Nekro Kelebek
Site Esasları ve Değerleri => Nekro Kelebek Günlükleri => Konuyu başlatan: Orcuncharted - 22 Kasım 2013, 02:39:37
-
Evet... Geçmişte, bu çatı altında birkaç hikaye yazıp, sizleri Raccoon Şehri'nin çeşitli bölgelerindeki türlü türlü badirelerin atlatıldığı 'enteresan' maceralara konuk etmiştim. Kimi zaman güldük, kimi zaman sövdük ( :H ) Madem siteye kalıcı olarak döndüm, o halde bir başka macera ile yolumuza devam edelim :)
Giriş konuşmalarında rezil bir performansım olduğu için lafı fazla uzatmayı istemiyor ve yeni hikaye ile sizleri baş başa bırakıyorum... İyi seyirler :)
BÖLÜM 1: Belanın Adresi
Trenin hareket etmesi ile her bir birey, yorgunluklarının verdiği ruh halleri ile gözlerine kestirdikleri herhangi bir koltuğa kendilerini atıverdiler. Her ne kadar kısa süreceğini bilseler de, bunu dinlenmek için ikinci bir fırsat olarak görüyorlardı. Sanki arkalarını dönüp de maziye bakmış gibi, her bir birey, kasabaya attıkları ilk adımdan itibaren bulundukları ana kadar olan zamanda olup bitenleri, hafızlarından hızlıca gelip geçen anlık kareler ile hatırlamaya başlamışlardı. Hepsinin yüzünde, çok geçmeden yerini şaşkınlığa bırakacak olan bir mutluluk ifadesi vardı. , sanki haftalarca bu kasabadalarmış hissi veren o ruh halinden kurtulma aşamasının verdiği bir mutluluktu... Bu arada, trenin tamamıyla boş olması nedeniyle her biri iki kişilik koltuklara yayılmıştı. Her ne kadar bir yere yetişmeye çalışıyormuşçasına hızlı gidiyor olmalarına rağmen, hiçbir şey düşünmeden sadece trenin camlarından dışarı bakıyorlardı. Alıştıkları yerlere döndükten sonra yapmak istediklerini hayallerinde canlandırmaya başlayan Merve, Bilal, Cengizhan ve Yağmur, trenin inecekleri durağı geçmiş gibi frenlerini sıkması ile hayallerinden kısa süreli olarak kurtulup, gerçek dünyaya dönmeleri konusunda uyarıyor gibiydi.
Yüzlerini ‘iniyor muyuz?' şeklinde bir ifade kaplayan Merve, Bilal ve Cengizhan, dönüp, Yağmur'a baktılar.
"Yolculuğun bu kadar çabuk bitmemesi gerekiyordu," dedi Yağmur. Şöyle bir dışarı baktı. "ama tren oldukça hızlı gidiyordu."
"Hadi inelim o zaman...?" dedi Cengizhan. Oturduğu yerden kalkıp, yürüyerek kapıya doğru gitti. Yoksa kapılar kapanacak."
Yağmur'un bahsettiği yere geldiklerini ve inmeleri gerektiğini düşünen Merve, Bilal ve Yağmur, Cengizhan'dan sonra tekrar teker oturdukları yerden kalkmaya başladılar. Her ne kadar kasabadan tam olarak kurtulmadan rahata eremeyeceklerini bilseler de, nerede durduklarını da merak etmeye başlamışlardı. "Bir dakika..." dedi Yağmur. Trenden indikten sonra, farklı bir yerde durduklarını anlar gibi olmuştu. Neden böyle olduğuna da herhangi bir anlam verememişti. "İnmemiz gereken yer, burası değil... Yanlış mı geldik?"
"Yanlış yöne giden trene binmiş olmayalım?" dedi Bilal. O da en az Yağmur kadar şaşkındı. "Ama burası bana biraz tanıdık geliyor...?"
"Ne yönden tanıdık geliyor?" diye sordu Merve. Yüzünde tedirginlikle karışık bir merak ifadesi vardı. "Ne demek istiyorsun?"
Başını yukarı doğru kaldırıp da metronun gittiği yönlere bakan Bilal, bulundukları yerin neresi olduğunu tam olarak anladığında, hiç istemediği bir şeyin gerçekleşmiş olduğunu fark etmişti. "Geri dönün... Trene geri biniyoruz. Burası, olması gereken yer değil."
Merve: "Neden? Ne oluyor?"
"Yalnız bir şey dikkatinizi çekti mi bilmiyorum?" dedi Cengizhan. Bütün herkesin kendisine doğru bakışından sonra treni işaret etti. "Makinistin olduğu kısım yok."
Merve: "Bu tren bizi buraya nasıl getirdi?"
"Olaylar birden garipleşmeye başladı..." dedi Yağmur. Kafası karışmıştı. "Daha önceden böyle bir şey olmamıştı."
"Bunu daha önceden yaşamıştım..." dedi Cengizhan. Trene şöyle bir baktıktan sonra, Bilal, Merve ve Yağmur'a döndü. "Brookhaven Hospital'ın alternatif halinde, kontrol paneli olmayan bir asansöre binmiştim. O da aynı bu tren gibi beni kafasına göre bir yere götürmüştü. Bu da onun gibi bir şey oldu. Umarım olan biten her ne ise benimle alakası yoktur."
Cengizhan'ın konuşmasından sonra Yağmur ile Merve'ye bakan Bilal, arka tarafta kalan merdivenleri işaret etti. "Şu merdivenlerden çıkalım. Burada yapabileceğimiz bir şey yok" dedi. Silent Hill'den kurtulduk, ama Silent Hill'i mumla arayacağımız bir yere geldik."
"Pekala..." dedi Merve. Arkasını dönüp, Bilal'in işaret ettiği merdivenlere baktı. "Nereye geldik?"
Bilal: "Az bekleyin, göreceksiniz..."
FON MÜZİĞİ: Resident Evil 2 - Raccoon City Theme (https://www.youtube.com/watch?v=rvqctITI5sU#)
Bilal'in rehberliğinde merdivenleri yavaş, ama emin adımlarla çıkan Merve, Yağmur ve Cengizhan, karşılarında en az Silent Hill kasabası kadar soğuk bir karşılama yapan başka bir mekan buldular. Tek tük sokak lambalarının oluşturduğu loş ışık havuzlarının, yağmurun etkisiyle ıslanan asfaltı az da olsa cilalanmış gibi parlattığı sokağa şöyle bir göz attılar. "Burası neresi?" diye sordu Merve.
"Şunu söylemem gerekir ki..." dedi Bilal. Şöyle bir etrafına baktıktan sonra Merve, Yağmur ve Cengizhan'a doğru döndü. "Raccoon Şehri'ne hoş geldiniz!"
"Hay s*keyim böyle şansı..." dedi Cengizhan gülerek. Yavaşça birkaç adım atarak Bilal'in yanına doğru geldi. "Arayıp da bulamadığımız şeyi nihayet bulduk... Ne güzel... Tabi, Silent Hill kasabasında başımıza aldığımız o kadar bela yeterli gelmedi. Kesmedi bizi... Daha fazlası gerekiyordu... Buyrun daha fazlası!"
"Şaka yaptığınızı söyleyin... Lütfen!" dedi Merve. Bacaklarının kendisini daha fazla taşımayacağını hissederek kaldırıma oturdu. "Yürüyecek halim kalmadı... Çok yoruldum!""Dinlenmek için zamanımız yok." dedi Yağmur. Endişeli adımlarla Merve'nin yanına doğru geldi. "Bence hiç oturma, Merve. Yoksa kalkama--"
Merve: "Nasıl yok? Ayaklarım beni taşıyamayacak. Sabahtan beri dinlenemedim... Ben şuraya uzansam da, işinizi bittiğinde geri dönüp, beni buradan alsanız?"
"Biz dönene kadar iskeletini bile bırakmazlar..." dedi Cengizhan. Arkasını dönüp, Merve'ye baktı. "Bu şehir öyle bir şehir ki, iddia ediyorum, Silent Hill kasabası bile bu şehrin yanında ‘evim' dediğin yer kadar güvenlidir."
Merve: "O kadar mı tehlikeli?"
"Evet; çünkü, ulaşmamız gereken nokta epey uzakta. Ayrıca Raccoon Şehiri'nin geçmişi oldukça karanlıktır. Bu nedenle de fazlası ile tehlikeli sayılır." dedi Bilal. Raccoon Şehri'nin haritasını kafasında canlandırmaya çalışarak Merve'nin yanına kadar gitti. "Bak şimdi, biz, şehrin doğu tarafındayız. Eğer yanılmıyorsam, tam arkamızda Raccoon Şehri Halk Koleji var. Ulaşmamız gereken nokta ise, Raccoon-Arklay hattının ilerisindeki herhangi bir nokta; çünkü, orası, şehrin kuzeybatı tarafındaki çıkışı oluyor."
Merve: "Peki bulunduğumuz yere yakın bir çıkışı yok mu?"
"Eğer hiçbir yere sapmadan bu yolu, yani Raccoon Yolu'nu dümdüz takip edersek, şehrin batı tarafındaki çıkışına ulaşabiliriz." dedi Bilal. Kısa bir süreliğine duraksadıktan sonra lafına devam etti. "Hmmm... Az önce söylediğimi unut..."
"Neden?" diye sordu Merve. Hafiften endişelenmişti. "Yoksa kötü bir şey mi oldu?"
Bilal: "Şehrin bulunduğumuz tarafında da, yani doğu tarafında da bir çıkışı var, ama ne yazık ki malum bir olaydan ötürü doğu ve batı çıkışları kapatıldı."
Merve: "Peki... Başka bir noktadan yine metroya binsek...? Mesela şehrin merkezinden? Buraya geldiğimiz gibi yeraltından çıkamaz mıyız?"
Bilal: "Metro hattı şehrin batı ucuna tam olarak gitmiyor. Bir yerden sonra ayrılıyor. Hem batı ucuna gitse de işimize yaramaz, ama kuzeybatı yönüne giden bir tane bulursak, belki bir şansımız olabilir."
"Anlıyorum... O halde en yakın noktadan başka bir metroya binmeyi deneyelim." dedi Merve. Ne var ki, az önce Bilal'in ‘Raccoon Şehiri'nin geçmişi oldukça karanlıktır. Bu nedenle de fazlası ile tehlikeli sayılır.' yorumu kafasının içinde bir anda yankılandı. O anda Bilal'in neden öyle bir şey dediğini sorma gereği hissetmişti. "Bir şey sormak istiyorum..."
Bilal: "Nedir?"
Merve: "Az önce ‘Raccoon Şehiri'nin geçmişi oldukça karanlıktır. Bu nedenle de fazlası ile tehlikeli sayılır.' dedin. Neden?"
FON MÜZİĞİ: Brian Crain - Voice from the Past (https://www.youtube.com/watch?v=hng_Kmv4MZY#)
"Aslında bu epey uzun bir hikaye..." dedi Bilal. Merve'nin yanına oturdu. Her ne kadar bot ve trende biraz olsun dinlenme fırsatı bulmuş olsa da, sanki hiçbir şekilde mola verilmemiş gibi oturduğu yere çöküverdi. "Bu şehrin bir nevi sahibi olan Umbrella adında ilaç sanayisinde çalışan bir ecza şirketi vardı. Görünürde dünyadaki ölümcül virüslere çare arıyormuş gibi görünse de, aslında virüsleri geliştirerek biyolojik silahlar geliştirmeyi amaçlıyorlardı."
Merve: "Biyolojik silahlar mı?"
