canlılığı fark etti. Elmas gibi ışıl ışıl parlıyorlardı. Anlaşılan dışarıdaki o mükemmel hava gözlerine de yansımıştı. Yüzünü güzelce yıkayıp rahatladıktan sonra havluyla kurularken, gözü tekrardan aynaya ilişti. Kendisini şöyle bir incelemeye başladı. Dudaklarının belli belirsiz yukarı dönük kıvrımına, burnunun bir ressamın elinden çıkmış gibi olan düzgünlüğüne ve çenesinin belirgin pürüzsüzlüğüne her açıdan baktı. Tuhaf, ama mükemmel bir uyumla birbirlerini tamamlayışlarını fark etti. Aslında kendisini beğenen biri değildi. Ancak her nedense o an için hayran oldu. Havluyu yerine astıktan sonra, tarağını aldı. Birbirine dolanmış olan saçlarını da şöyle bir taradı ve küt kesilmiş saçlarını at kuyruğu yapıp tokayla tutturdu. Nasıl göründüğünü anlayabilmek için bir daha aynaya baktı. "Sonunda insana benzedin, İrem." diye söylendi. Küt olan saçlarını at kuyruğu yaptığında, Berkay için 'seksi' bir görünüme kavuştuğunu biliyordu. İstediği de buydu; çünkü sevgilisinin onu seksi bulması son derece hoşuna gidiyordu. Aynı şekilde bugün de Berkay'ı etkilemek istiyordu. Onun için yapacağı her şeyi hak ediyordu! O bir taneydi!
O düşüncelerle banyodan çıktı. Kalbinin deli gibi attığını, ellerinin titrediğini fark etti. Berkay'ı düşünmek bile heyecanlanmasına yetiyordu. Ona deliler gibi aşıktı ve aklından bir an olsun çıkartamıyordu. Nereye baksa onun yüzünü görüyor, ne zaman konuşsa onun sesini duyuyor gibi oluyordu. Denilen doğruydu. İnsan aşık olunca, kalbi beyninin bir adım önüne geçiyor, zaman zaman mantıklı düşünememesine neden oluyordu.
Ancak şimdi düşünmenin sırası değildi; çünkü bir an evvel kahvaltısını yapıp evden çıkması gerekiyordu. Yalnız, dışarıda dolaşırlarken de bir şeyler yiyeceklerini hesaba katacak olursa, aslında çok da fazla bir şey yemeyi istemedi. Aksi takdir de, Berkay yerken İrem ona bakacak ve durum böyle olunca da, lokmalar Berkay'ın boğazında takılıp kalacaktı. İrem de bunu istemiyordu. Şöyle bir buzdolabına baktı, ama o an için pek de hoşuna giden bir şey göremedi. Küçük bir parça ekmeğin içine birazcık tulum peyniri tıkıştırdıktan sonra yanına bir bardak da meyve suyu alıp balkona doğru yöneldi.
Tam televizyonun önünden geçtiği sırada, duvara asılı duran resme gözü takıldı. İlk defa görmüş gibi dikkatli bir şekilde baktıktan sonra elini uzatıp çerçeveye dokundu. Kardeşi Cemre ile birlikte poz verdikleri belki de en güzel resimdi. Birbirlerine sımsıkı sarılmışlardı. Cemre başını İrem'in göğsüne dayamıştı ve ikisi de gülümseyerek objektife doğru bakıyorlardı. Resmin yarattığı o özlem İrem'in değişik duygulara kapılmasına neden oldu. O an için sanki her şey anlamını yitirmiş ve benliği onu terk edip Cemre'nin peşinden gitmeye karar vermişti. Bu kararın yarattığı o karanlık ve dibi görünmeyen boşluk ise İrem'i adeta yutmuştu. Nereye doğru gittiğini bilmiyordu, ama son hızla düşmekte olduğunun farkındaydı. Acaba bu gerçekten bir düşüş müydü, yoksa Cemre'nin peşinden giden benliğinin bir çağrısı mıydı? Belki de bir arayış...? Peki neyin arayışı? Vicdanının derinliklerindeki bu iç karartıcı fırtınalarda savrulduğu sırada çalmaya başlayan telefon bütün fırtınaları dindirdi. Şöyle bir etrafına baktı... Halen evindeydi. Balkon kapısının tam önünde bostan korkuluğu gibi durduğunu fark etti. Görünüşe göre her şey normaldi, ama kısa süreli bir şaşkınlık yaşıyordu. Bu esnada telefonu da ısrarla çalmaya devam ediyordu. Hızlı adımlarla mutfağa doğru yöneldi. Telefonunun ekranına bakınca, arayan kişinin Berkay olduğunu gördü. Ne için aramakta olduğunu merak etti. Bunu öğrenmenin tek yolu ise aramasına cevap vermekti.
"Efendim hayatım?"
"Kapatmak üzereydim ki, iyi bir zamanlama ile açtın. Yoksa yanmıştın." dedi Berkay gülerek. "Neredeydin? Bir şey mi oldu?"
"Tuvaletteydim. Nasıl çıktığımı bilemedim." diyen İrem de aynı Berkay gibi gülmeye başladı. "Tuvalette bile rahat yok ya!"
"Tabi ki de olmayacak. Benden önemli mi?"
"Önemli canım."
"Demek öyle...?"
"Evet, aynen öyle." dedikten sonra esas konuya gelmek amacıyla devam etti. "Hayırdır?"
"Hayırlık bir tarafı yok. Gıcıklığına aradım."
"Bak sen!"
"Bakayım ben!"
"Gıcıklık yapmak zorunda mısın?"
"Değilim de şeytan dürttü... Neyse. Ne diyeceğim biliyor musun?"
"Sen söylemeden nasıl bilebilirim?"
"Of İrem ya... Seninle laf yarışına girilmez."
"Daha yeni mi anladın?"
"Yok, zaten biliyordum... Neyse. Beş veya on dakika sonra evden çıkacağım. Yarım saate kadar evinin önünde olurum. Onu haber vereyim dedim de, sonradan başımın etini yeme iki ayağın bir pabuca girdi diye."
"Peki bakalım. Öyle olsun." dedi İrem. Sesinde hafif alaycı bir hava vardı. "Ben de birazdan hazır olurum. Görüşürüz."
"Görüşürüz bebeğim!"
İrem telefonu kapattıktan sonra kalbinin heyecanlı bir şekilde attığını fark etti.
Üzerini değiştirmek için doğruca yatak odasına koştu. Gardrobuna şöyle bir baktı. Ne giyeceği konusunda kararsızlığa düşer gibi olsa da, biraz düşündükten sonra siyah tuniğini giymeye karar verdi.
Kısa süreli bir giyinme faslının ardından neredeyse hazır olmuştu ki, kapı zili çaldı. En sevdiği parfümünü de sıktıktan sonra kapıya doğru gitti.
Delikten baktı, ama kapının önünde kimse yoktu. Pencereye doğru gidip aşağıya baktı. Berkay ile göz göze geldi. Eliyle kalp işareti yaptıktan sonra "Geliyorum!" diye bağırdı.
Evi şöyle bir kontrol edip, açık unuttuğu bir şeyin olmadığından emin olduktan sonra, kapıyı da kilitleyip çıktı.
Apartmandan çıktıktan sonra yüzünde kocaman bir gülücükle biricik sevgilisinin yanına gitti. Halini hatrını bile sormadan ona sımsıkı sarıldı ve her zaman yaptığı şeyi yapıp onu öptü. Ne zaman Berkay'ı öpse, ilk anda yaşadığı heyecanı yaşıyordu. Kalp atışları hızlanıyor, vücudu titriyordu. Tüyleri diken diken oluyordu. En sevdiği tatlı olan profiterolün bile veremediği hazzı alıyordu. Bu duyguyu her seferinde yaşaması, içindeki ateşin daha uzun bir süre yanmaya devam edeceğini mi gösteriyordu? Belki de...
"Ben gıcık etmeyeli tatlı belam nasılmış?"
"İyiymiş..." dedi İrem o tatlı sesiyle. İlk başta, sesi sanki nezleliymiş gibi çıkmış olsa da, Berkay'ı öptükten sonra yine her zaman ki gibi içinin gittiği belliydi. "Peki beni gıcık etmeyeli hayatımın milli felaketi nasılmış?"
"Seninle birlikteyken kendisini nasıl kötü hissedebilirmiş ki? Tatlı belasında şeytan tüyü mü var bilmiyormuş, ama ne olursa olsun morali pek de bozuk olamıyormuş... Olsa bile düzelmesi çok fazla sürmüyormuş."
"Tatlı belası onun aspiriniymiş." dedi İrem ve yine Berkay'ın içini ısıtan o sevimli gülümsemesi ile ona baktı. "Bunu biliyor muymuş?"
"Bilmesine gerek var mıymış?"
"Sanırım yokmuş...?" dedikten sonra ikisi de gülmeye başladılar. Kısa süreli bir gülüşmeden sonra İrem Berkay'a döndü ve "Bugün nereye gidiyoruz?" diye sordu.
"Her seferinde ben söylüyorum. Bu sefer de sıra sende."
"Pekala... O zaman önce Konak Pier'e gidelim mi?"
"Bana her türlü uyar."
"Oradan da Teleferik'e sonrasında da İnciraltı'na geçeriz."
"Eğer istersen Çeşme'ye de gideriz." dedi Berkay gülümseyerek ve birlikte doğru arabaya doğru gittiler.
Konak Pier, İrem ve Berkay'ın açısından oldukça önemli bir yere sahipti; çünkü bu ilişkiye başladıkları sırada birlikte gittikleri ilk mekan burası olmuştu.
Berkay'ın İrem'i ilk gördüğü an, dikkatini çekebilmek adına verdiği o kadar çaba ve o çabaların sonucunda aldığı, o paha biçilemez ödül...
Lisede tanışmışlardı. İrem, sınıf arkadaşlarının laubali tavırları yüzünden onlara katılmayı asla istemezdi. Bu nedenle de genelinde kendi kendineydi. Ancak bir süre sonra, Berkay, yavaş yavaş İrem'e ilgi duymaya başlamıştı. Sınıftaki diğer kızların hal ve hareketlerinden onun da hoşlanmıyor olması, bunda bir etken sayılabilirdi. Berkay, İrem'in ilgisini çekmek, ona yanaşabilmek için akla hayale gelmedik senaryolar üretiyordu. İrem ise her ne kadar oralı olmuyormuş gibi davransa da, Berkay'ın farkındaydı. Onu biraz uğraştırmak istiyordu; çünkü o içten, o sempatik tavırları çok hoşuna gidiyordu. Berkay da zaten pek vazgeçme taraftarı değildi. Ne olursa olsun, istediği şeyi elde edene kadar verdiği mücadeleyi sürdürürdü. Aynen o zamanda olduğu gibi; çünkü biliyordu ki, amacına ulaşacak ve İrem'in kalbini çalacaktı. Tek yapması gereken asla vazgeçmemekti. Nitekim, İrem daha fazla dayanamadı ve Berkay'a o beklediği tepkiyi verdi. Bu tepki, aynı zamanda da İrem tarafından Berkay'a verilmiş, kalbinin kapısını açmasını sağlayan, bir anahtar olmuştu. Berkay amacına ulaşmıştı. Çıkmaya başladıkları ilk gün, birlikte gittikleri ilk mekan Konak Pierre olmuştu.
Konak Pier'e vardıklarında, İrem hala o günlerin etkisindeydi. Yüzünü hüzünlü bir gülümseme kapladı. Berkay da bunu fark etti, ama sesini çıkartmadı; çünkü az çok neler düşündüğünü biliyordu. O da hemen hemen aynı şeyleri hissediyordu.
Kafeteryaya geçtiklerinde, İrem eliyle en uçtaki masayı işaret etti. "Orası..." dedi, "Seninle buraya ilk geldiğimiz zamanda o masada oturmuştuk."
Şanslarına masa o anda boştu.
Gidip o masaya oturdular.
Denizin kenarında, şehrin koşuşturmacasından biraz olsun uzak, bir yandan kafanızı dinleyip, bir yandan da sakin sakin içeceğinizi yudumlayabileceğiniz harika bir yerdi Konak Pier.
Berkay da İrem'i bu düşünce ile oraya götürmeye karar vermişti. Baş başa, oldukça hoş vakit geçirebileceklerini düşünmüştü. Nitekim öyle de olmuştu. Birlikte geçirdikleri o gün, hem İrem, hem de Berkay için eşsiz bir gün olarak anılarındaki yerini almış, ikisinin de kalplerinde hoş izler bırakmıştı. Bu nedenle de, yıllar sonra anılarını tazelemek amacıyla ilk durak Konak Pier olarak seçilmişti.
Bir yandan hafif bir esinti, bir yandan da denizin o huzur verici sesiyle eski günleri hatırlamışlardı.
Yıllar çok hızlı geçiyordu. İlişkilerine başladıkları günden içinde bulundukları ana kadar hayatlarında değişen pek bir şey olmamıştı. Ancak bu gibi konuları dert etmelerine hiç gerek yoktu; çünkü hayatlarının en güzel dönemlerindeydiler ve önlerinde yaşayacakları çok uzun yıllar vardı. Ellerinde imkanları olduğu sürece gezip eğlenmeleri lazımdı. Yarın bir gün bunları yapamaz hale geldiklerinde, bu günlere dönüp, "keşke" demek istemiyorlardı. Bu hayata bir kez geliniyorsa, ki öyle, imkanları doğrultusunda istedikleri her şeyi yapmalıydılar. Hayatın, keşfedilmesi gereken mucizelerle dolu devasa bir harita olmadığını kim söylüyordu ki?
Konak Pier'den çıktıktan sonra doğruca Teleferik'e çıktılar, oradan da İnciraltı'na giderek günün sonuna ulaştılar.
Birazcık yorucu, ama ikisinin de son derece büyük bir keyif aldığı bir günün gecesinde, eve dönerlerken, bir kuyumcunun önünden geçtikleri sırada, Berkay ani bir kararla arabayı yolun kenarına çekti. İrem ne olduğunu anlayamamıştı. "Ne oldu?" diye sorduysa da herhangi bir cevap alamadı.
Sadece izleyerek Berkay'ın ne yaptığını anlamaya çalışıyordu.
Bir kuyumcuya giren Berkay, kısa bir süre sonra arabaya geri döndü.
"Berkay ne oldu?" diye sordu İrem. "Hayırdır?"
"Eve varınca görürsün. Sabret."
"Peki." dedi İrem. Her ne kadar aldığı cevap onu tatmin etmemiş olsa da, olmuş gibi davrandı. "Merak ettim, ama eve varana kadar cevap verecekmiş gibi görünmüyorsun...?"
"Merak ettiğine değecek."
"Hadi bakalım... Umarım öyledir. Yoksa yandın."
Apartmanın önüne geldiklerinde Berkay da İrem ile birlikte arabadan çıktı. Onun tarafına geldi. Elleri arkasındaydı. Belli ki bir şeyler tutuyordu.
"Gözlerini kapat."
"Tamam kapattım."
"Aralık duruyor İrem. Görüyorum" dedi Berkay. Hafifçe eğilip İrem'in gözlerini kontrol etti. "Uyanıklık etme."
"Offf... Peki tamam. Şimdi oldu mu?"
"Tamam, oldu." dedi Berkay ve elindeki tuttuğu kutuyu İrem'in eline bıraktı. "Aç bakalım!" İrem gözlerini açtığı anda, avcunun içinde durmakta olan kutuyu gördü. Kafasını kaldırıp Berkay'a baktı. Sonra tekrar kutuya baktı. Merakla açmaya başladı. Bir yandan da Berkay'a bakıyordu.
Berkay ise tepkisini merak eden gözlerle İrem'e bakıyordu.
İrem kutuyu açınca, içindeki kolyeyi gördü. Eline aldı.
Ucunda "B" harfi olan bir kolyeydi.
Berkay'ın elinde de, ucunda "İ" yazan bir kolye vardı.
İrem kolyesini hemen boynuna taktı.
Berkay da kendininkini taktı.
Göz göze geldiler.
İrem'in gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Daha fazla beklemeden Berkay'ın boynuna sarıldı. Onu yine, ama bu sefer hiçbir şeye, hiçbir kimseye aldırmadan, sanki sokakta bir tek onlar varmış gibi sımsıkı sarıldı ve öptü.
Dudakları birbirlerinden ayrıldıktan sonra tekrar göz göze geldiler.
"Bu hayatta başıma gelen en iyi şeysin." dedi İrem. "Hayatım boyunca ilk defa bir insanı bu kadar çok sevdim, ona aşık oldum. Benim için önemini anlatmaya kelimeler yetmez."
"Bebeğim benim ya... Zaten kelimelerin yetmediği yerde biz başlıyoruz. Eğer seni tanımamış olsaydım, şu anda halen yalnız yaşıyor olurdum. Benim için bir başkasın." dedi Berkay ve tekrar birbirlerine sarıldılar.
Bir süre öylece kaldılar. Gecenin sessizliğinde birbirlerinin kalp atışlarını duyabiliyorlardı.
"Kalp atışlarını hissedebilmek olağanüstü bir duygu İrem." dedi Berkay. İçinde bulundukları anın bitmesini istemiyordu. "İnanılmaz."
Bir süre sonra İrem, artık Berkay'ın evine gitmesi gerektiğini düşündü. Fazla geç kalmasını istemedi.
Berkay da her ne kadar gitmek istemese de, evine geç kalmaması gerektiğini düşündü. Arabasına bindi. "Eve varınca seni ararım." dedikten sonra apartmanın önünden ayrıldı.
İrem de apartmana girdikten sonra merdivenlerden çıkmaya başladı.
En üst katta oturuyordu ve yedinci kata geldiğinde, ondördüncü dairede oturan Necla hanımın kızıyla karşılaştı. "Merhaba Bengü..." dedi gülümseyerek.
"Hey! Merhaba... Nasılsın?"
"İyiyim canım. Senden n'aber?"
"Aman ne olsun ya, hep aynı... Şu rutinlikten sıkıldım ya!"
"Haklısın... Ne diyebilirim ki? Bu arada hayırdır? Nereye gidiyorsun?"
"Aslında dönüyorum." dedi Bengü. "Bakkaldan."