"Evet, biyolojik silahlar." diyerek cevap verdi, Bilal ve devam etti. "Neyse... Bu Umbrella şirketinde baş araştırmacı olarak çalışan bir adam, yani William Birkin, bu doğrultuda yeni bir virüs geliştirmiş, ama bunu şirketle paylaşmak yerine hükümete satmaya karar vermişti. Ne var ki, planı ortaya çıktı. Umbrella şirketi tarafından gönderilen özel bir birim tarafından saldırıya uğradı. Ama ölmeden önce, geliştirdiği bu virüsü kendisine aşıladı. Bunun sonucunda da, amansız bir yaratığa dönüşerek, intikam almak için kendini yaralayanların peşine düştü. Kanalizasyonda bahsi geçen özel birimi yakalayıp da öldürdükten sonra ise, T virüsünün su yolu ile tüm şehre yayılmasına neden oldu. Bir zamanlar gayet normal bir yaşamın devam ettiği Raccoon Şehri de işte gördüğün bu hale geldi."
"Bu korkunç bir şey!" dedi Merve. Duyduklarına inanamamıştı. Başını düşünceli bir şekilde önüne doğru eğdikten sonra tekrar Bilal'e doğru çevirdi. "Peki bu suyu içen insanlara ne oldu?"
"Bunu söylemek biraz acı verici." dedi Bilal. Dikkatini çeken bir taşı yerden alıp, şöyle bir inceledikten sonra rastgele bir tarafa bıraktı. "Hepsi birer yaşayan ölüye döndü."
Merve: "Ciddi misin?"
Bilal: "Ne yazık ki evet."
"Her ne kadar aynı kategoride olmasalar da, Silent Hill'de tanık olduğum olaylardan sonra etkilendiğimi açıkçası pek söyleyemem, ama yine de, normal insanların bir anda yaşayan ölülere dönmeleri tabi ki de korkunç bir şey..." dedi Merve. Raccoon Şehri Halk Koleji'nin bulunduğu tarafa doğru baktı. "Peki bu biyolojik silahlar ile ne yapmaya çalışıyorlar?"
"Güç hırsı..." diyerek cevap verdi Bilal ve devam etti. "Ürettikleri biyolojik silahlar sayesinde sınırsız bir güç kazanarak, dünya genelinde söz hakkı sahibi olmayı amaçlıyorlardı. Hatta bazıları daha da ötesini, keşfettikleri biyolojik silah virüsünü kullanarak, oluşacak olan yeni dünya düzeninin tanrısı olmayı istiyorlardı. Elbette bunu amaçlayanlar, şirketin sıradan çalışanları değillerdi. Onlar, yalnızca saygın bir şirkette çalışmanın şevkini yaşayarak, kendilerinden istenilenleri yapıyorlardı. Bu amacı asıl güdenler, en üst mevkide bulunan baş araştırmacılar ve şirketin kurucularıydı. Ancak hepinizin gördüğü gibi bu kibir, farklı sonuçlara neden oldu."
Yağmur: "Korkunç sonuçlara..."
Bilal: "Kesinlikle... Bunun bedelini ödeyenler ise masum insanlar oldu."
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
Cengizhan: "Or***u çocukları!"
"Şimdi bir dakika!" diyerek ayağa kalktı Bilal. "Or***u çocuğu olanlar kimler? Soruna neden olan Umbrella mı? Yaşayan ölülere dönüşmüş olan şehir halkı mı? Yoksa yorgunluktan beni birkaç kişi görüyorsun da bana mı diyorsun, Cengizhan?"
"Şöyle sorular sormasan ölür müsün?" diye sordu Cengizhan. Arkasını dönüp, Bilal'e doğru baktı. "Silent Hill kasabasında da aynısını yaptın. Zevk mi alıyorsun?"
Bilal: "Ne bileyim...?"
Cengizhan: "Seninle bir sorunum yok, Bilal. Ben, Umbrella çalışanlarına sövüyorum."
"Konuşmanızı böldüğüm için üzgünüm," diyerek araya girdi Yağmur. Sesi korkudan titriyordu. Eli ile French yoluna da giden üç yönlü ayrımın bulunduğu tarafı işaret etti. "ama şu fil niye bizim bulunduğumuz tarafa doğru geliyor?"
Bilal: "Hayvanat bahçesi epey uzakta..."
Yağmur: "Hayvanat bahçesinin epey uzakta olması, üzerimize bir filin gelmekte olduğu gerçeğini değiştirmiyor ama...?"
"Önemli bir şey değildir... Yorgunluktan dolayı yanılsama görüyorsundur." dedikten sonra Cengizhan ile konuşmasına kaldığı yerden devam etti Bilal. "Hem bir de şu—"
Az önce adı geçen fil, yerde hissedilir bir titreşim oluşturarak yakınlaşırken, Yağmur'u haklı çıkarırcasına haykırarak hem Bilal'in lafının kesilmesine, hem de gruptaki herkesin yerinden sıçramasına neden oldu.
Bilal: "Euzubillah! Harbiden geliyormuş!"
"Ben demiştim..." dedi Yağmur. Merve'ye ayağa kalkması için yardımcı oldu. "Peki şimdi ne yapıyoruz?"
Cengizhan: "Sorunun cevabı gayet basit!"
Merve: "Kaçıyoruz...?"
"Tabanları yağlıyoruz *mına koyayım!" diye bağırdı Cengizhan. Filin geldiği yönün aksi tarafına doğru hareketlendi. "Koşun!"
Üstlerine doğru gelmekte olan filden hep birlikte kaçmaya başladılar... Gruptan hiçbir kimsenin ne yöne kaçmaları gerektiği konusunda herhangi bir fikri olan yoktu, ama ne var ki, bir şekilde filden kurtulmaları lazımdı. Şehre gelir gelmez başlarının belaya girmesi ile Silent Hill kasabasının gerçekten de Raccoon Şehri yanında hiçbir şey olmadığını anlamışlardı. Daha kötü olanı ise, ellerinde file karşı kullanabilecekleri hiçbir şey yoktu. Koşmaya devam ettikleri sırada, yorgun olduğu için fazla hızlı koşamamaya başlayan Merve, yavaş yavaş geride kalmaya başlamıştı. Bunu fark eder fark etmez hızını artırmaya çalışmıştı ki, ayağının burkulması nedeni ile dengesini kaybederek, yere düştü. Geride kalan Merve'nin düştüğünü fark eden Yağmur, Bilal ile Cengizhan'a seslenip, onların da durmalarını sağlamaya çalıştı. "Bekleyin! Bir sorunumuz var!"
Yağmur'un sesini sanki içinden gelen bir sesmiş gibi algılayarak duran Bilal, geri dönüp, bahsi geçen sorunun ne olduğunu soracaktı ki, Merve'nin yerden kalkmaya çalıştığını gördü. Yardım etmek için koşmaya tenezzül ettiği sırada, aralarındaki mesafenin, Merve ile peşlerindeki fil arasındaki mesafeden daha uzak olduğunu fark etti. Aradaki mesafe ve harekete geçilmesi gereken zaman oldukça azdı, ama bir şey yapılması gerekiyordu. Hızlı bir şekilde önce Cengizhan'a, ardından da Yağmur'a baktığı sırada sesinin duyulması ile ortaya çıkması aynı ana denk gelen bir otobüs, son hızla file çarptığı gibi Raccoon Şehri'ne ayak bastıkları metro istasyonunun duvarını yıktı. Oluşan kargaşa nedeniyle paniğe kapılan Merve, burkulan ayağına rağmen geri geri sürünerek kaçmaya çalıştı. Bunu bir fırsat olarak düşünen gruptan önce Yağmur, arkasından da Bilal, yardım etmek için Merve'nin yanına koştu.
Bu sırada, Cengizhan ise otobüsü kullananın durumuna ve kim olduğuna bakmak için kazanın meydana geldiği noktaya doğru gitmeye karar verdi. Her ne kadar aşina olsalar da, halen gizemini korkumakta olan pelerinli kahraman mıydı bunu yapan, yoksa başka birisi mi? Tıpkı Silent Hill kasabasında olduğu gibi bu şehirde de farklı bir ‘koruyucu melek'leri mi vardı? Aklından gelip geçen bu sorular ile temkinli adımlar atarak, olay mahaline doğru yaklaştı. Otobüsün soğumakta olan motorundan çıkan seslerin haricinde hiçbir hareket yoktu. Gözünün ucuyla file doğru bakan Cengizhan, kesin olarak öldüğünü anlamıştı. Az önceki o büyük gürültüden sonra ortamı kaplayan derin sessizlik, bu kaza sanki uzun bir zaman önce olmuş düşüncesine sevk etmişti Cengizhan'ı. Şöför mahalini görmek için uğraştı, ama ne yazık ki herhangi bir sonuca ulaşamadı. Etrafına şöyle bir bakıp, yerinden sökülmüş olan yol tabelası ile açılacak gibi duran arka kapıyı kangırtarak açtı. Bir yandan adımlarına, bir yandan da olası bir tehlikeye karşı dikkat ederek basamakları çıktı. Yolcu koltuklarına dikkat ede ede, en ön kısma kadar ulaştı. Görünen o ki ya ortada bir şöför yoktu, ya da otobüsü kullanan her kim ise kazadan hemen önce kendisini kurtarmaya çalışmıştı. Her iki durumda da otobüste yapabileceği başka bir şey olmadığı için dışarı çıkmaya karar vermişti ki, birden bir gaz kokusu almaya başladı. Eş zamanlı olarak da otobüsün arka tarafından hızla yaklaşmakta bir alev hattı gördü. Paniğe kapılan Cengizhan, hızla kendisini otobüsten dışarı attı. Arkasına bakmadan koşmaya başladığı sırada, henüz birkaç adım atmıştı ki, otobüs, kulakları sağır edecek kadar büyük bir gürültü ile havaya uçtu. Yerin ayakları altında titreştiğini hisseden Cengizhan, sanki birisi arkasından tüm gücü ile ittirmiş gibi ileri doğru atıldı. Ayaklarının kısa süreliğine yerden kesilmesi neticesinde kontrolsüz olarak yere düşen Cengizhan, başını yere çarpıp, bayıldı.
***********************************************************************
Raccoon İstasyonu'nun merdivenlerinden bilinçsiz bir panik halinde inmeye başlayan Cengizhan, Laymond bulvarındaki kadar şanslı olmayı umuyordu. Her ne kadar kaybetmekte olduğu kan yüzünden zaman zaman etraf bulanıklaşıyor ve gözleri kararıyor olsa da, kendisine mümkün olabildiğince hakim olmaya çalışıyordu. Ne var ki, birkaç defa düşme tehlikesi geçirdiği merdivenlerin en son basamağından da inerken, sanki bacakları bileklerinden kesilmiş gibi havada yürüdüğünü hissetti. Kenara doğru hafiften yalpaladı, ama şansı vardı ki en yakınındaki kolonun sayesinde düşmekten son anda kurtuldu. Bu arada, dayanıklı olmak konusunda da kendisini sürekli telkin etmeye çalışıyordu. Bir yandan dinlenip, bir yandan da etrafında herhangi bir tehlikenin olup olmadığına baktıktan sonra, dayandığı kolondan aldığı güç ile az ileride hafiften bulanık bir halde gördüğü metro trenine binmek için yürümeye başladı.