"Bakkaldan...? Bu saatte?" İrem şaşırmıştı. Normalinde bu saate kadar açık duran bakkal bulunmaz, ama görünen o ki Bengü bu gece biraz şanslıydı. "Bu saate kadar açık kalıyor mu bakkallar?"
"Ben de tahmin etmiyordum, ama şanslıymışım ki buldum. Adam kapatıyorken son anda yakaladım. Bana bakışını görmeliydin. 'Gelmek için bu saati mi bekledin?' der gibi baktı." dedikten sonra ikisi de güldüler.
"Ben de olsam herhalde aynı şekilde bakardım."
"Sağol." dedikten sonra, Bengü, aklına gelen şey yüzünden biraz ciddileşti. "Aklıma geldi de..."
"Ne oldu?"
"Geçen gün annemle alt komşunun eşini konuşurken duydum."
"Hangisi?" diye sordu İrem, "Şu ikimizin de uyuz olduğu Kamuran hanım mı?"
"Evet..."
"Ne konuşuyorlardı?"
"Senden..."
"Neden? Ne yapmışım?"
"Aslında sen değil de, Berkay ile ilgili konuşuyorlardı." dedi Bengü ve çatallaşan sesini düzeltmek için öksürdü. "Hani sen tek başına yaşıyorsun, arada da Berkay evine geliyor ya?"
"Evet...?"
"Bu durum Kamuran hanımı rahatsız ediyormuş. Evde tek başınıza neler yapıyormuşsunuz?"
"Annen ne dedi peki?"
"Annemin dediği duyabildiğim kadarıyla 'Aman ne yapacaklar Kamuran hanım? Senin de rahatsız olduğun şeye bak. Akılları başlarında gençler. Tanıyorum ikisini de, kötü şeyler yapacak tipte insanlar değiller.' dedi."
"Hmmm... Peki bizim evde ne yaptığımızdan Kamuran hanıma neymiş? Onu niye bu kadar ilgilendiriyormuş?" dedi İrem. Sesi biraz öfkeliydi. "Yaşadığımız ilişkinin sorumululuğunu alabilecek yaştayız. Ne yapıp ne yapmayacağımıza biz karar veririz, o değil! Ben onun evinde kocasıyla ne yaptığını merak ediyor muyum?"
"İrem sakin ol duyacaklar..."
"Duysunlar! Onlardan saklayacak bir şeyim yok!"
"Peki..."
"Bengü beni yanlış anlama, sana kızmıyorum. Ancak o kadının hayatıma karışmaya hakkı yok! Bunu bilsin, ona göre davransın. Yoksa ben bunu ona öğretmesini bilirim."
"Yok, bana kızdığını düşünmüyorum; çünkü sinirlenmenin nedeni ben değilim tabi ki de, ama 'şimdi gereksiz bir kavga olmasın' diye öyle söyledim."
"Anlıyorum canım. Neyse, seni de fazla meşgul etmeyeyim. Yorgunsundur. Annene selam söyle, yarın görüşürüz."
"Tamamdır. Kendine dikkat et."
"Sen de Bengü..." dedi İrem ve merdivenlerden çıkmaya devam etti.
Evinin kapısının önüne geldiğinde, eşiğe sıkıştırılmış olan bir zarf gördü. Dikkatli bakınca telefon faturası olduğunu anladı. Faturadan başka ne gelebilirdi ki? Keyfi olarak hediye çeki gönderecek değillerdi ya!
Eğilip zarfı alacağı sırada apartmanın ışığı söndü. "Hay aksi..." diye söylenerek el yordamıyla düğmeyi aradı. Zor da olsa bulup ışığı tekrar açtı. Sonrasında eğilip zarfı aldı ve eve girdi.
Nihayet evindeydi.
İlk yaptığı şey ev telefonuna bakmak oldu.
Arayan kimse yoktu.
Geri dönüp çantasını vestiyere koyduktan sonra azıcık dinlenmek için salondaki kanepeye oturdu.
Ayaklarına kara suların inmiş olduğu fark etti. O kadar yorulmuştu ki, yerinden kalkacak hali yokmuş gibi düşünmeye başladı. Sanki gün boyu hiçbir şekilde oturamamış gibi hissediyordu.
Her şeye rağmen insanın evi gibisi yoktu.
O an için evi İrem'e cennet gibi gelmişti. Bir yandan dinlenirken, bir yandan da televizyonda ne var ne yok diye bakmaya karar verdi. Ancak şöyle bir gezindikten sonra dikkatini çeken hiçbir şeye denk gelemedi. Saçma sapan programların ve daha önceden izlediği filmlerin yayınlanmakta olduğunu gördü.
Ona yönelik hiçbir şey yoktu.
Televizyonu kapattı. Bilgisayarına bakmak gibi bir isteği de yoktu. Gözü saate takıldı. 22:47'yi gösteriyordu. Yatağına yatsa, deliksiz uyuyabilecek kadar yorgun olduğunu fark etti. Bu arada, Berkay'ın da arayacağını hatırladı, ama pek konuşacak hali yoktu. Telefonundan Berkay'a mesaj yolladı. Çok yorgun olduğunu, konuşacak hali olmadığını ve sabahtan onu arayacağını bildirdi. Ardından da salonun ışığını kapatıp üzerini değiştirmek için yatak odasına gitti.
Hem odasının havasız kalmış olmasından, hem de gece rahat uyumak istediğinden dolayı ilk işi pencereyi açmak oldu.
İçeri gelen serin hava ona mutluluk vermişti. Kısa bir süre dışarıya baktı.
Hayat, gece-gündüz demeden, hiç durmaksızın devam ediyordu.
Yolun karşısındaki bir apartmanın önünden geçen iki sevgilinin gülüşmelerini duydu. Hoşuna gitti. Aklına Berkay geldi. Tam bu sırada, hala müşteri bulmak için kornaya basan taksi şoförü, müşteri bulmayı başarmış mıydı bilinmez, ama o duygusal atmosferi berbat etmeyi başarmıştı.
"Taksici işte ne olacak..." diye söylendi İrem ve kendisini bir külçe gibi yatağa bıraktı. Anlaşılan o ki, bu gece yattığı yeri beğenecekti. Tenini okşayan o tatlı esinti ile rüyalar alemine daldı.
Kısa bir süre sonra gözlerini açtığı anda, neresi olduğunu bilmediği bir yerde yattığını fark etti İrem.
Tüylerini ürperten soğuk hava tüm bedenini kaplamıştı.
Fazlasıyla üşüyordu. Nerede olduğu anlamak için etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Tahmini olarak Karşıyaka İskelesi'ne yakın bir yerdeydi.
Ortalıkta kimsecikler yoktu ve şehir sanki yıllar önce terk edilmiş gibi bir izlenim yaratıyordu. Yoldan geçen ne bir araba, ne de bir insan vardı. Huzursuzluk veren bir ölüm sessizliği hakimdi.
Her ne kadar etrafta herhangi bir ışık kaynağı olmasa da, ortamdaki nesneler birazcık olsun seçilebiliyordu.
Hafiften bir rüzgar esti.
Rüzgarın esintisine kapılarak sürüklenen yapraklar, İrem'in tüylerini de diken diken etti. Bu arada, neden özellikle orada yatmakta olduğunu anlamaya çalışırken, tam karşısında duran ve İzmir'in ilk yıllarından bu yana ayakta kalmayı başarmış olan o eski ev gözüne takıldı. Yavaşça yerden kalkıp eve doğru yürümeye başladı. Tam önüne geldiği sırada, bahçeye girmesine engel olan çift kanatlı demir kapının bir zincir yardımıyla bağlanmış olduğunu fark etti. Kafasını kaldırıp evi incelemeye başladı. Bu kadar yıl nasıl ayakta kalabildiğine hayret ediyordu.
Öylesine döküntü bir hali vardı ki, bir nefes ile iskambil kağıtlarından oluşma bir kule gibi yıkılacaktı. Hafiften esen rüzgarın evin duvarlarını yaladığı sırada duyulan uğultu, sanki İrem'i eve çağırıyor gibiydi.
Ancak eve girebilmesi için öncelikle bahçeye girmesi lazımdı. Çift kanatlı demir kapıyı incelemeye başladı. İçinden geçebileceği ufak bir boşluk bulsa yeterliydi. Nitekim, kapının alt tarafında, sığabileceği kadar bir boşluk buldu. Birazcık uğraştıktan sonra da içeri girmeyi başardı. Yerden kalkıp üstünü başını bir güzel silkeledi. Eve doğru dönüp tekrar baktı. Yavaş adımlarla yaklaşmaya devam etti. Korka korka merdivenlerden çıktı ve evin ana giriş kapısının önüne geldi. Hafifçe yana doğru eğilip bahçenin arka tarafına doğru giden yola baktı. Arka bahçede de ne olduğunu merak ediyordu, ama elinde feneri olmadığı için gitmeye pek cesaret edemiyordu. Bunun yerine elini belli belirsiz bir istekle kapıya doğru uzattı. Birazcık ittirdi. İçeri doğru dikkatlice bakıp bir şeyler görmeye çalıştı, ama evin içi oldukça karanlıktı. Bir an için takip edildiği hissine kapılarak arkasını döndü. Ancak etrafta hareket eden hiçbir şey yoktu.
Ortalık oldukça sessizdi.
Bu durum, İrem'i fazlasıyla rahatsız ediyordu. Bahçenin arka tarafına giden yola tekrar baktı. Dikkatini çeken tek şey, aradan esen rüzgarın şiddetinin birazcık artmış olduğuydu.
Öyle ki, sanki bir nehir akıyor gibiydi. Kapıya tekrar döndü. Geçebileği kadar araladı ve içeriye doğru süzüldü.
Elinde feneri olmadığı için oldukça dikkatli bir şekilde yürümeye başlamıştı. İlginç bir şey görebilmek için etrafa bakınıyordu. Aynı şehir gibi bu ev de yıllar önce terk edilmiş izlenimi veriyordu.
Biraz ilerledikten sonra sağa dönen koridoru takip etti. Köşeyi döndüğü anda, tam karşıdaki odadan gelen ışığı fark etti. Çok ilginçti ki, köşeyi dönene kadar bunu görememişti. Ne olduğunu öğrenebilmek için o tarafa doğru yöneldi. Odaya yakınlaştıkça daha yavaş ve daha sessiz yürümeye başladı. En sonunda odanın kapısına kadar geldi.
Gördüğü manzara karşısında hayrete düştü; çünkü, dışarısı zifiri karanlık olduğu halde, odanın içine güneş ışığı vuruyordu. Oldukça tuhaf bir durumdu. Açıklanamaz gibiydi. Ancak bir süre sonra bu durumu bir kenara bırakıp odayı incelemeye başladı.
İçeride iki tane yatak vardı. Bir tanesi pencerenin sol tarafında, yani kapının tam karşısında, diğeri ise pencerenin sağ tarafındaydı.
Pencerenin tam önünde de ufak bir sehpa vardı.
Sol taraftaki yatak boş iken sağ taraftakinde bir kız yatıyordu. Üzerinde beyaz bir gecelik vardı. Tamamen kıvrılmış bir halde yatıyordu. Sanki soğuktan donuyor gibiydi. İrem yavaş adımlarla kıza doğru yaklaşmak için hamle yaptığı sırada, kız arkasını dahi dönmeden "Yıllardır seni bekliyordum... En sonunda geldin." dedi.
İrem tekrar uyandı. Terden sırılsıklam olmuştu.
Kalbi ise göğüs kafesini parçalayıp dışarı fırlayacakmışçasına hızlı hızlı atıyordu.
Nerede olduğunu anlayabilmek için kafasını kaldırıp sağına soluna bakındı. Kendi evindeydi. Rahatlamak için başını yastığa geri koyar koymaz yataktan fırladı. Cep telefonuna sarıldığı gibi Berkay'ı aradı. Ancak ne yazık ki telefonu kapalıydı. Ev telefonunu çaldırmak zorunda kaldı. Numarayı çevirdikten sonra beklemeye başladı. Telefon uzun uzun çalarken, tam İrem'in kapatmaya karar verdiği sırada biri telefonu açtı. Hattın öteki ucunda Berkay'ın olmasını umarak, meraklı bir ses tonuyla "Alo...?" dedi.
"Alo...? Kimsiniz?"
"Benim, İrem." dedikten sonra bir süre durdu. "Berkay sen misin?"
"Üzgünüm... Uyku sersemi olduğumdan ilk anda sesini alamadım. Evet canım, benim. Ne oldu bu saatte?"
"Önemli değil... Rahatsız ettiğim için üzgünüm."
"Sorun değil. Hayırdır? Bu saatte aramazdın?"
"Biliyorum, ama önemli bir konu var. En azından benim için önemli."
"Nedir?"
"Telefonda anlatamam. Buraya gelmen lazım."
"Bu saatte mi?"
"Evet." dedikten sonra devam etti. "Bak önemli bir şey olmasa bu saatte aramazdım, ama yardımına ihtiyacım var."
"Tamam. Hemen çıkıp geliyorum."
"Bekliyorum. Çabuk gel, ama dikkatli ol." dedi İrem ve telefonu kapattıktan sonra Berkay'ın gelişini beklemeye koyuldu.
Elini yüzünü yıkayıp kendine gelmek için banyoya gitti. Işığı açmasıyla gözlerinin kamaşması bir olmuştu. Bir süre bekledi. Gözleri ışığa alıştıktan sonra lavaboya yönelip yüzünü yıkmaya başladı. Nasıl göründüğüne bakmak için kafasını kaldırdığı anda, aynadaki tuhaflığı fark etti. Çatlamıştı. Elini uzatıp aynaya dokunmak istedi, ama korktu; çünkü her ne kadar aynanın çatlamasının batıl bir inanç olduğunu biliyor olsa da, yine de içine kuşku düşmüştü. Nedenini Berkay'a sormaya karar verdikten sonra mutfağa doğru gitti. Kendisine kahve yapmak istiyordu.
Çok geçmeden de zil çaldı. Bu gelen Berkay mıydı? Eğer oysa uçarak mı gelmişti? Kapıyı açmadan önce delikten baktı. Berkay'ı gördükten sonra kapıyı açtı. Açar açmaz da ona sımsıkı sarıldı.
"Nasıl bu kadar hızlı gelebildin?"
"Şansıma yollar boştu. Ben de bir an evvel gelebileyim diye gazı kökledim. 'Şekil A'da görüldüğü gibi de buradayım." dedikten sonra İrem'e baktı. İrem de Berkay'ın bu hoş anlatımını ağzı kulaklarında izliyordu. "Sana da kahve yapayım mı?" diye sordu.
"Beni bu saatte kahve içmek için çağırmış olamazsın değil mi?"
"Saçmalamazsan iyi olacak. Biliyorsun değil mi?" dedikten sonra sorusunu tekrarladı İrem. "Sana da kahve yapayım mı?"
"Şu an kahve içmek istediğimden pek emin değilim. Meyva suyu varsa içebilirim...?"
"Dolapta olacaktı. Bir bak istersen?" dedi İrem ve salona doğru gitti. Bu arada, Berkay da kendisine bir bardak meyva suyu koymakla meşguldü. İşini bitirdikten sonra o da İrem'in arkasından salona gitti.
"Hayırdır? Ne oldu? Umarım bahsedeceğin şey beni buraya getirecek kadar önemlidir."
"Hani bir süredir tekrar tekrar gördüğüm bir rüya vardı. Hatırlıyor musun?"
"Hangisi? Şu sahildeki ev ile ilgili olan, hep aynı şekilde başlayıp hep aynı şekilde biten mi?"
"Evet."
"Sanırım o rüyayı tekrar gördün...?"
"Evet tekrar gördüm, ama bu seferki daha gerçekçiydi."
"Peki bunun, benim buraya gelmem ile alakası nedir?"
"Alakası şu ki, ben o eve girmek, içinde nelerin olduğunu görmek istiyorum."
"Olur, gireriz. Yarın gidip evin yan tarafındaki kafeteryanın sahibinden bilgi alalım. En azından o evin içini görebilmek için kimlerden izin alabileceğimizi öğreniriz. İzin verirlerse de gireriz."
"Hayır, ben şimdi gitmek istiyorum."
"Ne? Şimdi mi? Hayatım şaka mı yapıyorsun?"
"Gayet ciddiyim."
"Dinle... Her şeyden önce saat gecenin üçü oldu. İkincisi ise, eğer o eve girerken yakalanırsak ne olacak?"
"Bilmem...?"
"Hayatım..." dedikten sonra Berkay, elini İrem'in alnına koydu. "Hmmm... Ateşin yok. Gayet iyisin."
"Tabi ki de iyiyim! Hatırlasana, ne olursa olsun yanımda olacağını, bana destek çıkacağını söylemiştin? Senden şu anda destek istiyorum. Geliyor musun?"
"Ne desem bilmiyorum ki?" diye söylendi Berkay. Birazcık düşündükten sonra da İrem'e döndü. "Pekala... Yapacak bir şey yok. Hadi gidelim."
İrem doğruca yatak odasına koştu. Kısa sürede üstünü başını değiştirdi. Bu arada, Berkay da ayakkabılarını giymekle meşguldu.
Etrafı iyice kontrol ettikten sonra kapıyı kilitleyip çıktılar.
-
Destan yazmışın valla. Tamamını okuyamadım. Okurum elbet. Bazen zamana karşı yarışıyorum. :S
-
Yazarım, hiç acımam :D O değil de, bu ilk bölümü kim okuyacak merak ediyorum ???
-
Ellerine, kalemine, o kocaman yüreğine sağlık ;) Yeryüzündeki ilk ve tek ve en gerçek ve en vazgeçilmez ORTİM benim 8)
Artık o kadar alışmışız ki konsantre yaşanan hayatlara ve olaylara işte bu yüzden okumak zor gelebiliyor :'(
Kendi adıma konuşmaya gelince sıra...Hikayeni yazmaya başladığın ve bana il bölüm taslağını gönderdiğin günden beri yanında oldum hep, naçizane fikirlerimi paylaştım seninle ve en başından beri beni müthiş etkiledi bu hikaye, hatta öylesine daldım ki içine hele de senin yolladığın fondaki müziklerle okuduğumda resmen müptelası oldum ki sen bunu iyi bilirsin az sıkıştırmadım seni
e gerisi nerde Ortim? e şimdi ne olacak Ortim ya burası olmadı Ortim vs vs....
Rüyalarımda bile uğraşır oldum o kadar tanıdık geliyodu ki bu hikaye bana ve her zaman dediğim gibi sen harcanıyosun Ortim o derece güçlü bir kalemsin ki bu konuda ısrarlıyım devamı gelmeli hatta profesyonele dökülmeli bu iş 8)
Ama şunu da biliyorum ki sen bizlerin (burada en büyük payı kendi üzerime alacağım kimse kusura bakmasın :D ) okumasından ve beğenmesinden haz alıyorsun ve de bu sana yetiyor.Bu kadar mütevazisin işte ;)
ORTAKLARIN KRALİÇESİ
Sen buranın yollarını bilir miydin?Ben ResidentEvilTurk diye bir site bildiğini bilmiyordum:) (leon scott kenedy)
-
Ortim yorumun için ne kadar teşekkür etsem azdır 8)
Yazdığın yorumun satırlarını okurken her yeni cümlede ağzım kulaklarıma daha da bir vardı.
Ne kadar mutlu oldum bilemezsin ;)
Senin de dediğin gibi, bir sayfalık makaleyi bile okumaya üşenen bir milletin evlatlarıyız. O nedenle de bu hikayeyi buraya koyarken aslında bir çekincem vardı: "Acaba koymama gerek var mı? Gereksiz bir hamle mi yapmış olurum?"
Buradaki amacım kimseyi eleştirmek değil. "Okumak zorundasınız!" da demiyorum; çünkü hepimiz biliyoruz :) Bu forumda hepimiz hikaye yazıyoruz. Hayal gücümüzle oluşturduğumuz fikirlerimizi sunuyoruz. Ben de kendi hikayemi yazıp sizlere farklı bir macera yaşatmak istiyorum. Teşekkür edin veya etmeyin, önemli değil. Memnun kalmanız bile yeterlidir benim için :)
Bu arada, bir sonraki bölümü haftaya cuma günü koyacağım ortim :) En azından forum üyelerine biraz zaman tanımak istiyorum.
İlk birkaç bölüm belki sıkıcı gelebilir, ama esas macera başladığında, hoşunuza gideceğini düşünüyorum :)
-
Dün vakit bulamadığım için kısmet bu vakteymiş. Orçun ilk bölümünü okudum, güzeldi. Özellikle gıcık komşuların arkadan konuşmalarıyla ilgili yer hoşuma gitti. Eminim diğer bölümler de bu kadar iyi olacaktır. Paylaşım için teşekkürler, devamını bekliyorum. Şimdiden kolay gelsin.
-
Ya 1. bölümü okudum(öncedende okumuş olsamda okunuyor arkadaş tekrar tekrar :D ) hiç durmadan güzel şekilde de Ceren ablanın yorumunu okumaya üşendim :D Bence kişiyle alakalı ;D Şaka bir yana Orçun hocam yazmaya ve yeni bölümler eklemeye devam çok güzel gidiyorsun valla yetenek var sende zaten her bölümü,yazıyı msnden gönderince bir seviniyorum "okuyacak güzel birşeyler çıktı" diyorum :D Yazmaya devam:) Hatta bu başlığı gördüğümde "sonunda eklemiş" dedim içimden :D
-
Dün vakit bulamadığım için kısmet bu vakteymiş. Orçun ilk bölümünü okudum, güzeldi. Özellikle gıcık komşuların arkadan konuşmalarıyla ilgili yer hoşuma gitti. Eminim diğer bölümler de bu kadar iyi olacaktır. Paylaşım için teşekkürler, devamını bekliyorum. Şimdiden kolay gelsin.
Beğendiğine sevindim Alper'im 8) Emin ol sonraki bölümler çok daha iyi olacak.
Ya 1. bölümü okudum(öncedende okumuş olsamda okunuyor arkadaş tekrar tekrar :D ) hiç durmadan güzel şekilde de Ceren ablanın yorumunu okumaya üşendim :D Bence kişiyle alakalı ;D Şaka bir yana Orçun hocam yazmaya ve yeni bölümler eklemeye devam çok güzel gidiyorsun valla yetenek var sende zaten her bölümü,yazıyı msnden gönderince bir seviniyorum "okuyacak güzel birşeyler çıktı" diyorum :D Yazmaya devam:) Hatta bu başlığı gördüğümde "sonunda eklemiş" dedim içimden :D
İlk bölümü okuyup da Ceren'in mesajını okumaya üşenmen de ayrı bir durum :D :D Bakalım o ne diyecek? :D
Bu arada, kişinin okuduğu yazının sürükleyiciliğiyle de alakalı olabilir diye düşünüyorum. Kimi yazılar vardır, hem uzundur, hem de seni sarmaz ve okuyasın gelmez, ama sırf sonunda ne olduğunu öğrenmek için okursun. Ancak kimi yazılar vardır, inanılmaz uzun olmasına rağmen o kadar sürükleyicidir ki, ne ara sonuna geldiğini anlayamazsın.
Beğendiğine sevindim Metehan'ım 8)
-
BÖLÜM 2
Merdivenlerden inerlerken, doğru bir şey yapıp yapmadıkları konusundaki Berkay'ın rahatsızlığı halen devam etmekteydi; çünkü, kendilerine ait olmayan bir yere, kimseden izin almadan gireceklerdi. Tam bir hırsız konumundalardı. Eğer yakalanırlarsa, başlarına ne gelecekti? İçinde bulunacakları durumu İrem'in izah edişi ne derece başarılı olacak ve onları bu olaydan nasıl kurtarabilecekti?
"Ben hala yaptığımızın doğru bir şey olduğunu düşünmüyorum." dedi Berkay. "Bak, yarına kadar bekle. O evin yanındaki kafeteryaya gidip sahibiyle konuşayım. En azından eve girmek için kimden, nasıl izin almamız gerektiğini öğreneyim. Olur mu?"
"Hayır, yarına kadar bekleyemem. Şimdi öğrenmek istiyorum."
"Çok inatçısın İrem..."
"Kesinlikle öyleyim; çünkü merak ediyorum. Beni biliyorsun, merak ettiğim bir şeyi öğrenmeden rahat edemem."
"O ev, senin bilinçaltında sağlam bir yer edinmiş, bu belli, ama rüyanın ne anlama geldiği konusunda herhangi bir fikre sahip değilim." dedi Berkay.
Merdivenlerden inmeye devam ediyorlardı.
Berkay, İrem'in düşüncesinden vazgeçmesini istiyordu, ama bunu nasıl sağlayacağı konusunda en ufak bir fikri yoktu. Korkuyordu; çünkü, İrem'in inadı tuttuğu zaman, her ne olursa olsun hayatının tehlikeye gireceği ortada olsa bile vazgeçmezdi.
"O eve girdiğinde, gördüğün rüyanın ne anlama geldiğini öğreneceğinden emin misin?"
"Öyle olmasını umuyorum." dedi İrem ve akabinde hızla Berkay'a döndü. "Ne yaparsan yap o eve gireceğim... Eğer korkuyorsan, arabana bin ve doğruca evine git. Seçim senindir. Yeterince açık mı?"
"Evet, açık, ama evime dönmeyeceğim; çünkü bu yola beraber çıktık, sonuna kadar da beraber gideceğiz. Sana destek olmak için elimden geleni ardıma koymayacağım. Ancak tedirginlik duyduğum tek nokta, yakalanmamız durumunda hırsızlık yapmak için girmediğimizi nasıl ispat edeceğimiz?"
"Merak etme. Herhangi bir sorun olmayacaktır." dedi İrem. Düşünceli olduğu belliydi. Sanki başka bir şey söylemek istiyor da nasıl söyleyeceğini bilemiyor gibi bir hali vardı. "Hem orada saatlerce kalacak değiliz. Evin içini şöyle bir araştırıp çıkacağız. Yarım saat bile sürmeyecektir."
"Umarım dediğin gibi olur."
"Bana güven." dedi İrem. "Hadi gidelim. Geç kalmasak iyi olur."
"Pekala..."
Apartmandan çıktıktan sonra arabaya doğru yürümeye başladılar.
Ortalık sessizdi. Ne yoldan geçen bir araba, ne de kaldırımlarda yürüyen insanlar vardı. Refüjdeki elektrik direkleri boş olan yolları aydınlatıyor, trafik ışıkları da rutin işleyişlerini devam ettiriyorlardı. Şehirin bu tarafı çoktan uyku dalmıştı.
Hafif bir esinti, İrem'in tüylerini ürpertti. Berkay'a sımsıkı sarıldı ve birlikte arabaya binip gizemli eve doğru gitmek için yola çıktılar.
Eve gelmeden önceki son kavşağa yaklaştıkları sırada, İrem'in aklına banyodaki ayna geldi. Berkay'a bundan bahsetmeyi unutmuştu. Anlatmak için o anı seçti.
"Bahsetmeyi unuttuğum bir şey oldu."
"Hayrola?" dedi Berkay. Sesinde pek belli olmasa da birazcık merak vardı. "Ne oldu?
"Banyodaki ayna çatlamış."
"Ayna mı çatlamış?"
"Evet..."
"Peki bu ne zaman oldu?"
"Senin gelmeni beklerken banyoya girip yüzümü yıkadıktan sonra fark ettim." dedi İrem. "Girer girmez değil de, yüzümü havluya kurularken gözüme takıldı."
"Öğlen mi oldu, yoksa gece mi?"
"Gece..."
"Enteresan..." diye söylendi Berkay. "Keşke eve geldiğimde gösterseydin."
"Keşke... Aklıma gelmedi."
"Olmazsa eve döndükten sonra hatırlat da göstereyim. Neden çatladığını anlamadım. Beni bilirsin, bu tip şeylere çoğu zaman kafamı takarım. İçime bir kurt düştü. Bakalım altından ne çıkacak?"
"İnşallah hayırlı bir şeydir. Ayna kırılmasının ne anlama geldiğini bilmiyorum. Herhalde bir batıl inanç falandır."
"Kim bilir..." dedi İrem. Sesinde karanlık bir hava vardı. "Hayatımı tekrar allak bullak etmesin de, gerisi sanırım pek önemli değil."
Nihayet eve yaklaşmışlardı. Yakınındaki trafik ışıklarından bir U dönüşü yapıp tam evin önünde durdular. Arabadan inmeden önce, Berkay torpido gözüne bakıp el fenerini aldı.
Dışarı çıkıp evin bahçesine doğru yaklaştılar. Etrafta kimsecikler yoktu. Çift kanatlı demir kapı, aynen İrem'in rüyasındaki gibi bir zincir yardımıyla bağlanmıştı. Ancak alt tarafında, sığabilecekleri kadar bir boşluk yoktu. Ne yapacaklarını düşünüyorlardı.
"Bu evin arka bahçesi yok mudur?"
"Evet, var." dedi İrem. "Ancak nasıl girileceğini bilmiyorum."
Bir çözüm yolu bulmak için etraflarına bakarlarken, Berkay sol tarafta kalan sokağı gördü. "Şu az ilerideki sokaktan girsek, acaba evin arka bahçesine ulaşabilir miyiz ki?" diye sordu. "Ne dersin?"
"Deneyelim."
O tarafa doğru yürümeye başladılar ve birazcık dolaştıktan sonra nihayet evin arka bahçesini çevreleren duvarın önüne geldiler. Berkay önce İrem'in duvardan atlamasına yardımcı oldu. Akabinde de kendisi atladı.
Bahçenin zifiri karanlık olması nedeniyle bastıkları yerlere dikkat ederek yürürlerken, İrem, Berkay'ın elini tutuyordu. Gizemli evin seneler önce terk edilmiş olması göz önüne alınırsa, bahçesinin de pek bakımlı olmayacağı ihtimali hesaba katılmalıydı. Nitekim zor da olsa öyle görünüyordu.
Attıkları her bir adım, içlerindeki merakın ve gerilimin bir kat daha artmasına neden oluyordu. Evde onları neyin beklediğini ne İrem, ne de Berkay bilmiyordu.
Ya umduklarından çok farklı bir manzara ile karşılaşırlarsa?
Ya eve bir defa girdikten sonra bir daha asla çıkamazlarsa?
Bunları düşünmek bile, her ne kadar eve girme konusunda kararlı olsa da, İrem'in tüylerini ürpertmeye yetmişti. Bu arada, bir yandan da sürekli etrafı inceliyordu. Bahçede gözüne takılan bir şey yok diye düşünürken, duvarın dibindeki karaltıyı fark etti. O anda, sanki olduğu yere çakılmış gibi durdu.
"Niye durdun?" diye sordu Berkay. Şaşırmış, aynı zamanda da meraklanmıştı. "Ne oldu?"
Eliyle az ilerideki duvarı işaret eden İrem, "Duvarın dibinde bir şey mi var?" diye söylendi. Dikkatli bir şekilde bakmaya başladı, ama ne olduğunu anlayamadı.
Duvarın olduğu tarafa doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı.
Berkay da onu izliyordu.
İrem bir veya iki adım attıktan sonra, gözüne takılan şeyin bir insan bedeni olduğunu anladı. Telaş içinde geriye doğru adım atarken, ayağı yerdeki bir şeye takıldı. Sırt üstü yere düştü. Bunu gören Berkay ise hemen İrem'in yanına koştu. Yerden kalkabilmesi için ona yardımcı oldu.
"İyi misin? Bir şeyin yok değil mi?"
"Bir şeyim yok." dedi İrem. Bir yandan da üstünü başını silkeliyordu. "İyiyim canım, sağol."
"Birden öyle telaş yaptığını görünce korktum. Neyse ki herhangi bir sorun yok."
Gördükleri şeye tekrardan baktılar. Sadece bir heykel olduğunu anlamaları fazla zaman almadı.
"Bunca telaş şu kahrolası heykel için miydi?" dedi İrem. O anda kendisini salak gibi hissetti, ama heykelin dış görünüşü dikkatini çekmişti. Dokundu. Alçıdan yapılmaydı, ama renginden dolayı seramik kaplama gibi bir izlenim yaratıyordu. Her ne kadar biraz ilginç olsa da, heykelle daha fazla ilgilenmenin hiçbir anlamı olmayacağı konusunda aynı fikirdeydiler. Eve girmenin zamanı gelmişti.
Giriş kapısına giden merdivenleri çıkacakları sırada, Berkay kararını değiştirip öncelikle evin ön bahçesine doğru yürüdü. İrem "Nereye gidiyorsun Berkay?" diye sorduysa da, herhangi bir yanıt alamadı. Meraklanmıştı.
Berkay evin karşısında durup dikkatli bir şekilde evi incelemeye başladı.
Gerek dış görünüşü, gerekse de yıllar önce terk edilmiş olması nedeniyle son derece ürkütücüydü. Korku filmlerindeki malikanelerden farksız görünüyordu. Ancak her nedense, yıllar önce terk edilen bir eve göre oldukça modern bir görünüme sahipti. Sonradan onarılmış olabilir miydi?
"Terk edilmeden önce bu evde İtalyan bir aile yaşıyordu demiştin. Değil mi?"
"Evet... Levanten bir aile yaşıyormuş." dedi İrem. "Eğer yanlış okumadıysam, 1884 yılında kurulmuş olan bir vapur şirketinin, Karşıyaka'daki iskeleye vapur seferlerine başlaması, bu semtin gelişmesini daha da hızlandırmış. Aynı yıllarda Karşıyaka'da ikili bir yerleşme de başlamış. Buralardan büyük arsalar alan levantenler ve yabancı tüccarlar yerleşmişler. Yalılar ve köşkler yapmaya başlamışlar. Karşıyaka'nın haricinde Kordon, Bornova, Buca'da da evleri varmış. Bu arada, Buca'nın aslında bir Rum köyü olarak ortaya çıktığı iddia edilmiş. Levanten ailelerin buraya yerleşmesiyle gelişip zenginleşmiş."
"Belli. Zaten dış görünüşü de İtalyan evlerine benziyor. Ayrıca anlattığın şeyler de son derece ilginç görünüyor. Garip... Bu ev, kendimi bildim bileli burada var. Yıllardır önünden gelip geçerim, ama hiçbir zaman içini görmeyi istememiştim."
"Ben de..." dedi İrem. Derin bir nefes aldı. "Aynı rüyayı bir kez daha görene kadar ben de istememiştim. Haydi... Artık girelim mi?"
"Haydi bakalım. Girelim de, şu gizemli evin içinde neler varmış bir görelim."
Birlikte merdivenleri çıktıkları sırada, Berkay'ın gözü kapının yanındaki penceredeydi. İçeriyi görmeye çalışıyordu, ama karanlıktan dolayı hiçbir şey göremiyordu. Evin iç kısmının aynen İrem'in rüyasındaki gibi olduğunu düşündü. Peki rüya gerçek olabilir miydi? Bunu öğrenmenin tek yolunun içeri girmek olduğunu düşündüğü anda, İrem evin kapısını tıklattı ve sonra da dönüp Berkay'a baktı.
"İster misin biri kapıyı açsın?"
"Öyle bir şey olsa, ilk kaçan kişi muhtemelen sen olurdun. Değil mi bebeğim?" diye sordu Berkay ve evin kapısını açmayı denedi. Ancak başaramadı. "Bu kapı niye açılmıyor?"
"Dışarıya doğru açılıyor olmasın?"
Bu soru üzerine Berkay, kapıyı, bu sefer de dışarıya doğru açmaya çalıştı. Yine olmadı. Kapının kilitli olduğu anlaşılmıştı. Peki şimdi ne olacaktı? Ne yapmaları gerekiyordu?
"Eve girmek için başka bir yol bulmamız gerekecek." diye söylendi Berkay. Kafasıyla evin arka tarafına giden yolu işaret etti. "Hadi evin arka tarafına bakalım. Belki orada bir şey buluruz."
"Tamam. Seni takip ediyorum."
Evin bahçesini dikkatlice araştırmaya başladılar.
Bahçe o kadar bakımsızdı ki, bu tarafında yürümek bile neredeyse mümkün değildi. Dolaşırken fark edilmemeleri için Berkay el fenerini açmamıştı, ama bu durumun daha fazla devam edemeyeceğini düşünerek açtı. Artık etrafı daha rahat görebileceklerdi.