Trenin yanına ulaştığında, kapısının açılması için ortadaki düğmeye gücünün yettiği kadarıyla basmaya çalıştı. Kandan dolayı eli kayıyor olsa da, düğmeye basmayı başarmıştı. Kapı çok geçmeden açıldı. Bir an bile beklemeden içeriye giren Cengizhan, güçlükle yürüyerek, en yakınındaki koltuğa doğru kendisini bir külçe gibi bıraktı. Öyle ki, oturduğu yerden kalkabilecek gücü bir daha bulamayacağından kesin olarak emin olmuştu. Tek yapması gereken, Arklay Metro İstasyonu'na ulaşabilmek için trenin kalkmasını beklemekti.
-
Üstad sen kitap falan yazmayı düşünsen diyorum artık. Hayır bu hayal gücü kesinlikle değerlendirilmeli. Aşmış bir bölümle başladın yine.
-
Üstad sen kitap falan yazmayı düşünsen diyorum artık. Hayır bu hayal gücü kesinlikle değerlendirilmeli. Aşmış bir bölümle başladın yine.
Kitap yazmak hiçbir şekilde tarzım değil, biliyor musun? ;D Hani romanları okurum, ama o romanı çıkaracak kadar uzun süreli yazamıyorum. Beni sıkıyor... O yüzden böyle mini hikayeler yazmayı daha çok seviyorum :)
-
Bende de değişik olanı var, kitap okuyamıyorum çok sıkılıyorum, sonunu getiremiyorum ama makale olsa sayfalarca okuyorum. O yüzden anlıyorum.:D
-
Bende de değişik olanı var, kitap okuyamıyorum çok sıkılıyorum, sonunu getiremiyorum ama makale olsa sayfalarca okuyorum. O yüzden anlıyorum.:D
Demek ki birbirimizi tamamlıyoruz :D
-
BÖLÜM 2: Umbrella
Otobüsün havaya uçması ile ilgili olayın üzerinden çok geçmeden kendisine geldi, Cengizhan. Her ne kadar bilinci yerinde olsa da, kafası sanki yaz sıcağında birkaç saat kestirmiş gibi allak bullaktı. Nerede olduğunu öğrenebilmek için gözlerini yavaşça araladı. Metro istasyonunun yakınlarında olduğunu tahmin ediyordu, ama tam aksine, ne olduğunu pek algılayamadığı hafiften bulanık bir beyazlık gördü. Gözlerinin bulunduğu ortama kısa sürede alışması ile etrafını eskisi kadar net bir şekilde görür oldu Cengizhan. Şöyle bir sağına soluna bakarken, sol tarafında dikkatini çeken bir pencere, az önce baktığı bulanık beyazlığın kurum olmuş bir tavan olduğunu fark etti. Bir anda içini kaplayan huzursuzluk yüzünden kalkmaya çalışacaktı ki Cengizhan, o ana kadar dikkatini çekmemiş olan bir takım konuşmalar duydu. Başını çevirip, konuşmaların geldiği tarafa baktığında, Merve, Yağmur ve Bilal’in kim olduğunu anlayamadığı bir kişi ile konuştuklarını gördü. Ne konuştuklarını duymaya çalışırken, dışarıdan gelen birkaç el silah sesi, aynı mekanda bulunan herkesin önce irkilmesine, sonra da Cengizhan’ın bulunduğu taraftaki pencereye gelmesine neden oldu. Silahlı bir grup adamın, birkaç insanı gözlerini kırpmadan öldürüşlerine tanık oldular. Grubun dehşete kapılarak izlediği bu olay, dışarısının gerçekten de tekin olmadığının kanıtı gibiydi...
“Kendini nasıl hissediyorsun?" diye sordu Yağmur. Dışarıdaki olayı izledikten sonra Cengizhan’a doğru yaklaştı. “Patlamadan sonra başını yere çarpmıştın...?"
Cengizhan: “İyiyim..."
“O otobüse ne amaçla girdin? Bir şey bulmayı mı umuyordun?" diye sordu Yağmur. İfadesiz bir yüz ile Cengizhan’a bakıyordu. “Ölebilirdin!"
“Ama ölmedim işte...?" diyerek cevap verdi Cengizhan. Yanlarına doğru gelmekte olan Merve’ye gözünün ucuyla şöyle bir baktı. “Hayattayım! Kendimi gayet iyi hissediyorum!"
Merve: “Bir dahaki sefere herhangi bir macera aramaya kalkışma, tamam mı?"
“Pekala..." dedi Cengizhan. Merve ve Yağmur’dan destek alarak sedyeden inip, Bilal’in oturmakta olduğu tarafa doğru yürümeye başladı. Hemen önündeki masada birkaç tane gazete vardı. İçlerinden en üsttekini, yani Raccoon City Post gazetesini önüne doğru çekti. İlk olarak ana sayfasına, ardından da iç sayfalarına şöyle bir baktı. "Şu gazetenin manşetine ve altında yazılanlara ve diğer sayfalardaki yazılara bir baksana… Hepsi de şehirde olup bitenlere karşı tepki içeriyor. ‘Arklay'daki Cinayetleri Çözebilecek Cesur Polisler Aranıyor!’, ‘R.P.D Neden Ani Ölümleri Açıklamıyor?’, ‘Umbrella Gayri Meşru Yoldan Biyolojik Silahlar Üretiyor’ ve bunun gibi bir sürü köşe yazısı var."
Birkaç saniye derin bir sessizlik oldu. Muhtemelen Cengizhan'ı dinlemiyordu bile Bilal; çünkü, başka bir gazeteyi okumakla meşguldu. Umbrella Şirketi hakkında bir delil bulabilmeyi umuyordu. Ne var ki, ortamı kaplayan derin sessizlik, Bilal'in "İşte bu kadın…" demesiyle son buldu.
"Hangi kadın?" diye sordu Cengizhan. Bilal’in kimi işaret ettiğini tahmin etmeye çalışıyordu. "Hangisinden bahsediyorsun?"
Eli ile okuduğu gazetenin sayfalarından birinde gözüne ilişen bir kadının resmini gösteren Bilal, "İşte bunu diyorum." diyerek cevap verdi. Cengizhan, anlamayan boş gözlerle kadına bakarken, Bilal ise sözlerine devam etti: "Bu kadın ile bundan aylar öncesinde bir sosyal ağ sitesi üzerinden görüşmüştüm. Kendisi bir gazeteci. Adı da Alyssa Ashcroft. Bana burada dönen olaylardan söz etti, ama Umbrella hakkında herhangi bir delil bulamadığından yakınmıştı. Her seferinde Raccoon Şehri Polis Departmanı'nın bazı olayları örtbas ettiğini, bu şehrin polis müdürü olan Brian Irons adlı bir adamın da gizli kapaklı işler çevirdiğinden şüphe ettiğini söylemişti."
Cengizhan: "Hoş kadınmış"
Bilal: "Evet, hoş kadın. Aradığım pek çok bilgiyi bana sunabilecek, yani özetle Umbrella'nın ipini pazara çıkarabilecek yetenekte birisi."
Cengizhan: "Pardon, ama bu kadını bulmak yerine, bu cehennemden kaçabilme yolu aramaya ne dersin?"
Bilal: "Zaten yapmaya çalıştığım şey de tam olarak bu, ama öyle elimi kolumu sallaya sallaya gitmeyi istemiyorum!"
"Peki bu planın tutabileceğini düşünüyor musun?" diye sordu Cengizhan. Hemen yanındaki sandalyeye oturdu. “Az once dışarıda olanları duymadın galiba?"
"Duydum…" dedi Bilal. Gazeteyi karıştırmaya devam ediyordu. “Silahlı bir grup, birilerine saldırdı değil mi?"
Cengizhan: “Evet ve hiçbir şekilde gösteri yapmadıklarından eminim. Tabi bu yakınlarda herhangi bir panayır yoksa, ki olsa bile millet şimdiden kan banyosu yapmaya başlamıştır."
Bilal: “İşin ciddiyetinin farkındayım…"
“Bu planın tutması biraz zor görünüyor." dedi yabancı bir ses. Cengizhan’ın kendisine doğru dönmesi ile kendini tanıtma gereği duydu. “Merhaba! Adım Berkay."
“Tanıştığımıza memnun oldum, Berkay." dedi Cengizhan, kendisine uzatılan eli sıkarak. “Daha önceden karşılaşmış mıydık? Adın pek yabancı gelmiyor."
Berkay: “Muhtemelen hayır, belki bir başkasına benzetmiş olabilirsin."
Cengizhan: “Olabilir…"
“Az önceki konuşmanıza kulak misafiri oldum da," diyerek lafına devam etti Berkay. “O dışarıdakiler USS, yani Umbrella Güvenlik Servisi askerleri. Misyonları ise Umbrella şirketinin neden olduğu olaylar zincirini örtbas etmek. Bunun için de, bu olaylar zincirini açığa çıkartmak isteyen herkesi sorgusuz sualsiz temizliyorlar. Yerinde olsam, bu planı bird aha gözden geçirirdim Bilal; çünkü, eğer size Alyssa Ashcroft ile iş birliği yaparken yakalarlarsa, herşey için çok geç olacak."
“Hah!" dedi Cengizhan. Sağ elini yumruk yapıp, sol elinin ayası ile üzerine vurdu. “Aldın mı cevabını…?"
“Tamam, zor görünüyor, ama imkansız değil!" dedi Bilal. Gazeteyi kaldırıp, az önce gösterdiği kadını işaret etti. “Onu bulursak, birbirimize destek olarak bu işi başarabiliriz!"
Cengizhan: “Eğer bu işi başarırsak, ‘ütopya’ sözcüğünün tarihe karışmasına tanık olabiliriz. Bunu da biliyorsun değil mi?"
Yağmur: “Bu kadar umutsuz olma bence Cengizhan… ‘İnanmak, başarmanın yarısıdır’ demiş, kim demişse ve Bilal inanıyorsa, ona yardım etmek de bizim sorumululuğumuzda."
“Pekala…" dedi Cengizhan. Yavaşça yerinden kalkarken, Berkay’a doğru baktı. “Sen de geliyorsun, değil mi?"
Berkay: “Maalesef…"
Cengizhan: “Neden?"
Berkay: “Çünkü, burada çalışıyorum. Görevimin başında bulunmam gerek."
Merve: “Görevin ne ki?"
Berkay: “Narkoz."
Bilal: “Narkoz…?"
Berkay: “Ameliyata girecek olan hastaları bayıltıyorum."
Cengizhan: “İyi de, bunu ameliyatı yapacak olan ekipten birisi gerçekleştirmiyor mu?"
“İşte ben o ekipteyim." dedi Berkay. Arkasında kalan bankoya yaslandı. “Ameliyata girecek olan hastaları bayıltmak ile görevliyim. Herhangi bir ameliyat öncesinde, bayıltılacak olan hasta yanıma gönderiliyor. Bu andan itibaren, hastanın benimle konuşmaya başlamasından sonra, nasıl oluyorsa muhabbet koyulaşıyor ve kendimi bir anda insanlığın yaradılışını sorgularken buluyorum. Gerçi bazen insanlık ile sınırlı kalmayıp, evrenin yaradılışını da sorguladığım oluyor. Tabi bayıltılacak olan hasta da bir dakikada kurduğum yetmişaltıbin kelimelik sohbete dayanamıyor ve bayılıyor."
Yağmur: “Herhangi bir ilaç kullanmıyorsunuz yani…?"
Berkay: “Aynen öyle…"
“Bir şey sormak istiyorum." diyerek araya girdi Bilal. Hemen arkalarında duran sedyede yatan adamı işaret etti. “Bu adam kim? Pek hasta olacak gibi durmuyor?"