Duvarın dibinde duran büyük çöp torbaları, görünüşe göre yakın bir zamanda oraya konulmuştu; çünkü eski değillerdi. Son zamanlarda etrafta sıkça görülen açık mavi torbalardandılar. Öyle ise bu bahçe, birileri tarafından yakın bir zamanda ziyaret edilmişti. Peki neden herhangi bir bakım yapılmamıştı? Gerek duyulmamış olabilirdi. Belki de başka bir nedeni veya nedenleri vardı. Bu arada, İrem de çöp torbalarının yanında duran çim biçme makinesini inceliyordu ki, birden heykel ile ilgili bir şey ister istemez gözüne takıldı. Eğer yanlış görmediyse, heykelin elinde bir şey vardı. Bu şey daha önceden dikkatlerini çekmemişti. Ne olduğuna bakmak için yakınına gittiği sırada, bunu fark eden Berkay da ışığı o tarafa tuttu. "Ne oldu?"
"Heykelin eline bak..."
"O şey de ne?" diye sordu Berkay. İrem'in gördüğü şey onun da dikkatini çekmişti. "Ne olduğu hakkında bir fikrin var mı?"
"Maalesef, ama bilmek istiyorum."
Heykelin elinde duran şeye doğru uzandı İrem. Temkinliydi; çünkü, heykelin sanki her an hareket edecekmiş görünmesi, İrem'in bu şekilde düşünmesine neden oluyordu. Almak için uzandığı şeyin ne olduğu hakkında hiçbir fikri olmadığı gibi tanımlayabilmek için de doğru kelimeyi bulamıyordu.
Eşkenar beşgeni andıran nesne, görünüşe göre bir kültablasına benziyordu. Yan yüzeyi olduğu gibi tırtıklıydı. Şeklin dışarı doğru bakan tarafının tam ortasında da, sanki bir yere takılacakmış izlenimi yaratan kalın bir çıkıntı vardı.
İrem nesneyi eline aldıktan sonra Berkay'a baktı.
"Demirden yapılmış. Burada durmasının nedeni ne olabilir ki?"
Amaçsızca elinde tutup sallamaya başladığı sırada nesneden çıkan ses ikisinin de dikkatini çekti. Dışarı doğru bakan tarafının ortasındaki çıkıntıyı incelemeye başladı İrem. Uçtaki vidayı hafifçe çevirdikten sonra parmağıyla yukarı doğru ittirdi. İlginç bir şekilde içinden bir anahtar çıktı.
İkisi de buna bir anlam veremeyerek birbirlerine bakıp şaşkınlıkla güldüler. Bu anahtarın, aradıkları anahtar olup olmadığını düşünerek evin kapısına doğru gittiler.
Berkay anahtarı yuvaya sokup hafifçe sağa doğru çevirdi. Kilidin açıldığını müjdeleyen sesi duymuş olmaları ikisini de sevindirmişti. Kapıyı ittirerek açtılar. Sonunda eve girmeyi başarmışlardı.
-
Hikaye ilginçleşiyor ve benim de merakımı arttırıyor. Ne yalan söyleyeyim sonlarına doğru sanki kendimi bir tür Resident Evil'ın içinde bile buldum.. Daha doğrusu İrem ve erkek arkadaşı Berkay'ı... Nihayet kadın merakı, ne yaptı etti, kapıyı açıp içeri girmeyi başardı. Şimdi kahramanlarımızı nasıl süprizler bekliyor? Hepsi ilerki bölümlerde karşımıza çıkacak. eline sağlık Orçun'um sen eklemeye devam et.
-
Vallaha hikaye benimde dikkatimi çekmeye başladı ellerine emeğine sağlık abi devamını bekliyoruz :)
-
Hikaye ilginçleşiyor ve benim de merakımı arttırıyor. Ne yalan söyleyeyim sonlarına doğru sanki kendimi bir tür Resident Evil'ın içinde bile buldum.. Daha doğrusu İrem ve erkek arkadaşı Berkay'ı... Nihayet kadın merakı, ne yaptı etti, kapıyı açıp içeri girmeyi başardı. Şimdi kahramanlarımızı nasıl süprizler bekliyor? Hepsi ilerki bölümlerde karşımıza çıkacak. eline sağlık Orçun'um sen eklemeye devam et.
Beğendiğine sevindim Alper'im.
İrem'in yapısı işte, merak ettiği bir şeyin sırrını çözene kadar kovalıyor. Araştırmacı kişilik :)
Berkay da her ne kadar durumdan memnun olmasa da, sevgilisini yalnız bırakmıyor.
Vallaha hikaye benimde dikkatimi çekmeye başladı ellerine emeğine sağlık abi devamını bekliyoruz :)
Teşekkürler :)
-
Devamını bekliyoruz hocam.Hemde sabırsızlıkla mükemmel gidiyor:)
-
Devamını bekliyoruz hocam.Hemde sabırsızlıkla mükemmel gidiyor:)
Teşekkürler Metehan'ım 8)
-
BÖLÜM 3
Yavaş adımlarla içeri girdikten sonra kapıyı arkalarından sessizce kapattılar.
Berkay, her ihtimale karşı, anahtarı yuvasından çıkartıp cebine koydu. Eve ilk kez girdikleri için başlarına nelerin geleceğini bilmiyor, bu yüzden de riske girmek istemiyordu. Bu şekilde içinin rahat edeceğini düşündükten sonra el fenerinin de yardımıyla evi araştırmaya başladılar.
İçerisi o kadar karanlıktı ki, ışığa rağmen önlerini zor görüyorlardı. Etrafın toz-toprak olması, her bir köşedeki örümcek ağları ve evi saran yoğun rutubet, dolaşmayı az da olsa zorlaştırıyordu.
"Eğer o kızla da karşılaşırsak, rüyam gerçek olacak." dedi İrem. "Ev ruhumu daralttı."
Ev, İrem ile Berkay'ın gözünde, birden bire göründüğünden daha büyük bir hale gelmişti. Filmlerde gördükleri o gizemli malikanelerden birinde dolaştıklarını hissetmeye başlamışlardı. Bir yandan da ilginç bir şey görebilmek için etrafı sürekli inceliyorlardı.
Salon olduğunu tahmin ettikleri yerde, eski ve kırık dökük antika bir saat, hemen önünde eski püskü birkaç koltuk ve az ilerideki pencereye yakın bir yerde duran bir vazo vardı. Evin terk edilmesinin üzerinden fazlasıyla zaman geçmiş olmasına rağmen saat ve koltuklar sağlam görünüyorlardı, ama yerdeki vazo kırılmış ve parçaları etrafa saçılmıştı. Hiçbir şeye dokunmadan, hepsine şöyle bir baktıktan sonra balkona açılan kapıya yöneldiler.
Berkay kapıyı açmaya çalıştı, ama başaramadı. Sıkışmıştı. Fazla zorlamadan bırakıp evin geri kalan yerlerine göz gezdirmeye karar verdiler.
Görünüşe göre evde eşya olarak nitelendirilebilecek daha başka bir şey yoktu. Bunun yerine, karanlığın, kasvetin ve yalnızlığın hakim olduğu bir hava vardı. Terk edilmişliğin o ürkütücü, insanı sarsan, iç karartıcı ve ruh daraltıcı anlamı evin duvarlarından insanın yüzüne vuruyordu. Yürümekte oldukları dar koridoru oluşturan o karanlık duvarlar, geçmiş zamanın anılarını, bilinen o tanıdık kokusunu günümüze kadar taşıyordu. Garip duygulara kapılmamak elde değildi. Kim bilir bu evde kimler yaşamıştı? Bu koridorda kimler dolaşmıştı? Nasıl bir hayat sürmüşlerdi? Bu evi neden terk etmek zorunda kalmışlardı? Gerçi ne fark ederdi ki? Sonuçta gitmişlerdi... Geriye ise anılarını, umutlarını, beklentilerini, hayallerini ve belki de hayal kırıklıklarını bırakmışlardı.
Koridorun sonuna yaklaştıkları sırada Berkay birden duraksadı. Aklına İrem'in rüyası gelmişti. Bir karşılaştırma yapmak istiyordu.
"Evin rüyandaki hali de böyle miydi?"
"Görünüşe göre hayır, değil." dedi İrem. "Rüyamdaki halinde, girdiğim odanın haricinde başka bir oda yoktu."
"Peki rüyanda girdiğin oda hangisiydi?"
İrem arkasını döndü ve eve girmek için kullandıkları kapıya doğru baktı. Ardından da, takip ettikleri yolu gözleriyle tekrardan izledi. Tam durdukları noktaya geldiği anda, eliyle sağ taraflarında duran kapıyı işaret etti. "Bu odaydı." dedi. "Bu odaya girmiştim."
Berkay, yavaşça kapının koluna doğru uzandı. Kolu eliyle iyice kavradıktan sonra hafifçe ittirerek kapıyı ardına kadar açtı. Bir yandan da feneri odanın içinde gezdiriyordu. Ancak görünürde herhangi bir hareket yoktu. İçerisi sessiz ve sakindi. Rüyadaki halinin aksine, bomboştu. İrem, odanın içini meraklı gözlerle inceledikten sonra, "Sanırım bizi ilgilendiren bir şey yok..." diye söylendi. Büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı; çünkü, umduğundan çok farklı bir manzara ile karşılaşmıştı.
"Galiba haklısın." dedi Berkay. "Yine de bakalım. Belki dikkatimizi çeken bir şey bulabiliriz."
El fenerinin yardımıyla odayı araştırdıkları sırada, yerdeki bir şey İrem'in gözüne takıldı. Ne olduğuna bakmak için gittiği sırada, bunu gören Berkay, İrem'in ne yaptığını anlayamamıştı. Meraklı gözlerle onu takip ediyordu.
"Nereye gidiyorsun?"
"Yerde bir şey gördüm. Işığı bana doğru tutar mısın?"
İrem, gözüne takılan şeyi yerden alıp incelemeye başladı. Bu bir kolyeydi. Ona çok tanıdık gelen bu kolyenin kime ait olduğunu düşündüğü sırada, aniden düşen jeton, kafasının allak bullak olmasına neden oldu.
"İnanmıyorum!" dedi İrem. Hem şaşkındı, hem de şok yaşıyordu. "İmkansız! Kesinlikle imkansız! Tamamen mantık dışı!"
"Sorun ne?" diye sordu Berkay. İrem'in tepkileri onu telaşlandırmıştı. Yanına gitti. "Nedir o imkansız olan şey?"
İrem, elinde tuttuğu kolyeyi Berkay'a da gösterdi.
Berkay kolyeye baktıktan sonra İrem'e döndü. "Bu bir kolye..." dedi. "Neden bu kadar şaşırdın?"
"Bu bir kolye değil!" dedi İrem. "Bu, Cemre'nin muskası!"
"Emin misin?" diye sordu Berkay. "Başkasının muskası olmasın?"
Muskanın içini açtıktan sonra ikinci bir şok daha yaşadı İrem. İçinde Cemre'nin fotoğrafı vardı. Aldığı gibi sinirli bir şekilde Berkay'a da gösterdi.
"Bu muska aslında benimdi." dedi. "Annem her ne kadar Cemre'yi daha çok seviyorduysa da, bana nazar değmesini de istemiyordu. Bu yüzden de muskayı benim boynuma astı."
"Peki sen ne yaptın?"
"Cemre geçtiğimiz sene ölmüştü biliyorsun...?"
"Evet...?"
"Muskanın içine Cemre'nin fotoğrafını koydum ve toprağa verilirken boynuna astım; çünkü, muska benim için saçmalıktan öte bir şey değildir. Anlayacağın, Cemre, boynunda asılı olan bir muska ile beraber toprağa verildi."
"Peki, o zaman muska buraya nasıl geldi?"
"Zaten sorun da orada!" dedi İrem. Sesi titriyordu. Sinirleri de fazlasıyla bozulmuştu. "Ona bir cevap bulabilirsem, bulabilirsek rahatlayacağım."
"O zaman evin içini biraz daha araştıralım İrem. Belki sorularımıza yanıt olacak bir şeyler buluruz." dedi Berkay. "Ne diyorsun?"
"Araştıralım."
İlk olarak, bulundukları odanın bitişiğindeki odaya girdiler. İçerisi bir önceki oda gibi boştu. Ancak duvara asılı duran aynadan anlaşıldığı kadarıyla, bulundukları yer evin banyosuydu. Aynaya doğru yaklaştıklarında, İrem, aynanın kırık olduğunu fark etti.
"Aynayı görüyor musun?" diye sordu İrem. "Evimin banyosundaki ayna gibi bu da kırık. Bunlar bir şeye mi işaret? Yoksa saçmalıyor muyum?"
"Sanmıyorum. Ben de hafiften şüphelenmeye başladım." diye söylendi Berkay. "Altından bir şey çıkacak mı bakalım? Çıkarsa da ne çıkacak?"
Banyodan çıkıp evi araştırmaya devam ettiler. Adım atmadık yer, ışık tutmadık köşe bırakmamışlardı, ama kırık bir aynanın haricide herhangi bir sonuç yoktu.
"Sanırım bu evde başka bir şey yok."
"Peki ne yapacağız?" diye sordu İrem. "Ne yapmamız gerekiyor?"
"Buradan çıkıp evimize geri dönmekten başka çaremiz yok; çünkü bahçe de dahil olmak üzere bakmadığımız yer kalmadı. Daha fazla zaman kaybetmek anlamsız."
"Öyle görünüyor ki, haklısın."
Dışarıya çıktıkları gibi arabaya geri döndüler.
İrem'in gözü bir an olsun elindeki muskadan ayrılamıyordu. Aynı zamanda da Cemre'yi düşünmekteydi. Onu merak ediyordu. "Niye beni bırakıp gittin?" diye söylendikten sonra muskayı boynuna astı. Bu arada, Berkay da arabanın motorunu çalıştırdı ve dönüş için yola çıktılar.
Apartmanın önüne geldiklerinde, Berkay, İrem'e baktı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Başlarına gelen olayı düşündü. Bir süre bekledikten sonra İrem'in elini tuttu. Göz göze geldiler. Ardından da birbirlerine sarıldılar. Berkay, İrem'i kollarının arasında sımsıkı tutuyordu. Bir süre öylece kaldılar.
"Sabah görüşürüz." dedi Berkay. "Evine gidip iyice uyumaya çalış. Gerçi bunca şeyden sonra uyumanın mümkün olabileceğini pek düşünmüyorum."
"Gitme..." dedi İrem. Sesi ağlamaklıydı. Korkuyordu. "Bu gece yalnız uyumak istemiyorum. Benimle kal. Desteğine ihtiyacım var."
"Pekala..." dedi Berkay. "Eğer yanında kalmamı istiyorsan, istediğin gibi olsun. Kalırım."
Eve girişlerinden sonra İrem kapıyı sıkıca kilitledi. Muskasını aldığı için Cemre'nin mezardan kalkıp gelmeyeceğini biliyordu, ama yine de içinin rahat etmesini istedi. Ellerini yüzlerini yıkadıktan sonra yatak odasına gidip üstlerini başlarını değiştirdiler. Ne İrem, ne de Berkay doğru düzgün uyku uyuyabildiği için biraz oturup dinlenmek yerine, uyumayı tercih ettiler.
Pencereden içeri giren ay ışığına bakarlarken, İrem, bu sefer de kabus görmeyi, bir kez daha dehşet içinde uyanmayı istemiyordu. Kollarını Berkay'a doladı ve uykuya daldılar.
İrem, kendisine geldiği sırada ayakta duruyordu. Üzerinde eski püskü bir kıyafet, elinde ise bir demet çiçek vardı. Şöyle bir etrafına baktı. Mezarlıkta olduğunu gördü. Hemen yanında Berkay, biraz gerilerinde de Cemre duruyordu. Nereden geldiği belli olmayan uğultular, İrem'i huzursuz etmişti. Mezarlıktaki ölülerin kendisi ile konuşmaya çalıştıklarını düşünmüştü. Gökyüzündeki mat siyahlık ve etraflarını çeviren ince bir sis bulutu, dünyadan çok farklı bir yerdelermiş izlenimi yaratıyordu. İrem, Cemre'ye doğru dönüp "Burada bekle." dedi. "Elimdeki çiçekleri mezarına koyup geliyorum."
Bu arada, Berkay da İrem'in kıyafetine bakıyordu. Ne kadar da döküntü olduğunu düşündü. Giyecek daha iyi bir kıyafet bulamamış mıydı?
İrem, çiçeği koymak için Cemre'nin mezarına doğru giderken, gözünün da ucuyla Cemre'ye baktı, ama o gitmişti. Cemre yok olmuştu!
"Cemre...?" dedi İrem. Bir süre bekledi. Cevap yoktu. "Cemre...? Nereye gittin? Neredesin?"
"Buradayım İrem!"
"Neredesin Cemre?? Seni göremiyorum!"
"Mezarıma doğru gel İrem! Mezarıma girdim!"
Dehşet içinde uyandı İrem. Ter içinde kalmıştı. Soluk soluğa nefes alıp veriyordu. Şöyle bir etrafına baktı. Evindeydi.
"Ne oldu İrem?" diye sordu Berkay. "Yine aynı kabus mu?"
"Değil. Bu seferki daha farklıydı."
"Bu sefer ne gördün?"
"Mezarlıktaydık." dedi İrem. "Sen, ben ve bir de Cemre vardı. Elimde bir demet çiçek tutuyordum. Üzerimde de eski püskü bir kıyafet vardı. Cemre'ye dönüp 'Burada bekle, elimdeki çiçekleri mezarına koyup geliyorum.' dedim, ama yürümeye başladığım sırada Cemre ortadan kayboldu. Nerede olduğunu öğrenebilmek için seslendiğimde de, bana, 'Mezarıma doğru gel İrem.' dedi. 'Mezarıma girdim.'"
"Çok ilginç bir rüya görmüşsün." dedi Berkay. "Kesinlikle Cemre'nin ölümünün seni fazlasıyla etkilemiş olmasından kaynaklanıyordur."