Berkay: “O adam, ameliyatı gerçekleştirecek olan doktordu. Adı profesör doktor Soner ÇEKER, ama adamın benden çekmediği kalmadı."
Bilal: “Peki niye orada yatıyor?"
“Bir anlık dalgınlığına gelip, benimle sohbet etmeye kalkıştı… Bedelini ağır ödüyor." dedi Berkay ve devam etti. “Bakın, sizinle gelmeyi çok isterdim, ama bayıltmam gereken en az altı tane hasta var. Her biri için 76000 kelime desek, toplamda 456000 kelime demek. Epey zamanımı alacak."
Cengizhan: “Bu hesabı şimdi mi yaptın?"
Yağmur: “Yuh!"
Merve: “Bence de!"
Berkay: “Yok, daha önceden hesaplamıştım."
Merve: “Peki bütün hastaları bir araya getirip de, ortaya konuşsan olmuyor mu? Daha az konuşmuş olursun?"
“Hmmmm…" diyerek sesli düşünmeye başladı Berkay. Şöyle bir hastalara baktı. “Haklısın! Neden daha önce aklıma gelmedi ki?"
“Lafınızı kesiyorum ama…" diyerek araya girdi Bilal. Cengizhan’ın kendisine geldiği sedyenin bulunduğu tarafı işaret etti. “Şu dışarıdaki zibidiler burayı ba--"
Bilal'in sözü, ansızın kesilen elektrikle birlikte kesilmişti. Ortalık, en az Silent Hill'deki kadar karanlık ve tenhaydı. Üstelik buranın karanlık ve tenha bir yer olması, bir an evvel burayı terk etmek için gerekli bir sebepti. Ne yapacağını bilemeyen grup üyelerinden Yağmur, el yordamıyla kapıyı buldu, ama tam o sırada dışarıdan gelen bir feryat ve zombi uğultusuna benzeyen bir sesler, onları oldukları yere çivilemişti. Kısa süreli de olsa ortama hakim olan sessizliği Cengizhan'ın tepkisi bölmüştü: "Şansımızı s*keyim!"
-
Yarın işlerimi bitirince ilk işim okumak olacak, hatırlamak için mesaj atıyorum hatta.:D
-
Tamam :D
-
BÖLÜM 3: Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri
"Şu an seni öldürsem, bu vesile ile cenabet şansımızdan kurtulabilir miyiz ki?" diye sordu Bilal. Şöyle bir Cengizhan'a baktıktıktan sonra kapıya doğru gitti. "Lanet olsun ki kendimizi koruyabileceğimiz herhangi bir silahımız yok."
Cengizhan: "Benim için hava hoş."
Bilal: "Yanımızda silah yok diye bunu söylemiyorsan, Allah da beni bildiği gibi yapsın!"
Cengizhan: "Kabul, elimizde silah yok diye böyle söyledim."
Bilal: "Tahmin et—"
"Allah muhabbetinizi artırsın..." diyerek araya girdi Merve. Pencereden dışarı bakıp, hastanenin önüdeki kaosu izliyordu. "Dışarıda ortalık birbirine giriyor ve siz burada oturup, sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi geyik yapıyorsunuz...?"
Yağmur: "Az önceki olaylar mı?"
"Evet..." diyerek cevap verdi Merve. Sesi, yaşadığı gerilimden dolayı titriyordu. "Umarım bizi de yakalamazlar. Yoksa diğerlerinden bir farkımız kalmayacak."
Dışarıdan az önce gelen feryat ve zombi uğultusuna benzeyen seslerin kesilmesinden sonra kapıyı hafifçe aralayan Bilal, merdivenlerden sanki binaya düzinelerce askerden oluşan bir ordu girmiş gibi gelen ayak seslerini duyunca, arkadaşlarını uyarma gereği duydu. "Buradan derhal kaçmamız lazım!!" dedi. Şöyle bir etrafına baktıktan sonra, Merve'nin sağ tarafındaki pencereyi işaret etti. "Şuradaki pencereden çıkalım! Burayı basmaları an meselesi!"
En yakında olan Yağmur, herkesten önce koştu ve fazla ses çıkartmadan pencereyi açtı. Adımlarına dikkat ederek binanın dış cephesine geçti. Arkadaşlarının arkasından geldiğinden emin olduktan sonra, borusuna tutunarak, çatıya doğru çıkmaya başladı Yağmur. Çatıya güvenli bir şekilde ulaştıktan sonra, Merve de aynı yolu takip etti.
Cengizhan: "Gelmek istemediğinden emin misin, Berkay?"
Berkay: "Görevimin başından ayrılamam..."
Cengizhan: "Bol şans dilerim."
"Teşekkürler." dedi Berkay. Düşünceli bir şekilde Soner'e bakıyordu. "Umarım tekrardan görüşebiliriz."
"Umarım..." diyerek karşılık verdi Cengizhan. Akabinde Bilal'e dönüp, "Hadi sen de çık da, şu lanet olası binadan bir an evvel kurtulalım."
Binadan yukarı çıkanların USS askerleri olduklarını tahmin ettikleri için, işlerini şansa bırakmadan mümkün olabildiğince kısa sürede binayı terk etmek için Yağmur ile Merve'nin arkasından pencereden çıkan Bilal ile Cengizhan da yağmur borusundan son hızla çatıya doğru tırmanmaya başladılar. Ne var ki, bu hızlı tırmanışları, çatıya ulaşmalarına az bir mesafe kala kelepçelerden bazılarının duvardan kurtulması ile sekteye uğrayacak gibi görünüyordu. Öyle ki, boruların duvardan ayrılmaya başladığını fark eden Bilal, bunu Cengizhan'ın da bilmesi gerektiğinden emindi. "Dur Cengizhan, dur! Bekle!"
Neden durduklarına anlam veremeyen Cengizhan, kafasını kaldırıp, Bilal'e doğru baktı. "Neden durduk? Bir sorun mu var?"
Bilal: "Boruları duvara sabit—"
"Bilal! Cengizhan!" diye çatıdan bağıran Yağmur, Bilal'in lafını istemeden de olsa bölüyordu. "Neredesiniz?? Yardıma ihtiyacınız var mı??"
"Sanırım ufak bir sorunumuz var, ama açıklamak için zaman yok, Yağmur." diyerek cevap verdi Bilal. Akabinde tekrardan Cengizhan'a döndü. "Boruları duvara sabit—"
Duvardan ayrılan kelepçeler ile serbest kalan borular, Bilal ile Cengizhan'ı da yanlarına alarak, Raccoon Hastanesi'nin bitişiğindeki ağaçların üzerine parçalar halinde devriliyorlardı. Borularla birlikte ağacın üstüne doğru düşen Cengizhan'ın, az önce çıktıkları pencerenin hizasına geldiği anda gördüğü tek şey USS askerlerinin odaya dalışı, yere düşerken duyduğu sesler ise yine USS askerlerinin taşıdıkları makineli tüfeklerden duyulan boğuk mermi seslerine karışan canhıraş feryatlar ve cam kırılma sesleri oluyordu.
Ağaç dallarının yardımı ile hızları kesilen Bilal ile Cengizhan, herhangi bir yaralanma hadisesi yaşamadan, sağ salim yere inmeyi başarıyorlardı. USS askerlerinin düşüş sırasında kendilerini görmüş olabileceklerini düşünerek, yattıkları yerden derhal kalkıp, ağacın öteki tarafına geçtiler. Saklandıkları yerden fark edilmemeye dikkat ederek hastanenin kırılan penceresini gözetleyen Bilal, iç taraftaki askerlerden hiçbirinin kendilerini görmediklerini anlıyordu. Biraz açığa gelip, Yağmur ile Merve'nin çıktıkları çatıya doğru baktı. Kimse yoktu. "Umarım kızlar kaçmayı başarmıştır..." dedi. Akabinde Cengizhan'a döndü. "İyi misin?"
Cengizhan: "Bir şeyim yok... Dallar düşüşümüzü yavaşlattığı için şanslıyız."
Bilal: "Bence de..."
Cengizhan: "Peki bizim kızlara nasıl ulaşacağız?"
"Herhangi bir fikrim yok, ama USS askerleri onlara bizden önce ulaşırlarsa, helva tarifine ihtiyacımızı olacak." diyerek cevap verdi Bilal. Şöyle bir sağına soluna baktı. "Hastanenin öteki tarafına dolaşalım. Bir ihtimal yangın merdivenini kullanabiliriz."
Halen içeride olduklarını tahmin ettikleri USS askerlerinden dolayı pencerelere dikkat ede ede hastanenin öteki tarafına dolanan Cengizhan ile Bilal, yangın merdiveninin demir kapısının asma kilit ile kapatıldığını gördüler.
"Ben nedense şaşırmadım..." dedi Cengizhan. Asma kilidi birazcık olsun zorlamış, ama hiçbir sonuç elde edememişti. "Bu kapıyı her kim kilitlediyse, umarım anahtarı bir karafına kaçmıştır."
Bilal: "Amin..."
Cengizhan: "Peki şimdi ne yapacağız?"
"Bilmiyorum..." derdi Bilal. Sesi umutsuzluğa kapıldığını hissettiriyordu. "Umarım bizim kızlara bir şey olmamıştır."
"Peki bu yönde," diyerek, hastanenin batı tarafını işaret etti ve devam etti. "Merve ile Yağmur'un koştuğu tarafa doğru gitsek...?"
Bilal: "Eeee...?"
Cengizhan: "Belki onları o tarafta bulabiliriz?"
Bilal: "Peki... Gidelim..."
USS askerlerine dikkat ederek Raccoon Hastanesi'nin etrafını dolaşan, hayatları pahasına da olsa hiçbir tehlikeye aldırış etmeden, girebildikleri bütün sokakları adım adım araştıran Cengizhan ve Bilal, ne Merve'den ne de Yağmur'dan iz bulabilmişlerdi. Her bir köşesi tehlike kaynayan bu koca şehirde, nerede olabileceklerine dair en ufak bir fikirleri bile yoktu. Tek istedikleri, kız arkadaşlarının güvende olduklarını bilmekti, ama ne yazık ki bu sorularına ışık tutabilecek ne bir kimse, ne de bir ipucu vardı.
"Peki şimdi ne yapacağız?" diye sordu Cengizhan. Umutsuzca etrafına bakınıyordu. "Merve'ye anlattığın hikaye geldi de aklıma... Olayların nasıl başladığı ile ilgili hikaye... Şimdi onlar için daha fazla endişelenir oldum."
Bilal: "Ben de en az senin kadar endişeliyim... Kendilerini savunabilecekleri bir silah olsa yanlarında, bir şekile hayatta kalabileceklerini düşünürüm de, ama o da yok ki."
Cengizhan: "Nereye gitmemiz gerekiyor?"
Bilal: "Şu Raccoon Polis Departmanı'na gidip, bir kayıp ilanı falan verelim. Belki polisler bulabilirler...?"
FON MÜZİĞİ: Vangelis - 12 o`clock (https://www.youtube.com/watch?v=W1GUhTBBUGM#)
Cengizhan: "Umarım hayatta kalan herhangi bir polis kuvveti vardır."
Bilal: "Oraya ulaştığımızda göreceğiz."
Cengizhan: "Ulaşabilirsek..."
Bilal: "Ha o da var. Ulaşabilirsek..."