"Kim bilir... Belki de uzun süredir ziyaretine gitmediğim için sitemde bulunuyor da olabilir."
"Belki de."
"Bu hafta bir ziyaretine gidelim." dedi İrem. "Uzun süredir gitmiyoruz. Bu yüzden de çağırıyor."
"Olur, gidelim." dedi Berkay. "Bir gün okul çıkışında uğrarız."
"Çok gerçekçiydi... Uzansam, Cemre'ye gerçekten dokunabilecekmişim gibi hissettim. İlk defa böyle oldu." dedi İrem. Kollarını Berkay'a gösterdi. "Baksana, tüylerim bile diken diken oldu."
"Canım benim ya." dedi Berkay. İrem'i alnından öptükten sonra gözü saate ilişti. "Bu arada, saat kaç oldu?"
Hemen yanıbaşındaki saate baktı İrem. 06:25'i gösteriyordu. "06:25... Biraz daha uyuyalım. Daha zamanımız var." dedi ve uyumaya devam ettiler.
Sekiz buçukta çalan saat alarmı ile uyandılar. Doğru düzgün uyuyamamanın etkisiyle, İrem, sinirleri bozuk bir halde gözlerini açtı. Çalar saati tutup pencereden dışarı fırlatmak istedi, ama yapamadı.
Berkay da yavaşça İrem'e doğru döndü. Saçları yüzünü kapatıyordu. Eliyle tutup geriye doğru şöyle bir taradı. Yorgun olmasına rağmen, zümrüt yeşili gözleri, pencereden içeri giren güneş ışığının altında ışıl ışıl parlıyordu."Günaydın." dedi Berkay. "Kötü geçen bir gecenin sabahında nasılsın?"
"Berbat."
Her ne kadar Berkay kendisini zor tutuyor olsa da, bir an durdu ve neden bunu yaptığına bir anlam veremedi. Sevgilisi her şeyinden önemliydi. Hafifçe eğilip İrem'i öptü.
İrem de kollarını Berkay'ın boynuna doladı; çünkü, içinde bulundukları anın bitmesini istemiyordu. İnanılmaz derecede büyük bir zevk alıyordu. Ancak bir yandan da aklı okuldaydı.
Öpüşmeyi kestikten sonra göz göze geldiler.
İrem'in yüzünde "Bu kadar mıydı?" der gibi bir ifade vardı.
"Ben de bitmesini istemezdim, ama hazırlanıp okula gitmemiz gerekiyor." dedi Berkay. "Nasıl öpüştüğümüzü sormayacaklar. Değil mi?"
İrem gülümseyerek Berkay'a bakıyordu. "Hayır, sormayacaklar." dedi.
İrem, 2004 yılında liseden mezun olduktan sonra girdiği ÖSS sınavında, Grafik Tasarım bölümünü tutturmuştu. Her ne kadar bu bölümü istemiyor olsa da, bir sonraki sene kazanamama korkusundan dolayı kaydını yaptırmak zorunda kalmıştı. En azından elinde diploması olacaktı. Bu bile yeterdi.
Berkay ise, liseden İrem ile aynı sene mezun olmuştu. Beraber girdikleri ÖSS sınavında, İrem Grafik Tasarım bölümünü tuttururken, Berkay ise Turizm ve Otelcilik bölümünü tutturdu. Hedeflediği bölümü kazanmış olmaktan dolayı son derece memnun bir şekilde kaydını yaptırmıştı. Hayalini kurduğu mesleğine bir adım daha yaklaşmıştı.
Derhal hazırlandılar. Kahvaltı yapmaları da gerekiyordu, ama vakit kaybı olmaması için okulda yapmaya karar verip evden çıktılar.
Birkaç gün sonra, İrem okuldan eve dönerken, Karşıyaka çarşısında otobüsten indi. Mutfaktaki birkaç eksiğini tamamlamak için alışveriş yapması gerekiyordu. Ancak alacağı fazla bir şey yoktu. Bu yüzden de işini hallettikten sonra tekrardan otobüse binmek yerine sahil tarafından yavaş yavaş yürüyerek evine doğru gitmeye başladı.
Rüyasında girdiği o gizemli evin önünden geçerken nedensiz yere durdu. Bahçeye öylesine baktı. İçinde tuhaf bir his vardı. Saatin kaç olduğuna baktı. 13:26'yı gösteriyordu. Kafasını kaldırıp evin bahçesine tekrar baktığında, arka bahçeye doğru giden yolun üzerinde duran bir kızı gördü. İrem'in yüreği ağzına gelmişti. Kızın kim olduğunu anlayabilmek için bahçe kapısının dibine kadar geldi. Biraz daha dikkatli baktığında, kızın, geçen sene ölen kardeşi Cemre olduğunu gördü. Üzerindeki kıyafet ise, öldüğü gün giymiş olduğu kıyafetti. Tam seslenmeye hazırlandığı sırada, kız, elini boynuna doğru götürdü. Bunu gören İrem, boynunda asılı duran muskaya baktı. Eliyle tuttuktan sonra tekrar kıza doğru baktı, ama kız ortadan kaybolmuştu.
"Cemre...?" diye fısıldadı İrem. Ardından da cep telefonundan Berkay'ı arayıp acilen yanına gelmesini istedi.
Aralarında geçen konuşmadan sonra, Berkay, İrem'in söylediklerine herhangi bir anlam verememişti. Ancak arabasına bindiği gibi yola çıktı ve kısa sürede İrem'in yanına geldi.
"En sonunda gelebildin!" dedi İrem. "Gördüğüme inanamadım! Yüreğim ağzıma geldi!"
"Nerede gördün Cemre'yi?"
İrem, evin arka bahçesine giden yolu işaret etti. "İşte, tam orada gördüm." dedi. "Tek kelime bile etmeden bana bakıyordu. İlk bakışta kim olduğunu anlayamadım, ama bahçe kapısının dibine kadar geldiğimde, kızın, Cemre olduğunu gördüm."
"Olaylar giderek ilginçleşiyor." dedi Berkay. "Bu ev ile ilgili bir şey olduğuna ben de inanmaya başladım. Gece olsun da, şu eve tekrar bir girelim."
"Ben de aynı şeyi diyecektim." dedi İrem ve birlikte eve gittiler.
Sabaha karşı, saatin ikiyi gösterdiği sıralarda, İrem ile Berkay, kafalarındaki soru işaretlerine bir cevap bulabilmek amacıyla tekrardan bahçeyi kullanarak eve girdiler.
-
Hmm 3. bölümde rahmetli Cemre de olaylara dahil oldu. Kafaları karıştıran soru işaretleri için bir kez daha o eve gittiler. Bu sefer, bir adım daha ilerleyecekler gibi gözükse de halen bu puzzle'da eksik parçalar var gibi geliyor.
Paylaşım için teşekkürler Orçun. 4. bölümü bekliyoruz.
-
Yorumun için teşekkürler paşam :)
-
Artık kapışmalar istiyoruz ;D Daha var ama olsun ;D Ellerine sağlık Orçun abi 4. bölümünde diğerlerinden eksiği yok:)
-
Artık kapışmalar istiyoruz ;D Daha var ama olsun ;D Ellerine sağlık Orçun abi 4. bölümünde diğerlerinden eksiği yok:)
Bakalım, gelecek bölümler ne gösterecek ;D
-
BÖLÜM 4
İrem, Cemre ile olan karşılaşmasından sonra, bir takım şeylerin değişmiş olacağını tahmin ediyor, bu nedenle de, evi tekrardan araştırmayı istiyordu.
Girebildikleri her yeri tekrardan dolaşıp bakabildikleri her bir köşeyi bir daha araştırdılar, ama görünürde herhangi bir değişiklik yoktu. Son olarak, İrem'in rüyasında gördüğü odaya baktılar. Orada da herhangi bir değişiklik olmamış gibi görünüyordu.
"Cemre'yi gerçekten gördün mü?"
"Görmemiş olsam, sence bu kadar inat eder miydim?"
"Haklısın, ama ne bileyim, hiçbir şey bulamadık." dedi Berkay. Keyifsizdi. Bir şey demeye hazırlanıyordu ki, bir ses duydular. Nereden geldiğini anlayamamışlardı, ama yürekleri ağızlarına gelmişti.
"O ses nereden geldi?"
"Galiba bitişikteki banyoda bir şey oldu." dedi Berkay. Elindeki feneri kapıya doğru tuttu. "Gidip bakalım mı?"
"Korkuyorum."
"Elimi tut. Gidip bakmaktan başka bir seçeneğimiz yok."
"Tamam." dedi İrem ve Berkay'ın elini sımsıkı tuttu. "Hadi gidelim."
Bulundukları odadan çıkıp bitişikteki banyoya girdiler. İlk gözlerine çarpan şey, duvardaki aynanın yere düşüp parçalanmış olduğuydu. Parçaları etrafa saçılmıştı.
"Sanırım evde yalnız değiliz...?" diye fısıldadı İrem. Bir yandan da yerdeki cam kırıklarına bakıyordu. "Bunu kim veya ne yapmış olabilir?"
"Bilmiyorum, ama yakında öğreneceğiz gibi görünüyor." dedi Berkay. Işıkla etrafı araştırıyordu. Gözü birden duvardaki bir şeye takıldı. "İrem, duvardaki şu yazıya bak!"
İrem, Berkay'ın ışığı tuttuğu duvara baktı: "SENİ ÇAĞIRAN KARANLIĞIN ELİNİ TUT. İÇİM RAHAT EDECEK."
"Bunun anlamı ne?" diye sordu İrem. "Neyi ima etmeye çalışıyor?"
"Bilmiyorum, ama sanırım iyi bir şeye benzemiyor."
İrem, duvardaki yazıyı tekrar tekrar okurken, Berkay ise etrafı dikkatlice inceliyordu.
"Burada kayda değer bir şey yok." dedi Berkay. "İstiyorsan çıkalım."
"Tamam, çıkalım..."
Odadan çıktılar. Ne tarafa gideceklerine karar veremediler. İrem, hiçbir şey düşünmeden salon tarafına doğru giderken, bir yandan da diğer odaların kapılarını tekrardan açmaya çalışıyordu.
"İrem, nereye gidiyorsun."
"Bilmiyorum."
Bu arada bir ses daha duydular. Ses, en sondaki, yani muskayı buldukları odanın taraftan gelmişti. İkisi de aynı hızla arkalarını döndüler. Donakalmışlardı; çünkü, Cemre karşılarında duruyordu.
Berkay, o korkuyla birkaç adım geriye doğru gitti. Işığı önce İrem'e, ardından da Cemre'ye doğru tuttu. İkisinde de herhangi bir tepki yoktu.
"Cemre..." diye seslendi İrem. Daha sonra, ona doğru birkaç adım attı. Bir şeyler söyleyeceğini umuyordu, ama Cemre herhangi bir tepki vermedi.
Berkay ise, Cemre'ye doğru bakarak İrem'in yanına gitti. "Her an bir saldırıda bulunacakmış gibi duruyor...?"
Bu arada, Cemre, muskayı buldukları odaya girdi.
"Berkay koş!"
Birlikte Cemre'nin ardından odaya girdiler. Ancak odada kimse yoktu.
"Cemre nereye gitti?" diye soru İrem. "Az önce bu odaya girmemiş miydi?"
Odanın kapısı, arkalarından son hızla çarparak kapandı.
İrem ve Berkay telaş içinde arkalarını dönüp kapının kapalı olduğunu gördüler. Kısa bir süre sonra da bir kilit sesi duyuldu. Odada hapis kalmışlardı. Nasıl çıkacaklarını düşündükleri sırada Cemre tekrardan ortaya çıktı.
İfadesiz bir şekilde ikisini de süzmeye başladı. Kısa bir süre sonra bakışlarını İrem'in üzerine yoğunlaştırdı. Onu ezmeye çalışıyordu.
İrem ise bu bakışları pek beğenmemişti. "Cemre... Sensin değil mi?"
"Ben de seni bekliyordum... En sonunda geldin." dedi Cemre. Sesinin tonundaki karanlığın ve soğukluğun yarattığı o kasvetli hava, İrem ve Berkay'ın tüylerini ürpertmişti. Cevap vermelerine fırsat bile bırakmadan üzerlerine doğru koştu ve ortalık bir anda karardı.
Kapı kapanma sesiyle uyandı İrem. Birazcık korkmuştu. Şöyle bir etrafına baktı. Hastanedeydi. Koridor fazla kalabalık değildi, ama kendisi gibi bekleyen hasta yakınları da vardı. Sol tarafında, ameliyattan çıkan hastaların dinlenebileceği odalara giden bir koridor vardı. İrem, Cemre'nin ne zaman ameliyattan çıkacağını merak ettiği sırada, ameliyathanenin kapısı açıldı. İçeriden çıkan doktor, elindeki evraklara baktıktan sonra İrem'i çağırdı.
"Kızım, bunu söylemek benim için kolay değil. Buraya gelen insanların evlerine mutlu bir şekilde döndüklerini gördüğümüz zaman bizler de mutlu oluyoruz. Cemre için elimizden geleni her şeyi yaptık, ama maalesef onu kaybettik. Başın sağolsun."
Duyduğuna inanmakta güçlük çekiyordu İrem. Bakışları donuklaşmış, boğazı düğümlenmişti. Hiçbir şey düşünemiyordu. Ne diyeceğini de bilemiyordu. Gözleri dolmuş, kalbi paramparça olmuştu. Kendisine hakim olmak istiyor, ancak başaramıyordu. Ağlamaya başladı. Bir yandan da çığlık atıyordu. Cemre'nin öldüğünü kabullenemiyordu.
Bunu gören diğer hasta yakınları da İrem'in yanına koşup onu sakinleştirmeye çalışmış, ama başaramamamışlardı. Kimse İrem'i sakinleştirememişti. Bunun üzerine, hasta yakınlarından birkaçı koşup hemşireleri çağırmışlardı.
Kısa sürede yetişen hemşireler, İrem'e sert bir müdahalede bulunarak iki iğne ile ancak sakinleştirebilmişlerdi.
İrem en sonunda sakinleşebilmişti. Bir süre dinlendikten sonra, haberi veren doktorun yanına gitti. Kardeşi ile vedalaşmak istiyordu.
"Cemre'yi görebilir miyim?"
"Tabi ki..." dedi doktor. "Ameliyathanede onu görebilirsin."
"Teşekkür ederim. Vedalaşmadan gitmesini istemiyorum."
"Anlıyorum, ama fazla geç kalma; çünkü, birazdan morga götürülecek."
"Fazla sürmez."
İrem ameliyathaneye girdi.
Cemre, odanın ortasındaki sedyede yatıyordu. Üzeri örtülüydü.
İrem örtüyü hafifçe sıyırdı. Şöyle bir Cemre'ye bakıp yüzünün ne kadar da beyaz olduğunu fark etti. Saçlarını defalarca okşamaya başladı.
"Görmeyi istemediğim bir tabloya bakıyorum şu anda, biliyor musun?" dedi İrem. Sıkıntılı bir şekilde derin bir nefes alıp verdi. Orada yatan kişi olmak için neler vermeyeceğini düşündü. "Her ne kadar beni duymuyor olsan da, dinlemeni istiyorum."
Ameliyathanedeki tıbbi cihazlara ve malzemelere şöyle bir göz attı. Ardından tekrar Cemre'ye döndü. O anda gözünden akan bir damla gözyaşı, yanağından süzülerek aşağıya doğru indi. Çenesinin ucuna geldiğinde de kendisini boşluğa bıraktı.
"'Başkalarının başına gelir, bizim başımıza gelmez' diye düşündüğüm bir şeyin, aslında herkes gibi bizim de başımıza gelebileceğini, aramızdaki bu denli güçlü olan bağın bir şekilde kopabileceğini asla düşünmezdim, düşünemezdim. Şu durumda, yanlış düşündüğümü acı bir şekilde öğrendim." dedi İrem. Ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. Sözcükler boğazına dolanıyor, konuşmakta zorlanıyordu. Bir yandan sedyenin etrafında geziniyor, bir yandan da cümlelerini toparlamaya çalışıyordu. Aspiratörün yanında duran tabureyi gördü. Sedyenin yanına çektiği gibi üzerine oturdu. Cemre'nin elini avuçlarının arasına aldı. Sımsıkı tutuyordu. "Anne ve babamızı kaybettikten sonra asla toparlanamayacağımızı düşünüdüyordum. Ancak sen o kadar güçlüydün ki, kendini toparladığın gibi beni de toparladın. Kalbindeki ve düşüncelerindeki ışıkla daima bana yol gösterirdin. Ne zaman karamsarlığa düşsem, karanlıkta yolumu bulmama yardımcı olurdun. Bir an bile olsa beni yalnız bırakmazdın. Her ne kadar dışarıdan güçlü bir yapıya sahipmiş gibi görünsem de, iç dünyamda ince bir buz parçası kadar kırılgandım, ama hayatla dalga geçercesine yaydığın o pozitif enerji, bir kaya kadar sağlam olmamı sağlardı. Ne yapabilirim bilmiyorum, ama seni bu halde görmek 'keşke ben ölseydim' dedirtiyor. Ruhunun nerede olduğunu ve ne yaptığını merak ediyorum. Eğer ölümünden sorumlu olduğumu düşünüyorsan, vicdanımın asla rahat etmeyeceğini bilmeni istiyorum."
Ayağa kalktıktan sonra tam Cemre'nin yanağına öpücük konduracaktı ki, ameliyathaneye iki görevli girdi. İçlerinden biri "Afedersiniz. Rahatsız ettiğimiz için üzgünüz." deyip Cemre'yi işaret etti. "Morga götürmemiz gerekiyor."
"Tamam." dedi İrem. İstifini bozmadan Cemre'nin yanağına veda öpücüğü kondurdu. "Seni unutmayacağım."
İrem, görevlilerle birlikte ameliyathaneden çıktı. Morga kadar onarı takip etti. Görevliler morgun kapısından girdiler. İrem de kapının önüne kadar geldi. İçeriye girmek istedi, ama olmadı. Kapı kilitlenmişti. Bu arada, arkadan gelen bir ses duydu. Döndü. Koridor boyunca açık duran tavan ışıkları bir bir kapanıyordu. Sonuncu ışık, morgun giriş kapısının üstündeydi. O da kapandı.
"Derinliklerimde seni bekliyor olacağım..."
Sıçrayarak uyandı İrem. Nerede olduğunu anlayamamıştı, ama kendi evinde olduğunun farkına varması çok uzun sürmedi. Cemre ile göz göze gelince de, neden sıçrayarak uyandığını anladı.
"İrem...?"
"Ne oldu Cemre? " diye sordu İrem. Uykulu bir şekilde bakıyordu. Bir yandan da kafasını toparlamaya çalışıyordu. "Hayırdır? Neden uyandırdın?"
"Haydi kalk artık..." dedi Cemre. Heyecanlıydı. "Zamanı geldi!"
"Neyin zamanı geldi? Ne oluyor?"
"Eve gitmenin!"
"Hangi ev?"
"Hani konuşmuştuk ya? Şu sahildeki evi görmeye gidecektik..." dedi Cemre. Yatağa, İrem'in yanına oturdu. "Hatırlasana! Gündüz konuşmuştuk ya?"
Şöyle bir etrafına bakındı İrem. Saatin kaç olduğunu merak etmişti. "Saat kaç?"
"Sabaha karşı iki buçuğa geliyor. Ne oldu ki?"
"Bu saatte mi gideceğiz?" diye sordu İrem. Gözlerini ovuşturdu. Kendisine gelmeye çalışıyordu... Ancak uykusuzluktan gözleri kapanıyordu. "Çok uykum var Cemre. Sonra gitsek olmaz mı?"
"Lütfen! Söz vermiştin... Hadi kalk, gidelim!"
"İyi de..." diyerek sözlerine başladı İrem, ama akabinde, Cemre'yi başından savamayacağını düşünerek "Pekala." cevabını verdi. Sıkıntılı bir şekilde de yataktan kalktı. Elini yüzünü yıkayıp kendisine gelmek için banyoya doğru gitti. "Bu yaptığımız bir çılgınlık. Biliyorsun değil mi?"
"Emin ol, bara gittiğin akşam yaptıklarının yanında hiçbir şey değil!" diye bağırdı Cemre içeriden. "Eğer Berkay bir öğrenirse, seni öldürür. Biliyor musun?"
"Hiç sanmıyorum. En azından ben söylemediğim sürece öğrenemez."
"O kadar emin olma!"
"Düşündüğüm şeyi yapmayacaksın değil mi?"
"Eğer benimle gelmez isen, emin ol yaparım!"
"Geliyorum işte ya... Daha ne istiyorsun?"
Cemre ve İrem, çabucak hazırlanarak evden çıktılar. Arabaları olmadığı için, sahil boyunca yürüyerek gizemli eve doğru gitmeye başladılar.
Hava birazcık serindi, ama ne Cemre, ne de İrem üşümüyordu. Aksine, heyecandan ikisi de terlemişlerdi. Bir süre konuşmadan yürüdüler.
"Bunu yaptığımıza inanamıyorum..." dedi İrem. "Gecenin bu vaktinde, hangi iki deli bilmediği bir yeri görmek için dışarı çıkar?"
"Tabi ki de biz!" dedi Cemre. "Hem neden şikayet ediyorsun? Evi görmeyi sen de en az benim kadar istiyordun. Yanılıyor muyum?"
"Hayır, yanılmıyorsun, ama gecenin bu vaktinde dışarı çıkmamıza gerek yoktu."
"Başka ne zaman gidebiliriz ki?"
"En azından, evin içini nasıl görebileceğimizi araştırıp da gidebilirdik. Yanımızda birileri olurdu."
"Boşver..." dedi Cemre. "Hem böyle daha zevkli olur. Aynı filmlerdeki gibi olacak."
"Benim de korktuğum bu ya."
"Cesur olduğunu düşünüyordum...?"
"Her şeyin fazlası zarardır." dedi İrem. "Başımıza dert almazsak iyi olacak."
Cemre ve İrem, nihayet evin önüne gelmişlerdi. Bahçenin önündeki çift demir kapının kilitli olduğunu gördükleri anda birbirlerine baktılar.
"İçeri nasıl gireceğiz?" diye sordu İrem. "Bildiğin bir yol var mı?"
Tekrardan gözlerini açtı İrem. Kendisine geldikten sonra panik halinde ayağa kalkmaya çalıştı, ama hemen yanında duran el feneri, durumu açıklığa kavuşturmuştu. Halen o eski evdeydiler. Feneri eline alıp Berkay'a doğru tuttu. Nabzını ve kalbini kontrol etti. Yaşıyordu. Onu uyandırması gerekiyordu.
"Berkay...? Berkay? Canım, beni duyuyor musun? Berkay?" diyerek onu dürtmeye başladı. "Hadi artık, uyan..."
Berkay bir süre sonra uyandı. Kafasını hafifçe İrem'den tarafa çevirdi. Gözlerini hafifçe aralayıp İrem'i gördü.
İrem, Berkay'ın kendisinde olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Elini omzuna doğru götürüp onu hafifçe sarstı.
Berkay yavaşça gözlerini açtıktan sonra hızlıca doğruldu.
"Bize ne oldu?"
"Ben de senin gibi bilmiyorum, ama Cemre yok. Gitmiş."
"Gitmiş mi?"
"Sanırım gitmiş." dedi İrem. "Hadi kalk da bir an evvel şu evden çıkalım. Bu kadar macera yeter."
"Tamam. O zaman yardım et de kalkayım."
İrem, ayağa kalktıktan sonra Berkay'a da ayağa kalkabilmesi için yardımcı oldu.
"İyi misin?"
"İyiyim. Bir şeyim yok."
Üstlerini, başlarını şöyle bir çırpıp temizlediler. Evin için her zamanki gibi sessizdi. Yavaş yavaş yürüyerek birlikte evden çıktılar.
Gün aydınlanıyordu. Hava da oldukça ılıktı.
"Umarım bir daha o eve girmek istemezsin."
"Bu saatten sonra hiçbir güç beni o eve sokamaz." dedi İrem. Bu arada, muskanın da halen boynunda asılı olup olmadığına baktı. Neyse ki asılıydı. Kaybolmamıştı.
Bahçe duvarının önüne geldiler.
Berkay, yine her zamanki gibi öncelikle İrem'in atlamasına yardımcı oldu. Ardından da kendisi atladı.
Ara sokakları takip ederek sahile döndüler.
İrem, sokağın köşesine geldiği anda durdu. Yüzündeki ifadesiz bakışlarla etrafı inceledi. Bir tuhaflık olduğunu seziyordu, ama açıklayamıyordu.
"Saat kaç?"
Berkay saatine baktı. "Onbire çeyrek var."
"Emin misin?"
"Evet...?"
Şaşkınlıkları daha da artmıştı.
Şehrin bu saatte böylesine boş olması normal değildi. Bir şeyler yolunda gitmiyordu. İşin kötü yanı, ne olup ne bittiğini açıklayabilecek kimse de yoktu. Tuhaf bir ölüm sessizliği vardı. Bir şeyler, alışık olmadıkları bir şekilde değişmişti. Bunca yıldır yaşadıkları bu şehrin, sanki yıllar önce terk edilmiş bir hayalet kasabayı andırıyor olması ikisinin de hoşuna gitmemişti.
Bu arada, İrem, amaçsızca başını kaldırıp gökyüzüne doğru baktığında, havanın kapalı ve her an yağmur yağdıracakmışa benzediğini gördü. Aslında bu tip havaları severdi, ama o an için, şehrin bu iç karartıcı görüntüsü nedeniyle huzursuz olmuştu.
"Kabus görmeye devam mı ediyorum?" diye fısıldadı İrem. "Ne oluyor?"
O anda hafiften esen bir rüzgar, kaldırımdaki solmuş yaprakları sürükleyerek götürdü.
İkisi de hafiften ürpermişti.
"Eve doğru gidelim mi?" diye sordu Berkay. "Belki yolda birilerine denk geliriz...?"
"Başka seçeneğimiz yok. En akıllıcası, dediğin gibi olacak."
-
BÖLÜM 4
Bu arada, İrem, amaçsızca başını kaldırıp gökyüzüne doğru baktığında, havanın kapalı ve her an yağmur yağdıracakmışa benzediğini gördü. Aslında bu tip havaları severdi, ama o an için, şehrin bu iç karartıcı görüntüsü nedeniyle huzursuz olmuştu.
"Kabus görmeye devam mı ediyorum?" diye fısıldadı İrem. "Ne oluyor?"
O anda hafiften esen bir rüzgar, kaldırımdaki solmuş yaprakları sürükleyerek götürdü.
İkisi de hafiften ürpermişti.
"Eve doğru gidelim mi?" diye sordu Berkay. "Belki yolda birilerine denk geliriz...?"
"Başka seçeneğimiz yok. En akıllıcası, dediğin gibi olacak."
BÖLÜM 5
Eve gitmek için arabaya doğru yürümeye başladılar.
Ancak İrem huzursuzdu. Sebepsiz yere ikide bir arkasına bakma gereği duyuyordu. Birisi tarafından takip edildiklerini düşünüyordu. Belki de takip edilmiyorlardı. Eğer şehir tamamen boş ise, o zaman kendilerini takip edebilecek kimse de yok demektir. Peki İrem'i bu düşünceye sevk eden şey neydi? Belki hiçbir şeydi. Belki de içindeki sesti. Bunu İrem'den başka kim bilebilirdi ki? Arabaya binmeden önce durdu ve son bir kez daha baktı.
İskelenin bulunduğu taraf, gökyüzündeki bulutların yoğunluğundan dolayı, bulundukları yere göre daha karanlık görünüyordu. Öyle ki, sanki karanlığın kalbini simgeleyen ürkütücü bir manzara vardı.
İrem, bu manzara karşısında donup kalmıştı.
"Geliyor musun İrem?" diye sordu Berkay. Bir süre bekledi. Ancak sorusuna herhangi bir yanıt alamadı. "İrem...?"
"Tamam... Geliyorum." dedi İrem. Gözlerini manzaradan zorla ayırarak Berkay'ın yanına doğru yürümeye başladı. İlk defa böylesine tuhaf bir durumla karşı karşıya kaldıkları için gördüğü manzara tüylerini ürpertmiş, kendisini bir garip hissetmesine neden olmuştu. Arabanın yanına vardığında Berkay ile göz göze geldi.
Berkay, ifadesiz bir yüzle İrem'e bakıyordu. Sevgilisinin o anki hareketleri kendisine son derece tuhaf gelmişti. Kendi iradesi dışında hareket ediyor gibiydi. "Ne oldu İrem?" dedi. "Nereye bakıyordun öyle pür dikkat?"
"Nereye bakabilirdim ki?" diye sordu İrem. "Karşıyaka tarafına bakıyordum."
"Neden?"
"Emin değilim, ama çok tuhaf bir manzara var. Böylesini hiç görmemiştik. İnsanın tüylerini ürpertiyor." dedi İrem. Ardından da Berkay'a doğru döndü. "Şehir nasıl bu hale gelmiş olabilir?"
"Ben de senin gibi ilk defa görüyorum İrem." dedi Berkay. Arabanın kapısını açtıktan sonra dönüp Karşıyaka'ya baktı. "Ne olduğu hakkında benim de herhangi bir fikrim yok. Bu kadar insanın bir anda ortadan kaybolmasına nasıl bir cevap bulunabilir ki?"
"Haklısın. Saçma bir soru sordum."
"Hayır sormadın. Doğal bir tepkiydi, ama ben de senin gibi bilmiyorum. Sorularımız bir süre cevapsız kalacak. Ta ki ne olduğunu öğrenene kadar." dedi Berkay. "Hadi bin arabaya da eve gidelim."
"Pekala." dedi İrem ve sessizce arabaya bindi. Gözüyle hala etrafı tarıyordu. Kendilerinin haricinde başka bir insan yüzü görmeye çalışıyordu. Ancak kimse yoktu. Dönüp tekrar eve baktı.
Bu arada, Berkay da arabaya bindiği gibi motoru çalıştırdı.
"Unuttuğun bir şey yok değil mi?"
"Olsa ne olacak ki?" dedi İrem. Sesinde alaycı bir ifade vardı. "Çalacak kimse yok."
Bu cevap karşısında sessiz kaldı Berkay. Derin bir nefes aldı. Yola doğru baktıktan sonra gaza bastı.
Evin önünden ayrıldılar.
Apartmanın önüne gelene kadar yolda kimseye denk gelmediler. Etrafta kimsecikler yoktu. Yavaş yavaş şehirde tamamıyla yalnız olduklarından emin olmaya başlamışlardı. Bunun farkına vardıklarında, şehir onlar için daha da karanlık ve soğuk gelmeye başlamıştı.
İrem birden titreyiverdi.
"Üşüdün mü?"
"Birazcık." diye cevap verdi İrem. Girne bulvarının iç taraflarına doğru giden yola bakıyordu. Düşünceli olduğu her halinden belliydi. "Sence başımızı derde mi soktuk? O eve tekrardan girmemiz bir hata mıydı?"
"Bilmiyorum. Gerçi başımızı derde soktuysak bile artık bunun bir anlamı yok, İrem." dedi Berkay. "Endişe etmek için artık çok geç oldu."
"Haklısın... İş işten geçti." dedi İrem. Berkay'a döndü. "Peki şimdi ne yapacağız?"
"O evde anlattıklarına göre, boynunda asılı olan muskayı, Cemre toprağa verilirken onun boyuna asmıştın değil mi?"
"Evet, öyle yapmıştım."
"Muska bizim elimizde, ama o eski eve nasıl geldiğini bilmiyoruz. En azından ben bilmiyorum." dedi Berkay. "Yapmamız gereken şey, muskanın o eski eve nasıl geldiğini veya neyin getirdiğini çözebilmek. Bunun için de, Cemre'nin yattığı mezarlığa gitmemiz lazım, ama öncesinde, kendi evimizi de bir kontrol edelim."
"Tamam canım. Hadi gidelim o zaman...?"
Birlikte arabadan inip apartmana doğru yürüdüler. Apartmanın kapı hafif aralık duruyordu.
İrem kapıyı ittirerek açıp içeri girdi.
Hemen arkasından da Berkay girdi.
En üst kata kadar çıkıp evin kapısının önüne geldiklerinde, İrem bir tuhaflık olduğunu hissediyordu. İçinde gereksiz bir şüphe vardı. Anahtarı kapının kilidine sokup hafifçe iki kere çevirdi.
Kapı normal bir şekilde açıldı. Herhangi bir anormallik yoktu.
Eve girdiklerinde, burunlarına müthiş bir rutubet kokusu geldi. Öyle ki, içerisi sanki yıllardır temizlenmemiş gibi bir his uyandırıyordu. Buna bir de havadaki ince toz katmanı da eklenince, İrem birden bire garip duygulara kapıldı.
Kardeşi Cemre hayattayken, bu evde çok hoş, çok tatlı anıları paylaşmışlardı. Ancak şu anda, o anılardan, o günlerden oldukça uzaktaydı. O kadar ki, sanki o günler hiç yaşanmamış veya tanımadığı bir kız, onun hayatını yaşamış gibi hissediyordu. Kendi kendisine 'neden böyle oldu?' sorusunu soruyor, ama herhangi bir yanıt bulamıyordu. Çözümü kendi içinde saklıydı, ama ona nasıl ulaşacağını bilemiyordu.
İrem'in birden bire durgunlaşmasına anlam veremeyen Berkay, yavaşça arkasından yaklaşıp "Ne oldu?" diye sordu. "Neden böyle durgunsun?"
"Yok bir şey..." dedi İrem. "İyiyim."
"Emin misin?"
"Evet canım, eminim."
"Pekala." dedi Berkay. Eliyle evin arka odalarına giden koridoru işaret etti. "Odaları kontrol edeyim. Eğer İlginç bir şey bulursam, seni de çağırırım."
"Tamam canım." dedi İrem. "Ben de balkona çıkacağım."
"Pekala, ama dikkatli ol." dedi Berkay. Ardından da ilginç bir şeyler bulmayı umarak evi gezmeye başladı.
İrem de balkona doğru yöneldi. Kapının önüne gelip bir süre durduktan sonra dışarı çıktı. Balkon demirlerine yaslanarak etrafı seyretmeye başladı. Akabinde gözlerini kapattı.
Cemre ile İrem, evin bahçesine girmenin bir yolunu arıyorlardı. İlk olarak, bahçe kapısının üzerinden atlamayı düşündüler. Ancak ya İrem ya da Cemre girecek, geriye kalan her kim ise, bahçeye ulaşmak için alternatif bir yol bulmak zorunda kalacaktı. Bunun yerine, alternatif yolu bularak evin bahçesine girmeyi düşündüler.
İrem, etrafına bakarken, Cemre'nin sol tarafında duran ara sokağı gördü.
"Cemre, şu sol tarafta kalan ara sokaktan girip bahçenin arka tarafına ulaşmayı denesek mi?"
Cemre, sol tarafında kalan sokağa baktı. "Bulabilir miyiz ki?"
"Bilemem." dedi İrem. "En azından bir deneyelim. Ne kaybederiz ki?"
"Hadi deneyelim."
İki kardeş, ara sokağa girip dolaşa dolaşa evin bahçesinin arka tarafına ulaştılar. Duvarın üzerinden bakıp bahçeyi incelediler.
İrem önce Cemre'nin duvardan atlayarak bahçeye girmesine yardımcı oldu. Arkasından da kendisi atladı.
Otların pek uzun olmamasına rağmen ortalık son derece bakımsız görünüyordu. Sanki bahçede arbede çıkmış da izleri hala silinmemiş gibi bir izlenim yaratıyordu.
"Bahçe son derece bakımsızmış." dedi İrem. Bastığı yere dikkat ederek yürüyor, bir yandan da Cemre'ye bakıyordu. "Dikkatli ol."
"Merak etme, elimden geldiğince dikkat ediyorum." diyerek karşılık verdi Cemre, ama son anda ayağı bir yere takıldı. Neyse ki İrem'in kolunu son anda yakaladığı için düşmekten kurtuldu. O anda durup neye takıldığına baktı. "Ağaç dalıymış."
"Bahçe niye bu kadar bakımsız ki?"