Her ne kadar havası üşütmese de, dünyanın geri kalanı tarafından kapısına kilit vurulmuş eski bir ev ile aynı hissi uyandıran genel görünümü nedeni ile insanın içini ürperten bu şehrin karanlık sokaklarında yürümeye başlayan Cengizhan ile Bilal, etraflarına, sanki buraya ilk defa gelmiş gibi bakıyorlardı. Az ilerideki elektrik direğinin dibindeki hurdaya dönmüş olan araç, sanki o direğe asırlar önce çarpmış, kimileri yaşayan ölüler tarafından yenilmekten olan ölü insan bedenleri sanki asırlar önce ölmüş, etraftaki binalar da sanki asırlar önce terk edilmiş gibiydi... Raccoon Şehri, her yeri toz toprak bir halde günden güne, haftadan haftaya, aydan aya ve yıldan yılı çürümeye devam ediyordu. Zaman zaman esen rüzgar ise, yerlerdeki ölü yaprakları ve sokakları kaplayan çöpleri sürükleyerek, bu genel kasvetliği iyiden iyiye arttırıyordu. Ne var ki, bu derin sessizlik, bir takım bağırışmalar ve mermi sesleri tarafından bölündü. Bu hengame sesleri, sanki şehri ikiye ayırıyormuş gibiydi. Bir taraf derin sessizlikte eğlenirken, diğer taraf ise gürültü ve patırtıdan yıkılıyordu. Seslerin geldiği tarafa doğru koşan Cengizhan ile Bilal, Raccoon İstasyonu, Central-Raccoon Hattı ve Raccoon Sokağı'nın kesiştiği meydanda müthiş bir kaosun hakim olduğunu gördüler.
------------------------ FON MÜZİĞİNİN 01:46 NOKTASINDAN SONRA ------------------------
Ellerinde olmadan bir anda o müthiş kaosun içinde kalan Cengizhan ile Bilal, U.S.S. kuvvetleri ile R.P.D. kuvvetlerinin aralarındaki savaşa sadece seyirci kalabiliyorlardı. Meydan tam anlamı ile bir savaş alanına dönmüştü. Hayatta kalmayı başarabilmiş olan çoğu masum insanın U.S.S. askerlerinin mermilerine hedef oluşu karşısında dehşete kapılan Cengizhan ile Bilal, ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Park halindeki herhangi bir arabanın arkasına saklanıp, ortalığın yatışmasını beklemeye koyuldukları sırada son hızla gelen bir polis arabası, intihar saldırısı yapar gibi U.S.S. kuvvetlerinin arasına girmeye çalıştı. Ama ne var ki, içlerinden hiçbirisine zarar veremeden, arkada kalan dükkandan içeri girerek durabildi. Muhtemelen o araçtan kurtulabilen olmamıştı.
Cengizhan: "Ne yapmamız gerekiyor?"
"Şu an senin bildiğinden fazlasını bilmiyorum." diyerek cevap verdi Bilal. Kafasını hafifçe kaldırıp, meydandaki kaosu izledikten sonra eğildi. "Tüm bildiğim, iki taraftan birisinin pes etmediği sürece bu savaşın bitmeyeceğiz."
Cengizhan: "Bu savaş saatler sürebilir..."
Bilal: "Biz de—"
Savaş sırasında bağıran birisi, Bilal'in lafının bölünmesine neden oluyordu. Her ikisi de bağırışmanın geldiği yöne bakan Bilal ile Cengizhan, bir U.S.S. askerinin kendilerini tespit ettiğini görüyorlardı. Tam kaçmaya yeltendikleri sırada, iki tanesinin daha yanlarına geldiğini fark etmeleri ile kaçacak yerleri olmadığını anlamaları bir oluyordu. Kendilerine silah doğrultan askerlerin tetiğe dokunmasına ramak kala çalan telefonu, belki de Cengizhan ile Bilal'in ölümden döndüklerinin habercisi oluyordu. Ta ki kafalarına birer darbe yiyip de bayıltılana kadar...
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
Kendine geldiği anda ellerinin ve ayaklarının urganla bağlı olduğunu fark etti Bilâl. Başına yemiş olduğu darbeden sonrasını hatırlamıyordu. Ayıldığı anda hayal meyal bir adam gördü. Bulanıktı, ama zar zor seçtiği kıravattan, karşısındaki kişinin takım elbiseli birisi olduğunu anladı. Başını diğer tarafa çevirdiğinde ise, Cengizhan'ının da aynı kendisi gibi hoş olmayan bir muameleye tabi tutulduğunu anlamıştı. Takım elbiseli adam, Bilâl'in ayıldığını fark ederek söze girişti... "Emrimdeki askerlerin kabalığını bağışlayın, sayın Karakuş. Tahminimden de erken geldiniz. Tabi bir dostunuzu da getirmişsiniz."
"Sen kimsin?" diye karşılık verdi Bilâl. "Ellerimizi çöz ve bizi serbest bırak!"
"Açıkçası sizin için bir güzellik düşünmüyor değilim, sevgili dostlarım." diyerek verdi karşılık takım elbiseli adam. Yüzünde yarı alaycı bir sırıtış vardı. "Ama arkadaşlarınız bir süre daha bizim misafirimiz olacaklar."
Bilal: "Arkadaşlarımız...?"
Takım Elbiseli Adam: "Kasedi yerleştir Four-Eyes..."
Four-Eyes: "Hemen efendim!"
Takım Elbiseli Adam: "'Hemen efendim' değil, ‘Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri' olacak."
Four-Eyes: "Özür dilerim efendim, bir daha olmayacak."
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "Umarım tekrarlamazsın."
Cengizhan: "S*keyim öyle hazretleri..."
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "Ne dedin sen bakayım?"
Cengizhan: "' S*keyim öyle hazretleri' dedim."
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "Vector..."
Vector: "Emredin Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri!"
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "Ya da boşver... Şu kaseti izlediklerinde zaten lafını geri alacaktır."
Kaseti VCR'ye takan Four-Eyes, oynatma tuşuna bastıktan sonra geri çekiliyordu.
Hafif bir karlanmanın ardından ekrana gelen görüntüde, Merve ile Yağmur'un yere diz çökmüş ve elleri arkadan bağlanmış bir halde öylece durduklarını gördüler. Yanlarında da U.S.S. askeri olduklarını tahmin ettikleri iki kişi bekliyordu. İçlerinde birisi, elindeki kağıdı Merve'nin önüne doğru tuttu ve "Oku!" emrini verdi.
"Huzursuz rüyalarımda o kasabayı görüyorum," diyerek kağıttaki yazıyı okumaya başladı Merve ve devam etti. "Silent Hill. Günün biri—"
"Hass*ktir... Gerizekalılar, yanlış kağıdı vermişsiniz lan! Kayıttayız bir de *mına koyayım! Sıçtık yahu..." diyerek araya girdi kağıdı tutan asker. Arkasındaki masadaki kağıtları karıştırıp, doğru kağıdı bulduktan sonra tekrardan Merve'nin önüne tuttu. "Şimdi oku!"
"Sevgili Cengizhan ve Bilal," diyerek yeniden yazıyı okumaya başladı Merve. "Şu an bu kaydı izleyebiliyorsanız, biz hala hayattayız demektir. Ancak durum şu ki, eğer hayatta kalmamızı istiyorsanız, Umbrella Şirketi ile uğraşmayı bırakmanızı rica ediyorum."
Kasedin sona ermesinden sonra Cengizhan ile Bilal'e dönen Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri, "Nasıl buldunuz?" diye sordu. Gözlüğünü yavaşça çıkarttıktan sonra da lafına devam etti. "Açıkçası sizi bu yolla tehdit ettiğim için üzgünüm, ama başka çarem yoktu. Klasik ve etkili bir yöntem."
"Planımızı nereden öğrendin?!" diye çıkışmaya çalıştı Cengizhan. Ellerini ve ayaklarını bağlayan urgandan kurtulmaya çalışıyordu. "O kızları nasıl ele geçirdin?! ÇABUK CEVAP VER!!"
Four-Eyes: "Eğer yerinde olsaydım, saldırgan tavırlar içerisine girmeden önce düşünürdüm. Şu an zor durumda olanlar sizlersiniz, bizler değil."
Cengizhan: "Bilal, şu sürtüğe gözlüğünü ver de en azından adını hak etsin."
Four-Eyes elindeki silahın dipçiği ile Cengizhan'a vuracaktı ki, Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri araya girip, "Hayır, Four-Eyes. Buna gerek yok" dedi ve devam etti. "Lütfen diğer dostlarımıza, odalarına kadar eşlik edin."
Four-Eyes: "Emredersiniz efendim!"
Oldukça soğuk ve otoriter bir cevaptı. Bilal, Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri'nin ‘açıkçası sizin için bir güzellik düşünmüyor değilim, sevgili dostlarım'cümlesinden, kaderleri ile ilgili olumlu ya da olumsuz bir tahminde bulunamıyordu. Silent Hill kasabasının sessizliğini mumla arayacağına dair bir tahminde bulundu. Bu adam ‘iyilik düşünmek' derken neyi kastetmişti?
-
BÖLÜM 4: Umbrella'nın İpini Çekmek
Christine Yamata (Four-Eyes olarak da tanınır), Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri'nin yanına vermiş olduğu birkaç yardımcı asker ile Bilal ve Cengizhan'ı uzun ve insanın cesaretini kıracak kadar kasvetli olan orta genişlikteki bir koridordan geçirerek, odalarına götürüyordu. Dışarıda çakan şimşek ile aydınlanan koridor ile bu büyük malikane, korku filmlerindeki türevlerinden farksız hale geliyordu. Kız arkadaşlarının yardımlarını bekledikleri bir zamanda Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri ve yönetimindeki USS askerlerine esir düşmeleri çok talihsiz bir olaydı. Olası bir kaçış hareketinin her ne olursa olsun sonuçsuz kalacağını ikisi de adları gibi biliyorlardı. Uzun koridorda yürürken, kendilerini uzun süreli hapis cezasına çarptırılmış mahkum gibi hisseden Bilal ile Cengizhan, arada bir birbirlerine bakıyorlardı. Muhtemelen ikisinin de kafasında aynı soru vardı: "Biz buradan canlı kurtulabilecek miyiz?"
Ne var ki, periyodik olmayan aralıklarla çakan şimşeklerden birinin akabininde gelen gök gürültüsünü delen bir ses, Bilal ile Cengizhan'ı gözetim altında tutan ekibin dikkatini çekiyordu. Sesin nereden geldiğine bakmak için hızlıca arkalarını dönmeleri ile ortalığı kalın bir sis bulutunun kaplaması bir oluyordu. Kendisini gayri ihtiyari olarak yere atan Bilal, aynı gayri ihtiyari hareket ile Cengizhan'ın da dengesini bozup, yüzüstü yere düşmesini sağlıyordu. Çok geçmeden sisi delerek, deyim yerinde ise yaylım ateşi gibi gelen mermiler, halen ayakta olan tüm ekibin delik deşik olmasına neden oluyordu. Daha ne olup ne bittiğine anlam veremeyen Bilal ile Cengizhan, kendilerini bekleyen büyük bir sürprizden habersizlerdi. Öyle ki, sis bulutunun yavaş yavaş dağılması ile bombanın geldiği taraftaki camı kırılmış olan pencerenin önünde, Silent Hill kasabasında o son kaçışından sonra belki de bir daha karşılaşamayacaklarını düşündükleri koruyucu meleklerini görüyorlardı.
Dışarıda çakan şimşeğin yarattığı aydınlığın sis bulutunun içinden ışık hüzmeleri halinde geçtiği görüntünün arkasında duran pelerinli kahraman, ulaşılamaz bir ilahi güç görüntüsü çiziyordu. Yüzlerindeki belli belirsiz bir gülümseme ile birbirlerine bakan Cengizhan ile Bilal, yerden kalktıkları gibi pelerinli kahramanın yanına doğru koşmaya başladılar. Ona ulaşmalarına birkaç adım kalmıştı ki, kaçış yolunu yarattığından emin olarak pencereden atlayan pelerinli kahraman, yine her zamanki gibi kayıplara karışıyordu.
Hızlarını kesmeden pencerenin önüne gelen Bilal ile Cengizhan, dışarı baktıklarında herhangi bir hareket göremiyorlardı. Duydukları tek şey ise, etrafa yağmakta olan yağmurun sesiydi. Gizemli kahramanın nereye gittiğini tahmin etmeye çalışan Bilal, hemen aşağıdaki motorsikleti gördü. "Şuna bir bak Cengizhan!"
"Nereye bakayım?" diye soran Cengizhan, Bilal'in işaret ettiği yere, yani tam aşağıya doğru baktı. "O bir... motorsiklet!?!"
Bilal: "Aynen!"
Cengizhan: "Bizim şu gizemli kahraman, sanırım bize hayatımızın iyiliğini yaptı."
Bilal: "Umarım ne kadar hayati bir yardım olduğunun farkındadır."
"O halde ne bekliyoruz?" diye sordu Cengizhan. Pencerenin dış tarafına geçip, yağmur borusuna doğru uzandı. "Hadi gidip de Merve ile Yağmur'u kurtaralım!"
"Yalnız bu sefer tek tek inelim şu borudan!" dedi Bilal ve devam etti. "Önce sen in."
Cengizhan: "Tamam."
Cengizhan'ın sağ salim indiğini gören Bilal de vakit kaybetmeden aynı yağmur borusuna tutunarak ve ses çıkartmamaya dikkat ederek aşağıya indi. Etrafına bakıp da kimsenin dikkatini çekmediğinden emin olduktan sonra, yakından şöyle bir inceleme yapmak için motorsiklete doğru yürüdü. Her ne kadar pek meraklısı olmasa da, genel görünüş itibarıyla en son çıkanlardan bir tanesi olduğunu düşündü. Oldukça yüksek hızlara ulaşabileceği için, fazla vakit kaybetmeksizin Raccoon Şehri'ne geri dönebileceklerdi. Bu da, Merve ile Yağmur'u kurtarabilmek için yeterli zamanı kazanmış olacakları anlamına gelecekti.
FON MÜZİĞİ: Covenant - Bullet (HQ) (https://www.youtube.com/watch?v=3qIXIHAmcKU#ws)
"Pekala..." dedi Bilal. Motorsikleti süzmeye devam ediyordu. "Bu şeyi kullanmayı biliyor musun?"
Cengizhan: "Bir defa kullanmıştım."
Bilal: "Herhangi bir can ve mal kaybına sebebiyet vermedin...?"
Cengizhan: "Hatırladığım kadarı ile vermemiştim. Verdiysem de ispatlayacak kimse yok."
"Ne güzel..." dedi Bilal. Motorsikleti işaret etti. "Neyse, şuna binelim de Raccoon Şehri'ne doğru yola çıkalım."
Sağanak halinde yağan yağmurun altında, etraflarını amansızca çevirerek sonsuzluğa doğru uzanıyormuş hissi yaratan karanlığı bindikleri motorsikletin ışığı ile bir bıçak gibi yararcasına Arklay Dağları'ndan aşağı inen Bilal ile Cengizhan, mümkün olabildiğince hızlı bir şekilde Raccoon Şehri'ne ulaşmayı istiyorlardı.
"İlk olarak Merve ile Yağmur'un esir olarak tutuldukları yeri bulup, herhangi bir başarısızlığa uğramadan, onları kurtarmaya çalışacağız." dedi Bilal. Sesini duyurabilmek için Cengizhan'ın kulağına doğru eğilmek zorunda kaldı. "Daha sonra da Raccoon Press'a gitmemiz gerekecek."
Cengizhan: "Niye Raccoon Press'e gidiyoruz?"
Bilal: "Çünkü Alyssa Ashcroft orada çalışıyor."
Cengizhan: "Yani...?"
"Sen balık hafızalı mısın, Cengizhan?" diye sordu Bilal ve devam etti. "Raccoon Hastane'sinde Umbrella'nın ipliğini pazara çıkartmak için Alyssa Ashcroft'tan yardım isteyeceğimizi söylemiştim ya? Unuttun mu?"
"Ha doğru... Hastanede söylemiştin." dedi Cengizhan. Motorsikleti belirgin ölçüde hızlandırdı. "O halde sıkı tutun!"
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
Spencer Konağı'nın mermi sesleri ile yankılanan koridoruna çok geçmeden ulaşan iki USS askeri, karşılarında buldukları manzara karşısında paniğe kapılıyordu. İçlerinden birisi, durum raporu vermek için Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri'ni arıyordu. "Efendim! Acilen buraya gelmeniz lazım!"
Kısa bir süre sonra...
FON MÜZİĞİ: dj aligator-outro (https://www.youtube.com/watch?v=y744JEFas1k#)
Beraberindeki birkaç adamı ile vakit kaybetmeden çağırıldığı yere gelen Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri, koridora ulaştığında, karşısında bulduğu manzaraya içinde hafiften sızıntılar yapmaya başlayan volkanların olmasına rağmen, ifadesiz bir yüz ile baktı. Etrafa saçılan cam kırıkları, mermi kovanları ve sonradan dikkatini çeken bir sis bombası ile birlikte yerde yatmakta olan cesetler, işin ciddiyetini görsel olarak kendisine iletir gibiydi. "O kadar adama rağmen kaçmayı nasıl başardılar?" diye düşündü sesli olarak. Koridorun haline tekrar baktıktan sonra, yüreğini sızlatmaya başlayan adımlar ile sırtüstü yatmakta olan Four-Eyes'ın yanına doğru gitti.
Yanına vardığında, gözlerinin halen açık olduğunu fark etti. Yavaşça çömelip, eliyle bir kısmına kan bulaşmış olan saçlarına şöyle bir dokundu. O anda, kısa süreliğine de olsa, Four-Eyes'ın ekibe ilk katıldığı günden içinde bulunduğu ana kadar olan süreç, gözünün önünden film şeridi gibi geçti. "Bu ekibe ilk katıldığın günü hatırlıyorum... Okula yeni başlayacak bir çocuk gibiydin. Biraz ürkek, ama ekibine yarar sağlamak için fazlasıyla istekliydin. Kendimden aktardığım tecrübeler ile zaman içinde edindiğin tecrübeleri birleştirip, benim için ‘olmazsa olmaz'lar arasına girmiştin. Gözümün aradığı adamlarından birisi olmuştun. Birisi çok önceden yollarımızın bu şekilde ayrılacağını söyleseydi, saçmalamayı kesmesini isterdim, ama oldu işte... Yaşamayı asla istemediğim şu anda, seni son yolculuğuna uğurlamak zorundayım. Geri dönebilmen için ne yazık ki yapabileceğim hiçbir şey yok... Umuyorum ki ruhun, gittiği yerde huzur bulacaktır." dedi Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri. Kısa bir süreliğine Four-Eyes'ın cesedine baktıktan sonra, yumruğunu sıkıp, tüm gücüyle yere vurdu. "Bana Vector'u bulun."
FON MÜZİĞİ (BİR ÖNCEKİ ŞARKIDAN GEÇİŞ İLE): Hans Zimmer - Chevalier de Sangreal (https://www.youtube.com/watch?v=xI5HmmizYwY#)
"Emredersiniz efendim!" dedi USS askerlerinden birisi. Cebinden telefonunu çıkarttığı gibi Vector'e ulaştı. "Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri seninle konuşmak istiyor."
Vector: "Emredin efendim!"
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "Birazdan odamda olacağım, Vector. Masamın altındaki çantayı hazır et."
Vector: "Emredersiniz efendim!"
Kısa bir süre sonra...
Öfkeli adımlarla odasına giren Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri, Vector'un hazır ettiği çantasına doğru yaklaştı. İçindeki şırıngalara dikkatlice baktıktan sonra, içlerinden bir tanesini aldı. "Beni buna mecbur etmeyecektiniz!"
"Efendim!" diye seslendi Vector. Bir yere gitmeye hazırlanan Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri'ni odadan çıkmaktan alıkoyduktan sonra, elindeki takip cihazını uzattı. "Bunu görmek isteyeceğinizi düşündüm."
Takip cihazının ekranına bakan Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri, "Kendinizi çok akıllı sanıyorsunuz, değil mi Bilal ve Cengizhan efendiler?" diye sordu. Öfkesi, keskin olan ses tonundan anlaşılabiliyordu. Detaylı görünüm için ekranın sol üst köşesindeki düğmeye dokundu. "Nereye gideceğinizi göremeyeceğimi düşünüyorsunuz...? Üzgünüm ki fazlası ile yanılıyorsunuz."
Vector: "Ne yapmamı istiyorsunuz, efendim?"
"Herhangi bir şey yapmana gerek yok, Vector." dedi Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri. Zalimce gülümseme ile adamına baktı. "Umbrella'nın ipliğini pazara çıkartmak için Alyssa Ashcroft'un yanına gittiklerini biliyorum, ama o kadının elinde hiçbir şekilde delil yok. Yani eninde sonunda buraya geri gelmek zorunda kalacaklar. Onları burada büyük bir sürpriz bekliyor olacak."
Odasından çıktığı gibi aşağıya, yani hapisanelerin bulunduğu kata doğru inen Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri, gardiyanların gözetimi altında Merve ile Yağmur'un tutulduğu hücreye girdi. "Merhaba hanımlar... Nasılsınız?"
Yağmur: "Seni görene kadar iyiydik..."
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "Böyle yapma Yağmur, kalbimi kırıyorsun!"
"Dua et ki ellerim bağlı." dedi Yağmur. Tüm öfkesi ile Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri'nin yüzüne tükürdü. "İmkanım olsa da kafanı da kırsam!"
"Belki bir gün olur... Neyse... Buraya zaten sizinle atışmak için gelmedim." dedi Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri. Yüzündeki tükürüğü sildikten sonra devam etti. "Gördüğüm kadarıyla arkadaşlarınız olacak o iki zibidi, asi ruh havalarına girip, gözetimleri altındaki adamlarıma zorluk çıkartmışlar. Hatta bununla da kalmayıp, en güvendiğim adamlarımdan birisi olan Four-Eyes'ın hayatına mal olmuşlar. Şu anda da bir motorsiklet ile Raccoon Şehri'ne geri dönüyorlar. Sizce de bu biraz fazla değil mi?"
Merve: "Ne yaparsanız yapın ‘Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri', Bilal ile Cengizhan'ı hayatta durduramazsınız!"
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "Evet, görünüşe göre o iki zibidinin Raccoon Press'e ulaşmalarını engelleyemem, ama onları benim yerime siz durdurabilirsiniz."
Merve: "O nasıl olacak ki?"
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "Gardiyan!"
Gardiyan: "Emredin efendim!"
"Onu sabit tut." dedi Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri. Eliyle Merve'yi işaret etti. "Kımıldamasına izin verme."
Gardiyan: "Emredersiniz efendim!"
Çantasından aldığı şırıngayı çıkarttı. Tavandaki lambanın ışığında bir elmas gibi parlayan iğnenin ucuna şöyle bir bakıp, gülümsedi. Ardından Merve'ye doğru yürüdü. Üzerindeki kıyafetin kolunu, omzuna kadar sıyırdı. "Yapabileceğim başka bir şey yok." dedi Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri ve şırınganın ucundaki iğneyi Merve'nin koluna batırdı. "Sana yazık olacak, ama yine de merhametliyim; çünkü, kendini daha iyi hissedeceğinden fazlası ile eminim."