"Ev terk edildiğinden beri kimse buraya adımını atmamış gibi görünüyor." dedi Cemre. "Acaba evin içerisi nasıl?"
"Az kaldı. Birazdan öğreneceğiz."
Evin giriş kapısına giden merdivenlerin önüne geldiler. Meraklı, bir o kadar da heyecanlı adımlarla basamakları tırmanarak kapının önüne geldiler.
İrem, elini tokmağa doğru uzatıp kapıyı açmaya çalıştı, ama olmadı. Kapı kilitliydi. Cemre'ye döndü.
"Kapı kilitlenmiş. İçeri nasıl gireceğiz?"
"Bahçeyi bir araştıralım mı? Belki eve girmenin başka bir yolunu bulabiliriz...?"
"Bir şey bulabileceğimiz sanmıyorum, ama araştıralım." dedi İrem. Hınzırca bir gülümseyiş ile Cemre'ye baktı. "Denemesi bedava değil mi?"
"İşte budur!" diyen Cemre, heyecanlı bir şekilde merdivenlerden indi. İrem'in desteği ona deli cesareri vermişti. Sanki dünden razıymış gibi bahçeyi araştırmaya başlıyor, bir şeyler bulmaya çalışıyordu. "İrem! Çabuk buraya gel!"
"Neredesin Cemre?" diye seslendi İrem. Kardeşini bulmaya çalışıyordu, ama ortamın karanlık olması bunu büyük ölçüde zorlaştırıyordu. "Nerey kayboldun? Ne buldun?"
"Evin arka tarafındayım! Buraya gel!"
İrem en sonunda Cemre'yi bulabilmişti. Bir an için hiçbir şekilde bulamayacağını düşünmeye başlamıştı.
Cemre, heykele benzeyen bir insan figürünün önünde duruyordu. Elinde de bir anahtar vardı.
"Onu nereden buldun Cemre?" dedi İrem. Yüzünde şaşkınlık ifadesi vardı. "Hadi söyle!"
Cemre, eliyle heykelin elinde duran nesneyi gösterdi. "İşte orada buldum."
İrem, yavaşça heykele doğru yaklaşarak elinde duran nesneyi aldı. Ne olduğuna şöyle bir baktı.
Kültablasına benziyen eşkenar beşgen şekilli bir nesneydi. Yan yüzeyi olduğu gibi tırtıklıydı. Nesnenin dışarı doğru bakan tarafının tam ortasında da, sanki bir yere takılacakmış izlenimi yaratan kalın bir çıkıntı vardı.
"Anahtar bunun neresinden çıktı?" diye sordu İrem. "Sanki hiçbir yeri açılmayacakmış gibi duruyor.
Cemre, nesneyi İrem'in elinden aldıktan sonra dışarı doğru bakan tarafının tam ortasındaki çıkıntının kapağını hafifçe ittirdi.
İrem şaşırmıştı. "Arkeoloji bölümünü bu kadar istekli okumana şaşırmamalıymışım." dedi İrem. "İnanılmaz bir araştırma ruhun var."
"Ben arkeolog olmalıyım." dedi Cemre. "Keşke sen de benimle aynı bölümde olsaydın. Gidip de neden grafik bölümüne girdin, onu da anlamadım. Benim kadar macera tutkunu olan birisisin ve gidip grafik bölümünde okuyorsun. Hem de dört yıllık!"
"Ne yapabilirdim ki?" diye sordu İrem. Çaresiz kalmış gibi Cemre'ye bakıyordu. "Puanım ancak o bölüme yetiyordu."
"Bir sonraki yıl tekrar sınava girerdin. Mesela ben arkeoloji bölümünü kazanamasaydım, tutturana kadar üniversite sınavına tekrar tekrar girerdim."
"Manyaksın sen Cemre."
"Bunu iltifat olarak alıyorum...?"
"Benim açımdan bir sorun yok." dedi İrem. Kafasıyla da evi işaret etti. "Hadi bakalım, şu eve artık bir girelim."
"Kesinlikle katılıyorum."
İrem aniden durdu.
"Ne oldu?"
"Arkeologlar önden buyursun..." diyerek saygıyla yolu Cemre'ye verdi.
"Sen de en az benim kadar çatlaksın İrem, bunu biliyor musun?"
"Ben de bunu iltifat olarak alıyorum." dedi İrem ve Cemre'yi takip etmeye başladı. "Keşke Berkay da burada olsaydı."
"Haber vereyim mi?"
"Telefon yok ki?
"Ah İrem, ah İrem!" dedi Cemre. Gülüyordu. "Şaka yapıyordum. Her şeye atlamasan iyi olacak. Aslında bazen balık burcundan olduğu düşünüyorum."
"Neden ki?"
"Sazanlıkta üstüne yok da, ondan!"
"Gevezelik etme de önüne bak." dedi İrem. Hafifçe Cemre'yi ittirdi. "Yine tökezleyeceksin."
İki kardeş, aynı merdivenleri tekrar tırmanıp kapının önüne geldi.
Cemre, anahtarı kilide sokup hafifçe çevirerek kapıyı açtı. Ardına kadar ittirdikten sonra da içeri girdi.
Hemen arkasından da İrem girip kapıyı kapattı.
Hafif bir sarsıntı ile kendisine geldi İrem. Başını çevirip baktığında, yanı başında duran Berkay'ı gördü. Yüzünde şaşkınlıkla karışık bir memnuniyet ifadesi vardı. Geçmiş zamanın karanlık derinliklerine fazla dalmıştı. Öyle ki, hala etkisinden kurtulabilmiş değildi.
Berkay da bunun farkındaydı. Onun da yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.
"Sanırım ilgini çekecek bir şey buldum."
"Ne buldun?"
"Tam olarak anlayamadım, ama seni fazlasıyla ilgilendiren bir şey olduğuna eminim; çünkü bulduğum şey, Cemre'nin odasında." dedi Berkay. "Görmek istiyor musun?"
"Tabi ki de" dedi İrem. Kendisini toparladıktan sonra Berkay'ı takip etmeye başladı.
Birlikte Cemre'nin odasının önüne geldiklerinde, Berkay, el fenerini eline alıp içeriye doğru tuttu. Hiçbir şey yokmuş gibi görünüyor olsa da, ışığın aydınlattığı yerlerden birinde bir çift bacak göründü.
"Orada gördüklerim bir çift bacak mıydı?" diye sordu İrem. Sesi korkudan titriyordu. Hemen Berkay'ın arkasındaydı ve omzunun üstünden bacaklara doğru bakıyordu. "Berkay...?"
"Birazdan anlayacaksın. Sabret."
Bacakların kime ait olduğuna bakmak için ilerlediler. Duvara yaslanmış bir şekilde oturan, gençten bir kız gördüler.
Kız, bacaklarını düz bir şekilde uzatmıştı. Başı da yüzünü tamamıyla kapatacak bir şekilde öne eğilmişti. Etrafa saçılmış olan bir sürü fotoğraf vardı.
Berkay, el fenerinin ışığını odanın duvarlarına tuttuğunda ise, tamamı olmasa da bir kısmının kanlar içinde olduğunu gördüler.
"Neler olmuş burada?" diye sordu İrem. Sesi hala titriyor olsa da, merak içindeydi; çünkü olan bitene anlam veremez bir haldeydi. "Bu kız kim? Odanın duvarları neden kana bulanmış?"
"Ben de bilmiyorum, ama sanıyorum ki yerdeki kızda bir iş var."
İrem, Berkay'ın elinden feneri yavaşça aldı. Birazcık olsun cesaretlenmişti. Dikkatli bir şekilde kıza doğru yaklaştı. Önüne gelip çömeldi. Gözü birden kızın ellerine takıldı. Bir fotoğraf tutuyordu. Parmaklarının uçlarının kanlı ve parçalanmış olduklarını gördü. Duvarların neden kanlı olduğunu artık anlamıştı. Bir süre etrafı inceledikten sonra kızın elindeki fotoğrafı dikkatli bir şekilde aldı. Şöyle bir baktığında bir şok geçirdi; çünkü fotoğraf, evinin salonunda asılı duran ve kardeşi Cemre ile birlikte poz verdikleri fotoğraftı. Aynen oradaki gibi birbirlerine sımsıkı sarılmışlardı. Cemre başını İrem'in göğsüne dayamıştı. İkisi de gülümseyerek objektife doğru bakıyorlardı.
İrem, şöyle bir gözlerini ovuşturduktan sonra tekrar baktı. Gerçekten de o resimdi. İnanılmaz bir durumdu. Fotoğrafın burada ne işi vardı? Buraya nasıl gelmişti?
"İrem bir şey mi oldu?"
"Bu... Bu fotoğraf... O..." dedi İrem. Fotoğrafı Berkay'a uzattı. "Sence de evimin salonunda asılı duran fotoğraf değil mi?"
Berkay şöyle bir fotoğrafa baktı. "Kesinlikle o... Peki burada ne işi var?"
"Hiçbir fikrim yok." dedi İrem. "O eski eve girdiğimizden beri tuhaflıkların ardı arkası kesilmiyor. Ne anlama geldiğini bilmediğim bir mesaj, bomboş bir şehir ve şimdi de bu fotoğraf. Sırada ne var?"
"Sanırım bir yenisi daha geldi."
"Ne oldu?" diye sordu İrem. "Fotoğrafla ilgili bir şey mi var?"
Berkay, fotoğrafın arkasını çevirip İrem'e uzattı.
İrem, fotoğrafın arkasındaki yazıyı gördü: "CESARETİN, GEÇMİŞİNİ UNUTTURABİLECEK Mİ?"
Şöyle bir düşünmeye başladı İrem. Bir fotoğrafa, bir de arkasındaki yazıya bakıyor, ama herhangi bir sonuca ulaşamıyordu. Aklına türlü türlü şeyler geliyor, ama mantığa ters düşen durumlar yol açtığından dolayı unutmaya çalışıyordu. "Peki bu ne anlama geliyor?"
"Bilmiyorum." dedi Berkay. "Ancak durum onu gösteriyor ki, birisi sana bir mesaj vermeye çalışıyor. Ne olabilir ki?"
"Benden şüpheleniyor musun yoksa Berkay?"
"Hayır, ama ne olup ne bittiğini merak ediyorum." dedi Berkay. "Birisi veya birileri etrafa sürekli notlar yazıyorlar, ama kim veya kimler olduklarını bilmiyoruz. Ondan önce, etrafmızda olup bitenler hakkında hiçbir fikrimiz yok."
"Umarım yakın bir zamanda bir şeyler öğrenebiliriz." dedi İrem. Bu arada, hafifçe eğilip yerde oturan kızın yüzüne baktı. Kızın Cemre olduğunu anlamasıyla başından aşağı kaynar sular dökülmesi bir olmuştu. Ne yapacağını bilemeyen İrem'in beti benzi atmıştı. Hareket edemiyordu. "Berkay...?"
"Ne oldu?"
"Bu kız var ya?" dedi İrem. Parmağıyla yavaşça kızı işaret etti. "Şu yanımdaki...?"
"Evet...? Ne olmuş o kıza?"
"Bu kız Cemre!" diye bağırdı İrem. Yerinden hızla kalktığı gibi Berkay'a doğru koşmak istedi, ama daha bir adım bile atamadan ayağı takılıp yere düştü. Telaş içinde arkasını dönüp baktığında, Cemre'nin aynı şekilde oturmakta olduğunu gördü. Ancak tedirgin olduğu için derhal ayağa kalkıp Berkay'ın yanına gitti.
"Bir an evvel çıkalım şu evden!" diye bağırdı İrem. "Artık daha fazla burada kalmak istemiyorum!"
"Neden? Ne oldu? Neden gidiyoruz?" diye sordu Berkay, ama İrem, Berkay'ın sorusunu cevapsız bırakarak, arkasına bile bakmadan, hızla apartmanın merdivenlerinden aşağıya inmeye başladı.
Binayı terk edip arabaya geri döndüler.
Berkay, arabayı çalıştırıp Girne bulvarı üzerinde sürmeye başladı. Oradan da Cemre'nin yattığı Soğukkuyu Mezarlığı'na ulaşmalarını sağlayacaktı. Bu arada, dikiz aynasına bakarak arkalarını kontrol etti. Apartmanın oldukça geride kaldığını gördü.
"Ne oldu?" diye sordu İrem. Arkasını dönüp geride bıraktıkları yola baktı. "Bir sorun mu var?"
"Hayır... Hiçbir sorun yok." dedi Berkay. Gözlerini tekrardan yola çevirmişti. "Tek düşündüğüm, biz gittikten sonra o evde nelerin olacağıydı."
"Bunun ne önemi var ki? Nasıl olsa o eve geri dönmeyeceğiz."
"Bence o kadar da emin olma; çünkü, o eski evden çıktığımızdan beri bir dizi garip olayla karşılaşmaya başladık." dedi Berkay. "Etrafa olup bitenler hakkında hiçbir fikrimiz yok. Ayrıca başımıza ne geleceğini de bilmiyoruz. Karanlığın içinde el yordamıyla yürümeye benziyor. Bir şeylere takılıp düşmeyeceğimizi nereden biliyoruz?"
"Haklısın, ama karanlığı aydınlatabilmemiz için bizim de o karanlığın içine girmemiz gerekiyor. Yanılıyor muyum?"
"Yanılmıyorsun. Kesinlikle doğru. Bu nedenle de, her şeyden önce soğukkanlı olmamız lazım. Paniğe kapılıp yanlış bir karar vermektense, sakince düşünerek hareket etmeliyiz." dedi Berkay. Gözünü yoldan ayırmıyordu. "Evi kontrol ettikten sonra mezarlığa gitmeye karar vermiştik değil mi?"
"Evet, öyleydi."
"O zaman, doğruca mezarlığa gidiyoruz." dedi Berkay. Arabayı ikinci vitesten üçüncü vitese geçirdi. "Bazı soruların cevaplarını orada bulabileceğimizi düşünüyorum."
"Mezarlığa vardığımızda neyle karşılacağımızı çok merak ediyorum."
"Onu ben de en az senin kadar merak ediyorum İrem." dedi Berkay. "Bu arada, merak ettiğim, ama o anda sorma fırsatı bulamadığım bir şey oldu."
"Ne oldu?"
"Yerdeki kızın Cemre olduğunu öğrendiğin anda, ondan kaçtın. Nedeni neydi? Neden kaçma gereği duydun?"
Bu soru üzerine, İrem bir süre yan camdan dışarı baktı. Konuşmak istemiyordu. Kaçmayı istiyordu, ama Berkay'ın da bir cevap beklediğini biliyordu. "Cemre'nin ölümünü kabullenemiyorken, onu o halde görmeye dayanamadım." dedi. Sesi, dokunulsa ağlayacakmış gibi çıkıyordu. "Baktıkça içimden bir şeyler kopup gidiyordu. Sanki her an canlanarak yerden kalkacakmış, yine o sıcak gülümsemesiyle yüzüme bakacakmış ve eski günlerimize geri dönebilecekmişiz gibi geliyordu. Ancak, boş yere hayal kurduğumu kabul etmem, hiçbir zaman geri dönmeyeceği gerçeğinin suratıma bir tokat gibi çarpılması ve arkasında bıraktığı şeylerin ise, yaşlı bir gözden, kırık bir kalpten ve yarım kalan anılardan ibaret olduğunu yeniden görmem, fazla uzun sürmedi. O anda, kolay yolu seçmeyi, yani kaçmayı istedim; çünkü kendimi savaşabilecek kadar güçlü hissetmiyordum."
"Ne diyebilirim ki?" dedi Berkay. Sözcükler boğazına tıkanıp kalmıştı. Ne diyeceğini bilemiyordu. "Seni teselli edemeyeceğimi biliyorum; çünkü bu mümkün değil, ama en azından, her daim yanında olduğumu bilmeni istiyorum."
"Biliyorum. Bir şey demeni de beklemiyorum..." dedi İrem. "Cemre, hiçbir şey olmamış gibi terk edip gitti, ama ben hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edemem. Yeri hiçbir şekilde dolmayacak. Yaramı daha fazla kanatmanın da anlamı yok. Bu kadarı yeter."
Yolların boş olması nedeniyle Soğukkuyu Mezarlığı'na ulaşmaları fazla uzun sürmemişti.
Mezarlığın önüne geldiklerinde, Berkay arabayı yolun kenarına çekip durdurdu.
Birlikte arabadan inip mezarlığa doğru yürümeye başladılar. Ancak kötü bir sürpriz onları bekliyordu.
Giriş kapısı kilitliydi.
"İşte bu harika." dedi İrem. "Kilitli bir kapıyla daha karşılaştık. Mezarlığa nasıl gireceğiz?"
Berkay, mezarlığı çeviren yüksek duvarların dibine kadar gitti. Şöyle bir baktı. İrem'i yanına çağırdı. "Duvarın üzerinden atlayabilir misin?" diye sordu. Ellerini birleştirdikten sonra İrem'in basarak atlaması için uzattı. "Denemek istiyor musun?"
"Hayatta olmaz." dedi İrem. Yüzünde kesin kararlı bir ifade vardı. "Tek başıma içeriye giremem."
"En azından içeride ne olduğuna bak...?"
"Peki, o olur."
İrem, dikkatli bir şekilde Berkay'ın ellerine basıp bir yandan da duvardan destek alarak yukarı tırmandı. Duvarın üzerinden içeriye doğru baktı. Ancak bir süre sonra İrem, Berkay'a inmek istediğini işaret etti.
Berkay, bakışlarıyla ne olduğunu soruyordu.
"Pek bir şey görünmüyor. Sadece tek bir mezarlık gördüm, ama kime ait olduğunu anlayamadım. Zaten epey uzaktaydı."
"Ana kapıdan giremeyeceğimize göre, başka bir yol bulmamız gerekiyor." dedi Berkay. Eliyle arabayı işaret etti. "Hadi arabaya binelim de, başka bir yol arayalım."
-
BÖLÜM 6
"Peki nereden başlamalıyız?"
"İnan ki hiç bilmiyorum İrem." dedi Berkay. Şöyle bir etrafına baktı. "Kasaba gibi bir yerde olsak, eninde sonunda gideceğimiz yolu bulabilirdik. Ancak koskoca bir şehirdeyiz ve nereden başlamamız gerektiğini bilmiyorum."