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
Uzun bir yolculuğun ardından Raccoon Şehri'ne ulaşan Bilal ile Cengizhan, Raccoon Hastanesi'nin önünde durdular. Şehirdeki ilk gezintilerinin aksine, sokakların artık kan ve ete susamış olan yaşayan ölüler ile dolup taştığını gördüler. Artık dışarısı daha da tehlikeli hale gelmişti. Bu yüzden de, ilk olarak her nereye gideceklerse, mümkün olan en kısa sürede ve hatasız olarak gitmek durumundaydılar. Yollarının üzerindeki yaşayan ölüler, kendileri için zaman kaybından ve olası bir hatada ölüm tehlikesinden başka bir işe yaramayacaktı. Cengizhan, Yağmur ile Merve'nin nerede olabileceğine dair bir tahminde bulunmaya çalışırken, Bilal, "Aslında önce Raccoon Press'e gidip, şu Alyssa Ashcroft'u bulalım." dedi ve devam etti. "Çıktıktan sonra Merve ile Yağmur'a bakarız. Onlara Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri'den daha yakın olduğumuzu düşünüyorum."
Cengizhan: "Tamam... Ne tarafa gidiyoruz?"
"Saat onbir yönünde git ve ne yaparsan yap, kaza yapmamaya çalış." dedi Bilal. Hafifçe Cengizhan'ın omzuna vurdu. "Ben seni yönlendireceğim."
Kısa süre içerisinde Raccoon Press'e varan Bilal ile Cengizhan, yaşayan ölülere yem olmamak için, binanın ön kapısından içeri deyim yerinde ise baskın yapar gibi giriyorlardı. S.W.A.T. ekibini aratmayacak olan bu giriş sırasında binanın iç tarafında olan ve derin sessizliğin ortasında meydana gelen bu hengameden dolayı paniğe kapılan Alyssa Ashcroft ise, içeri girenlerin insan veya yaşayan ölü olup olmadığına bakmaksızın, tereddüt etmeden silahına sarıldığı gibi kısmi perişan olan Bilal ile Cengizhan'a doğrultuyordu. "Kıpırdamayın!!" diye bağırdı. " Olduğunuz yerde kalın!!"
"Durun, bayan Ashcroft!" diye bağırdı Bilal. Alyssa Ashcroft'u görür görmez tanımıştı, ama herhangi bir yanlış hamle yapmaktan da kaçınıyordu. "Bizler düşmanınız değiliz!"
"Kimsiniz o halde?!" dedi Alyssa Ashcroft. Bir an duraksar gibi oldu, ama olası bir yanlış harekette tetiği çekmeye hazırdı. "Bana kendinizi tanıtın!"
"Adım, Bilal KARAKUŞ." diyerek lafa girdi Bilal. Akabinde Cengizhan'ı işaret etti. "Bu da, arkadaşım Cengizhan KARACA."
"Bilal KARAKUŞ..." dedi Alyssa Ashcroft düşünceli olarak. "İsminiz yabancı gelmiyor... Daha önceden karşılaştık mı?"
Bilal: "Aylar öncesinde sosyal ağ üzerinden görüşmüştük, hatırlıyor musunuz?"
Alyssa Ashcroft: "Sosyal ağ...?"
"Evet, sosyal ağ! Burada dönen olaylardan söz etmiş, Umbrella şirketi hakkında herhangi bir delil bulamadığınızdan yakınmıştınız! Ayrıca her seferinde Raccoon Şehri Polis Merkezi'nin bazı olayları örtbas ettiğini, bu şehrin polis müdürü olan Brian Irons adlı bir adamın da gizli kapaklı işler çevirdiğinden şüphe ettiğinizi söylemiştiniz!" dedi Bilal. Aslyssa Ashcroft'a geçmişteki irtibatlarını hatırlatmaya çalıştığı sırada hissettiği heyecan yüzüne yansımıştı. "Hatırladınız mı?!"
"Bir dakika... Şimdi hatırladım!" dedi Alyssa Ashcroft. Herhangi bir insanın, doğruyu söylerken gösterdiği dört tipik davranışı aynen sergilediğini fark etmişti. "Demek o Bilal sensin...?"
Bilal: "Oh be... Sonunda hatırlatabildim!"
Alyssa Ashcroft: "Peki buraya neden geldiniz?"
Bilal: "Umbrella şirketinin ipliğini pazara çıkartmak istemiyor musunuz?"
Alyssa Ashcroft: "Evet de...?"
Bilal: "Biz aslında bu şehre dört arkadaş olarak geldik, ama—"
Alyssa Ashcroft: "Nasıl geldiniz? Ne amaçla geldiniz?"
"Ne yazık ki açıklayabilecek kadar bilgimiz yok. Zaten bu şehre gelmek gibi amacımız asla yoktu," dedi Bilal ve devam etti. "ama bir şekilde geldik işte. Şimdi de bir şekilde kurtulmak istiyoruz. Ne var ki, beraberimizdeki iki arkadaşımız, muhtemelen USS askerlerinin eline düştü."
Alyssa Ashcroft: "USS askerlerinin eline düştülerse, hayatta kalabilecek kadar şanslı olduklarını sanmıyorum."
Bilal: "Açıkçası biz de öyle, ama eğer kurtulabilme gibi bir imkanları olacaksa, çok geç olmadan bu konuda bir şeyler yapmayı istiyoruz."
Alyssa Ashcroft: "Peki ben ne yapabilirim?"
Bilal: "Bu konuda sizinle iş birliği yapmak istiyoruz...?"
Alyssa Ashcroft: "Nasıl bir iş birliği?"
"Biz sizin için Umbrella'nın ipliğini pazara çıkartmanızı sağlayabilecek delilleri sağlayalım, siz de bize arkadaşlarımızı kurtarma konusunda yardımcı olun." dedi Bilal. Bütün umutsuzluklarına rağmen konuşmaya devam etmeyi istiyordu. "Lütfen bu konuda bize yardımcı olun!"
"Hmmm... Pekala..." dedi Alyssa Ashcroft. Arkasındaki masada duran fotoğraf makinesini alıp, Bilal ile Cengizhan'ın yanına geldi. "O halde bunu alın."
Bilal: "Ne yapmamız gerekiyor?"
"Spencer Konağı'nın Umbrella şirketinin deneylerini örtmek için bir kılıf olduğunu duymuştum, ama içeri girmeye cesaret edemediğim için ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum." dedi Alyssa Ashcroft ve devam etti. "Eğer denilen doğru ise, benim için deneylerin yapıldığı laboratuarları ve kullanılan deneklerin fotoğraflarını getirin. Ben de arkadaşlarınız için ne yapabileceğime bir bakayım."
"Çok teşekkür ederiz bayan Ashcroft!" dedi Bilal sevinç ile. Kendisine uzatılan fotoğraf makinesini aldığı gibi tutması için Cengizhan'a verdi. "Elimizden geleni ardımıza koymayacağız!"
"Ayrıca şu silahı da alın." dedi Alyssa Ashcroft. Belindeki kılıftan M92F model tabancayı çıkartıp, Bilal'e uzattı. "Yalnız gerçekten zorunlu olduğunuz zamanlarda kullanın ve her şeyden önemlisi, tetiği çekmeden önce kime nişan aldığınıza dikkat edin."
Silahı dikkatli bir şekilde teslim alan Bilal, "Umarım kullanmak zorunda kalmayız." dedi.
"Umarım..." dedi Alyssa Ashcroft ve devam etti. "Mümkün olabildiğince dikkatli olun."
Bilal: "Siz de."
FON MÜZİĞİ: Conduits - Misery Train (https://www.youtube.com/watch?v=0vOVyK7hpjc#ws)
Raccoon Press'ten çıktıkları gibi motorsiklete binen Cengizhan ile Bilal, ne yapacakları konusunda hemfikirdiler: Öyle ki, arkadaşlarının Raccoon Şehri'nin neresinde olduğunu bilmemelerine karşılık, ne yapmaları gerektiğini bildikleri bir amaçları vardı. Bu durumda da, arkadaşlarını aramak ile vakit kaybetmek yerine kendilerinden istenen fotoğrafları çekebilmek için Spencer Konağı'na geri dönmek, verilebilecek en doğru karar olacaktı.
-
Bir solukta okudum valla abi, yeni bölümü merakla bekliyorum şimdi. Kıyıdan köşeden çıkarım karakterim de cünupgillerden olur diye irkilmedim değil. :H Senarist karakterleri Alper YEŞİLSU hazretlerinin şerrinden korusun amin. :H :W
-
Umarım dileğin kabul olur, ama işin içinde Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri varken açık bir kapı bırakmak yerinde olur diye düşünüyorum ;D
-
Y.A.Y.H deseniz :H :H yeter ortalığı kasıp kavurmuş gene :D :D eğer adını salavatla anmazsanız başınız belada demektir :H :H
-
Adam adının kısaltılmasını sevmiyor :H Yüceliğinin görmezden gelindiğini zannedip, çok daha fazla sinirleniyor... Gerçi bilmiyor ki kalem benim elimde :P
-
Bölüm 5: Merve'ye Ne Oldu?
Bir zamanlar nezih bir şehir olan, ama William Birkin ile Umbrella şirketinin arasındaki husumetin bedelini, hiç suçu olmamasına rağmen, sularına karışan T virüsü ile yaşayan ölülerin diyarına dönerek ve deyim yerinde ise cehennemden farksız hale gelerek ödeyen Raccoon Şehri'nden ayrılıp, Arklay Dağları'na doğru bir kez daha yola çıkmıştı Bilal ile Cengizan. Şehre gelişleri sırasında yağmakta olan yağmur dinmiş, hava serinlemiş ve etrafı taze toprak kokusu sarmıştı. Serinlik nedeni ile hafiften ürperen Cengizhan, motorsikletin hızını biraz düşürmeye karar verdi.
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
Bilal: "Neden yavaşladın?"
Cengizhan: "Üşüdüm..."
Bilal: "Yer değişelim mi?"
"Gerek yok..." diye cevap verdi Cengizhan. Aklı hala Merve ile Yağmur'daydı. Nerede olduklarını, ne yaptıklarını ve her şeyden önemlisi, hayatta olup olmadıklarını merak ediyordu. "Bu işin sonunda Merve ile Yağmur'u kurtarabilecek miyiz?"
"Bilmiyorum," dedi Bilal. Rüzgardan dolayı gözlerinin önüne gelen saçlarını eli ile düzelttikten sonra, lafına devam etti. "ama kurtulmaları için elimden geleni yapacağımdan emin olabilirsin."
Aldığı güven verici cevap üzerine Bilal'e doğru dönen Cengizhan, belli belirsiz bir gülümseme ile baktı. Ne var ki, bir anda dehşete kapılarak ileriyi işaret eden Bilal, "ÖNÜNE BAK CENGİZHAN!!" diye bağırdı. Bu haykırış nedeni ile dehşete kapılan Cengizhan'ın hızlı bir şekilde önüne dönmesi ile yollarının ilerisinde bir ‘şey' görmesi bir oluyordu. İlk anda ne olduğunu anlayamadığı bu ‘şey'in kısa sürede ‘Merve' olduğunu algılayan Cengizhan, ona çarpmamak için direksiyonu can havliyle kırdı.