Arabanın yanına geldiklerinde, sileceğe sıkıştırılmış bir şey olduğunu gördüler.
Bu bir zarftı.
İrem, uzanıp zarfı silecekten kurtardı. İçinde ne olduğuna bakmak için açtığında, iki adet fotoğraf ve bir de kağıt ile karşılaştı.
Fotoğraflardan biri, o eski ve gizemli eve aitti.
Diğerinde ise, evin başka bir bölümü olduğunu düşündüğü bir yerin görüntüsü vardı. Neresi olduğundan emin değildi, ama kömürlük girişine benzeyen bir yer olduğunu tahmin ediyordu. Kapısı da açıktı. Muhtemelen daha önceden bir başkası oraya girmişti. Peki ne için girmişti? İçeride ne olabilirdi?
"Şu fotoğraflara bir baksana...?" dedi İrem. Onları Berkay'a uzattı. Kendisi de kağıdı inceleyecekti. Dikkatli bir şekilde açtıktan sonra enteresan bir yazı ile karşılaştı;
"Ruhunun derinliklerinden sana elimi uzatacak, masumiyetin karanlık dünyasında seni bekliyor olacağım. Gelebilmen için uyuman lazım. Işığı kapatmayı unutma; çünkü masumiyet karanlıkta gizlidir."
İrem bu notu okuduktan sonra ortalık son hızla karanlığa gömüldü.
İrem, şöyle bir etrafına baktı. Ancak karanlıktan başka bir şey göremediğini fark etti. Paniğe kapılmıştı. "Berkay!" diye bağırdı. "Kör oldum! Hiçbir şey göremiyorum!"
Berkay, az önce arabadan aldığı el fenerini açıp İrem'e doğru tuttu. "Hayır, kör olmadın. Ne olduğunu bilmediğim bir şey etrafımızın kararmasına neden oldu."
İrem, bir süre hareketsiz olarak kaldı. Berkay'ın söylediklerine anlam vermeye çalışıyor, ama olmuyordu. Mantıksız geliyordu. "Sence biz delirdik mi?" diye sordu. Arkasını döndü. Bir yandan Berkay'a bakarken bir yandan da cümlelerini toparlamaya çalışıyordu. "'Normal olmak' ile 'Deli olmak' arasındaki kutsal çizginin üzerinde yürümeye çalışırken dengemizi kaybedip de deli olmanın tarafına mı düştük?"
"İrem ne demeye çalışıyorsun?"
"Yeterince açık değil mi?!" diye sordu İrem. Sinirliydi. Sesi titriyordu. "Etrafına bir bak! Sence gördüklerimiz normal mi? Koca bir şehir nasıl bu kadar çabuk terk edilebilir? Hem de durduk yere! Bütün bu insanlar nereye gittiler?"
Berkay, hiçbir şey söylemeden İrem'e bakıyordu. Ne diyeceğini bilememişti. "Pekala, ne olup bittiği hakkında herhangi bir fikrim yok; çünkü, ben de senin gibi bu tip olaylarla ilk defa karşılaşıyorum. Ancak delirdiğimizi de düşünmüyorum." diye cevap verdi. "Dıştan sakin görünmem seni yanıltmasın. Sadece soğukkanlı olmaya çalışıyorum. Sonuçta şu ana kadar yaşadıklarımız hiç de normal değil. Soğukkanlı olup akıllıca hamleler yapmamızı sağlamaya çalışıyorum."
"Anlamaya çalışıyorum, ama aklım almıyor." dedi İrem. Bir süre etrafına baktı. Ancak sinirden gözü hiçbir şeyi görmüyordu. Kafası da karışmıştı. "Peki ortalığın son hızla kararmasının anlamı nedir? Başımıza ne geldiyse Cemre ile son karşılaşmamızdan dolayı geldi. Ya aklımızı kaçırıyoruz, ya da o eski evdeki o odada halen baygın bir halde yatıyor ve kabus görüyoruz! Başka bir açıklaması olabileceğine şahsen inanmıyorum!"
"Belki de." dedi Berkay. "Peki şimdi ne yapacağız? Eski eve geri dönüyor muyuz?"
"Başka bir seçeneğimiz yok gibi görünüyor."
"O halde, hadi arabaya binelim de bir an evvel yola çıkalım."
"Bu iş nereye varacak? Bizi nasıl bir son bekliyor?" diye sordu İrem. Dikkatli bir şekilde etrafına bakarken yavaş yavaş da arabaya doğru yürüyordu. "Ne zaman kurtulacağız bu kabustan?"
Arabaya bindikleri sırada İrem de resimleri ve kağıdı zarfa geri koydu. Birden kağıttaki yazı aklına geldi. Ne anlama geldiğini düşünmeye çalıştı, ama araya giren olay nedeniyle unutmuş olduğunu fark etti. Tavandaki ışığı açtıktan sonra kağıdı zarftan geri çıkartıp gözden geçirdi: "Ruhunun derinliklerinden sana elimi uzatacak, masumiyetin karanlık dünyasında seni bekliyor olacağım. Gelebilmen için uyuman lazım. Işığı kapatmayı unutma; çünkü masumiyet karanlıkta gizlidir."
"Bu yazı ne anlama geliyor?"
"Hangi yazı?"
İrem, kağıdı Berkay'a uzattı.
Kağıdı eline alan Berkay, şöyle bir baktıktan sonra "Şu yazı..." dedi ve dikkatli bir şekilde okumaya başladı.
Bu arada, İrem de bir kağıda bir de Berkay'ın yüzüne bakıyordu. Ne diyeceğini merak ediyordu.
Berkay, yazıyı birkaç defa okudu. Herhangi bir ipucu yakalamaya çalıştı, ama aklına somut bir şey getiremedi. "Yazıyı her kim yazmışsa gizli bir anlamı olmalı. Üzgünüm, ama hiçbir şey anlamadım." dedi. Kağıdı İrem'e geri verdi. "O da bir soru işareti oldu."
İrem, zarfı içine kağıdı tekrar koyduktan sonra torpido gözüne attı.
Kağıttaki yazı, aslında daha büyük bir belanın habercisiydi, ama bundan ne İrem'in ne de Berkay'ın haberi vardı.
Yola çıkışlarından kısa bir süre sonra, İrem, radyoyu açmak istedi. Açma düğmesine bastı, ama radyo herhangi bir tepki vermedi. Tam basmadığını düşünerek bir daha denedi. Ancak radyoda herhangi bir hareket yoktu. Yola çıkmadan önce kapattığı tavandaki ışığı tekrar açıp radyoya baktı. Bastığı düğmeyi kontrol etti. Herhangi bir sorun yoktu. Doğru düğmeye basıyordu.
"Hayatım, bu radyo çalışmıyor."
"Doğru düğmeye bastığından emin misin?"
"Evet. Doğru düğmeye bastım, ama çalışmıyor. Gerçi çok da önemli değil."
"Eğer istiyorsan bir bakayım?"
"Boşver, gerek yok." dedi İrem. Tavandaki ışığı söndürdü. "İstemiyorum."
Tuhaf bir sessizlik arabanın içine hakim olmaya başlamıştı. Öyle ki, motorun sesi ve tekerleklerin asfalt üzerinde çıkarttığı ses haricinde başka hiçbir şey duyulmuyordu.
Ne İrem'in, ne de Berkay'ın içinden konuşmak geliyordu. İkisi de sadece gittikleri yola bakıyorlardı.
İrem, yandaki cama başını hafifçe yasladı. Gözü yolda olmasına rağmen derin düşünceler içine sürükleniyor, aklından bir an bile olsun çıkmayan, yanında olduğu süre boyunca bardağa dolu tarafından bakmasını, hayatındaki eksilerden çok artıları görmesini ve bulundukları noktaya gelmelerinin onların suçu olmadığına inanmasını sağlayan kardeşi Cemre'yi düşünüyordu. Kalbi sızlamaktaydı. Gözleri dolmuştu, ama ağlamayı istemiyordu. Direniyordu. Gözünden kurtulan gözyaşını Berkay görmeden silmeye çalıştı.
Tam o sırada Berkay da gözünün ucuyla İrem'e bakıyordu. Eliyle gözyaşını sildiğini anladı. Fark ettirmeden silmeyi istemiş olduğunu da biliyordu. Bu nedenle de görmezden gelmeye çalışıyordu, ama İrem'i bu halde görmeyi de istemiyordu. Kendisini bir şey yapmaya zorunlu hissetti.
"Cemre'yi düşünüyorsun değil mi?"
"Hayır, nereden çıkarttın?"
"Yapma İrem, gözyaşını sildiğini görmediğimi mi sanıyorsun?"
İrem, derin bir nefes alıp verdi. "Evet, onu düşünüyordum." dedi. Buruk bir gülümseme ile Berkay'a baktı. Başını yola doğru çevirdikten sonra önüne eğdi. "Gerçi ne zaman aklımdan çıkıyor ki?"
"Seni anlayabiliyorum."
"Hayır, anlayamazsın!" dedi İrem. Şaşkınlıkla karışık bir öfke ile Berkay'a bakıyordu. "Benimki gibi karanlık bir geçmişin yok! Anneni ve babanı tanıma fırsatı bile bulamadan kaybetmedin!! Genç yaşta hayata karşı kardeşinle birlikte yapayalnız kalmadın!! Etrafındaki mutlu aile tablolarını gördüğünde, seçim şansın olmadan elindekiyle yetinmek zorunda bırakıldığını kabullenen sen değildin!!! Hayır, o sen değildin! Bu nedenle de sakın bir daha 'seni anlayabiliyorum' deme!"
"Özür dilerim İrem." dedi Berkay. Sözcükler boğazına takılmıştı. Konuşmakta zorlanıyordu. "Amacım seni sinirlendirmek değildi..."
"Söylediğin şey hoşuma gitmedi. Benimle alay etmenden bir farkı yok!"
"Bundan sonra daha dikkatli olacağım."
"Umarım öyle olur..."
Kısa bir süre sonra, artık bir parçası haline geldiklerinden emin oldukları olayların başlangıç noktasındaki o eski evin önüne tekrar gelmişlerdi.
Berkay, arabayı evin önünde durdurmak yerine, girmeleri gerek sokağa doğrudan girip arka bahçe duvarının önünde durdurdu. Şehri kaplayan bu tuhaf karanlığa güvenememiş, sokakta başlarına bir şey gelebileceği ihtimalinden ötürü biraz tedirgin olmuştu. Arabadan indikten sonra el fenerini açtığı gibi İrem'in yanına gitti. Her zamanki gibi ilk olarak onun girmesine yardımcı oldu. Arkasından da kendisi atladı.
Bahçeye girdikten sonra ilk yaptıkları şey, İrem'in yanına aldığı zarfın içindeki fotoğraflara bakmak oldu. Evin ön cephesinin göründüğü fotoğrafa bakarak, ön bahçeye doğru gittiler.
Balkonun altında bir kapı vardı.
İrem, kapıya doğru yaklaşıp açmayı denedi, ama olmadı. Kapı kilitliydi. "Sanırım bu kapı değil." dedi. "Evin arka tarafına bakalım."
Arka tarafa dolandıklarında, orada buldukları giriş kapısının ellerindeki diğer fotoğrafta görünen kapıya benzediğinden emin oldular. Doğru kapıyı bulmuşlardı. Yavaşça açarak içeri girdiler.
İçerisinin gerek fazlasıyla karanlık ve basık olması, gerekse de zemindeki toz, toprak ve etrafı saran örümcek ağları, ortamın, insanda klostrofobi hastalığını başlatacak kadar kasvetli olmasına neden oluyordu. Rutubet kokusu da çabasıydı.
Berkay, ilginç bir şey görebilmek için el fenerinin ışığını etrafa tuttuğu sırada, yerde duran kağıt parçası İrem'in gözüne takıldı. Sanki ona ait bir şeymiş gibi hiç düşünmeden uzanıp kağıdı yerden aldı.
Üzerinde bir yazı vardı.
İrem, kağıttaki yazıyı okuduktan sonra Berkay'a fark ettirmeden şortunun yan cebine koydu. Arkasını dönüp Berkay'a şöyle bir baktı, ama bulunduğu tarafa bakmadığını gördü. Hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ettiği sırada ayağının altından gelen ses ikisinin de dikkatini çekti.
Berkay, ışığı sesin geldiği yere doğru tuttuğunda, zeminde ilginç bir şey gördüler.
"O şey de ne?" diye sordu. Yürüyerek İrem'in yanına gidiyordu. "Bir kapak mı?"
"Öyle görünüyor. Baksana tutulacak yeri var." dedi İrem. Eliyle kapağın üzerindeki kulpu gösteriyordu. "Açsak mı ki?"
"Altında ne olduğunu bilmiyoruz, ama açmadan da öğrenemeyeceğiz gibi görünüyor."
İrem, eliyle kulpu tuttuktan sonra tüm gücüyle kendisine doğru çekerek kapağı ardına kadar açtı. Aşağıda ne olduğunu görmeye çalışıyordu, ama içerisi o kadar karanlıktı ki, hiçbir şey görünmüyordu.
Berkay, ışığı içeri doğru tuttarken kenarda duran merdiveni gördü. "Bir merdiven buldum. Gerçi biraz çürük gibi, ama sanırım aşağı inerken bizi taşıyabilir."
"O halde iniyoruz...?"
"Evet, inelim." dedi Berkay. "Fotoğraf burayı gösteriyordu. Geldik. İçeriyi araştırdık, ama bu kapağın haricinde ilginç bir şey yoktu. Demek ki bu kapak ile ilgili bir iş var. O halde de inmemiz gerek."
"Pekala, o zaman önden ben ineyim."
"Tamam, ama el fenerini de yanına al."
"Peki sen ne yapacaksın?"
"Hemen arkandan ineceğim. Sen al feneri."
"Peki." dedi İrem. El fenerini Berkay'dan aldığı gibi merdivenlerden dikkatli bir şekilde inmeye başladı. "Merdivenler her an kırılacakmış gibi gıcırdayıp duruyor. Umarım bir sorun olmaz."
"İnerken dikkatli ol İrem!"
İrem, bir yandan yukarıya, Berkay'a doğru bakıyor, bir yandan da bastığı yere dikkat ederek iniyordu. Merdivenlerin ikide bir titremesi onu tedirgin ediyordu. "Her şey yolunda mı?" diye sordu. Aynı zamanda da nereden geldiğini anlayamadığı bir ses duydu.
"Merak etme." dedi Berkay. "Ben iyiyim. Sende durum nedir?"
"Sanırım ufak bir sorunum var." dedi İrem. "Bu merdiven..."
"İrem...? Ne oldu?" diye sordu Berkay. "Sorun ne?"
İrem, tam cevap vereceği sırada bastığı yer kırıldı. Ağırlığından dolayı dengesini sağlayamadan hemen aşağıdaki birkaç basamak da ardı ardına kırıldı. Bu arada, İrem'in eli tutunduğu yerden de kurtuldu ve yardım çığlıkları atmasına rağmen karanlığın içinde kaybolup gitti.
"İrem!!!" diye bağırdı Berkay avazının çıktığı kadar. Sesi karanlığın içine doğru yankılanarak dağıldı. Bir süre bekledi, ama cevap veren kimse yoktu. "İrem!!! Cevap ver!!! Orada mısın??!! İrem!!! Sesimi duyuyor musun??!! Konuş benimle!!!"
Hafiften bir baş ağrısı ile gözlerini açtı İrem. Nerede olduğunu anlamak için etrafına şöyle bir bakındı. Yanı başındaki pencereden içeri giren ışık hüzmesinin ona pek de yabancı gelmediğini düşündüğü sırada, pencerenin öteki tarafında duran diğer yatağa gözü takıldı. Üzerinde bir başkası yatıyordu. Kim olduğuna baktığı anda yüzündeki ifade değişti. Diğer kabusta gördüğü odadaydı. Boş olan yatakta yatıyordu. Yattığı yeri şöyle bir inceledi. Örtüsünün dahi açılmadığını fark etti. Kalkıp öteki yatağın yanına gidecekken, o yatakta yatan kızın yerinden kalkıp yanına doğru gelmekte olduğunu gördü.
Kız, İrem'in yatağının yanında, ayakta duruyor, gözlerini dahi ayırmadan kendisine bakıyordu.
İrem de tek kelime etmeden kıza bakıyordu. Ne diyeceğini merak ediyordu.
Kız, bir süre sonra yatağın ucuna doğru oturdu. Dirseklerini dizlerine dayadıktan sonra hafifçe öne doğru eğildi. Elinde bir şey tutuyordu.
İrem, hem kıza dokunmak, hem de elinde tuttuğu şeyin ne olduğuna bakmak için sol elini kaldırmaya çalıştı, ancak kolunun üzerinde o kız oturduğu için kaldıramadı. Sağ elini kaldırmayı denediği sırada "Henüz zamanı gelmedi. Bekle." dedi kız ve İrem'e doğru döndükten sonra elini uzatıp İrem'in göz kapaklarını kapattı.
İrem, tekrardan gözlerini açtı. Ancak karanlıktan dolayı nerede olduğunu bilemiyordu. Telaşlı bir şekilde kalktıktan sonra duvara yansıyan ışığı fark etti. Kaynağını bulmaya çalışırken hemen yanı başındaki masanın üzerinde duran el fenerini gördü. Oturduğu yerden aşağıya indi. Bastığı yere dikkat ederek yürüyüp el fenerine uzandı. Görünüşe bakılırsa Berkay'ın verdiği el feneriydi. Işığıyla etrafına göz gezdirdi. Çeşitli tıbbi malzemeler ve cihazlar dikkatini çekiyordu. Bu arada, az önce yattığı yerin de bir sedye olduğunu anladı. Sedyenin yanındaki aspiratöre bakılırsa ameliyathanedeydi. Peki buraya kadar nasıl gelmişti? Merdivenlerdeki düşüşünden sonra ne olmuştu? Ancak her şeyden önemlisi Berkay neredeydi? Öncelikle onu bulması gerektiğini düşünerek odadan çıktı.
-
4-5-6'yı da okudum Orçun. İş daha da garipleşmeye başladı. Allah bu İrem'in sonunu hayretsin. :)