Son hızla üzerine gelmekte olan bir motorsiklete rağmen istifini bozmayan Merve, Cengizhan ve Bilal yanından neredeyse teğet geçerlerken onlarla şöyle bir göz göze gelip, hiçbir ifadenin kaplamamış olduğu yüzündeki bakışları ile olan biteni herhangi bir hamle yapmadan izledi.
Dengelerinin bozulması ile savrulan motorsikletten düşen Bilal ile Cengizhan, yağmur nedeni ile ıslanan toprak yolda yuvarlanmış ve üstleri başları çamur içinde kalmıştı. Buna aldırmadan, sanki hiçbir şey olmamış gibi şaşkınlık ile karışık heyecan ile yerden kalkan Cengizhan, halen arkası dönük olan Merve'ye doğru yaklaştı. "Sen... iyi misin? Bir şeyin yok ya?" diye sordu. Kısa bir süreliğine hareketsiz duran Merve, istifini hiçbir şekilde bozmadan yavaşça Cengizhan'a doğru döndü. Yüzünü tam olarak göremediği için, ne durumda olduğu konusunda herhangi bir tahminde bulunamıyordu, Cengizhan. "Merve...?"
Yavaş adımlarla yanına kadar gelen Merve'de bir gariplik olduğundan şüpheleniyordu, Cengizhan. Bir şeyler yolunda gitmiyor gibi hissediyordu. "Bu sen misin, Merve?" diye sordu. Alacağı cevap, şüphelerinin doğru olup olmadığına ışık tutacaktı. "Cevap ve—"
Cümlenin tamamlanmasına fırsat vermeyen Merve'nin neredeyse tüm gücüyle savurduğu yumruk, Cengizhan'ın karın boşluğuna yakın bir yere isabet ediyordu. Vücudu şiddetli bir şekilde sarsılan Cengizhan, ayaklarının yerden kesilmesi ile rüzgara kapılan bir kuş tüyü gibi havada uçup, olan biteni algılamaya çalışan Bilal'e çarptığı gibi onu da deviriyor, bunun neticesinde de birkaç metre sürüklenmelerine neden oluyordu. Hiç beklemediği bir şekilde gelen bu cevap ile neye uğradığını şaşıran Cengizhan, kendisini toparlamaya çalıştığı sırada duyduğu bir ses ile olduğu yerde sıçrıyordu. Hiçbir şey düşünmeden yaptığı ilk şey, Merve'ye bakmak oluyordu. Yere diz çökmüş olduğunu görünce, sesin geldiği tarafa doğru baktı ve Bilal'in Alyssa Ashcroft'tan aldıkları silaha sarılmış olduğunu gördü. Tüm konsantrasyonunu Merve'nin üzerinde toparlamıştı. Her bir hareketini takip ediyordu. En ufak bir saldırı hamlesinde de tetiği hiç tereddüt etmeden çekmeye kararlıydı. "Cengizhan!" diye bağırdı. Sesi son derece kararlıydı. "Motorsikleti çalıştır!"
"Tamam." dedi Cengizhan. Yerden kalktığı gibi devrilmiş olan motorsiklete doğru koşuyor, kafasındaki bir sürü soru işaretine rağmen tek bir kelime bile etmeden motorsikleti yerden kaldırıyordu. Kısa süreli bir çabalamadan sonra da nihayet çalıştırmayı başarıyordu. "Motorsikleti çalıştırdım, Bilal!"
Herşeye rağmen hamle yapmaya hazırlanan Merve, bir an bile düşünmeden tetiği çeken Bilal'in elindeki silahın namlusundan çıkan ikinci mermiye de hedef oluyordu. Sağ diz kapağına isabet eden mermi ile Merve'nin ikinci kez dizinin üzerine çökmesini fırsat bilen Bilal, koştuğu gibi motorsiklete bindi ve "Bas gaza!" diye bağırdı. Cengizhan, tüm gücü ile gaza bastığı gibi motorsikleti kaldıkları yerden son hızla Spencer Konağı'na doğru sürmeye başlarken, hem Bilal'in hem de motorsikletin sesini duyan Merve ise var gücü ile arkalarından koşsa da, Bilal ile Cengizhan'a yetişemiyordu.
"Az önce ne oldu?" diye sordu Cengizhan. Gözünü hiçbir şekilde yoldan ayırmıyordu. Uzun zamandır yanında olduğu arkadaşı ile bu şekilde bir husumet yaşamış olmalarından dolayı şaşkındı. Hiçbir şeye konsantre olamıyordu. "Merve'ye ne oldu?"
Bilal: "Büyük ihtimalle T virüsü..."
Cengizhan: "Ne?"
"Tyrant virüsü..." dedi Bilal. Sesi düşünceli, az biraz da sıkıntılıydı. "Birisi ona T virüsü enjekte etmiş. Ama kim...?"
Cengizhan: "Ve niye?"
Bilal: "Bilmiyorum..."
"O değil de, karşılaştığımız yer sence de fazlası ile garip, değil mi?" diye sordu Cengizhan. Yavaşça dönerek Bilal'e baktı. "Neden özellikle burada karşımıza çıktı? Spencer Konağı'na yakın bir yerde...?"
Bilal: "Alper'den mi şüpheleniyorsun?"
Cengizhan: "Bilmiyorum... Aklıma başka birisi gelmiyor. Ortada Alper'den başka birisi var mı?"
"Şu an için aklıma Alper'den başkası gelmiyor," dedi Bilal ve devam etti. "ama şu da var: Şu an kötü tarafta onu gördük diye suçu direkt ona yüklememiz, bir tahminden başka bir şey olmaz. Belki başka birisi de olabilir, henüz karşılaşmadığımız için haberimizin olmadığı başka birisi."
Cengizhan: "Peki Merve'yi geri alabilmemizin herhangi bir yolu var mı?"
Bilal: "Var."
Cengizhan: "Nedir?"
Bilal: "Daylight isimli bir karışım. T virüs için bir antivirüs, ama..."
Cengizhan: "Ama...?"
Bilal: "Ama her zaman işe yaramıyor."
"Harika, tam da en çok duymayı istediğim şeyi söyledin." dedi Cengizhan ve devam etti. "İşe yaramaması durumunda devreye sokulabilecek bir B planı var mı?"
"Evet, var..." dedi Bilal. Kısa bir süreliğine duraksadıktan sonra lafına devam etti. "Merve'yi öldürmek."
Cengizhan: "Bunun bir B planı olduğunu sanmıyorum."
Bilal: "Ne yazık ki öyle..."
Cengizhan: "Onu kurtarabilmenin başka bir yolu olmalı!"
Bilal: "Onu kurtarabilmek için tek çözümümüz Daylight. Eğer o işe yaramazsa, Merve'yi hiçbir şekilde normale döndüremeyiz."
Cengizhan: "Peki hangi durumlarda işe yaramaz?"
Bilal: "Bilmiyorum..."
"Harika... Ağzından bal damlıyor." dedi Cengizhan. Bir şeyler düşünmeye, bir B planı oluşturmaya çalışıyordu. "Lanet olsun."
Sessizlik ile geçen dakikaların ardından nihayet Spencer Konağı'na ulaşmıştı Cengizhan ile Bilal. Tepenin hafiften serin ve esintili olmasından dolayı ürperen Bilal, konağa girmek için motorsikletten indi. "Burada ayrılalım, Cengizhan."
Cengizhan: "Ne demek ayrılalım?"
"Bu işi kısa sürede halletmemiz lazım." dedi Bilal. Arkasını dönüp, konağa baktıktan sonra Cengizhan'a geri döndü. "O yüzden bu işi iki koldan yürüterek halledelim."
Cengizhan: "Ama—"
FON MÜZİĞİ: Enigma - Total Eclipse Of The Moon (https://www.youtube.com/watch?v=BwNV1OzcI4o#ws)
"'Ama'sı falan yok Cengizhan... Hangisini seçersek seçelim, diğeri için fazlası ile geç kalmış olabiliriz." dedi Bilal. Kafasını çevirip, düşünceli bir şekilde motorsikletin göstergelerine bakan Cengizhan'ı omzundan tutup, kendisini dinlemesi için sarstı. "Her iki seçeneğin de bizim için hayati önemi varken, diğerini erteleyemeyiz."
Cengizhan: "Peki ya birimizden birine bir şey olursa?"
"Olmamalı." dedi Bilal. Derin bir nefes alıp verdi. Arklay Dağları'ndan şehrin kasvetli ve insanın cesaretini kıran manzarasına bakıyordu. "Bak ne diyeceğim..."
Cengizhan: "Ne?"
"Burası için söylenen klasik bir laf vardır: ‘Raccoon Şehri'nde ölmek, nasıl hayatta kalınacağını öğrenmektir.'" dedi Bilal. Boğazını temizledikten sonra devam etti. "Bunu bu zamana kadar başaran çok az kişi var. Jill Valentine, Chris Redfield, Claire Redfield, Ada Wong, Sherry Birkin, Rebecca Chambers ve Leon Scott Kennedy gibi isimler... Açıkçası bu isimlerin arasına bizim isimlerimizin de katılmasını istiyorum. Tabi sadece istiyorum. Sonuçta Raccoon Şehri'nden bahsediyoruz. Her şey istemek ile olsaydı, ben şu an kim bilir ne olmuştum. Neyse... Diyeceğim şu ki, iki kola ayrılıp, her iki hedefe de en kısa sürede ulaşmaya çalışalım. Böylece, bu lanet olası şehirden mümkün olabilecek en kısa sürede kurtulmuş oluruz."
"Pekala... Senin dediğin gibi olsun." dedi Cengizhan. Bilal'in kararlı konuşması karşısında ikna olmuş gibiydi, ama içinde hala ‘ya başaramazsak?' şüphesi vardı. "Şimdi... Sen ne yapıyorsun, ben ne yapıyorum?"
FON MÜZİĞİ (BİR ÖNCEKİ ŞARKIDAN GEÇİŞ İLE): Enigma - Look Of Today (https://www.youtube.com/watch?v=kn7gh62BjQ4#ws)
"Gayet basit... Sen, Daylight'ın nasıl yapılacağını öğrenebilmek ve mümkünse karşımını elde etmek için George Hamilton'a danışmak adına Raccoon Şehri Halk Koleji'ne gideceksin. Şehrin batı tarafında bulunuyor." dedi Bilal. Silahın şarjörünü kontrol ediyordu. "Ben ise Alyssa Ashcroft'un benden istediği resimleri halletmeye çalışacağım, tabi USS askerleri veya narsistliğin sınırlarını zorlayan Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri tarafından halledilmezsem."
"Dikkat et de halledilme." dedi Cengizhan ve devam etti. "Ha bir de Yağmur'un hayatta olup olmadığına bak. Onu da kaybetmeyelim."
"Pekala..." dedi Bilal. Fotoğraf makinesini de omzuna astıktan sonra gitmeye hazır hale gelmişti. "İşini hallettikten sonra da beni, duruma göre bizi Raccoon İstasyonu'nda bekle."
"Tamam." dedi Cengizhan. Bilal'e elini uzattı. "Bol şans."
"Sana da..." dedi Bilal. Cengizhan'ın elini sıktı. "Ölmemeye çalış."
"Elimden gelenin en iyisini yapacağım." diye cevap verdi Cengizhan. Motorsiklet ile Raccoon Şehri Halk Koleji'ne gitmek için Spencer Konağı'nın önünden ayrılıyordu. "Gördüğün herkese benden selam söyle!"
"Ne adamsın Cengizhan... " dedi Bilal gülerek. Arkasını dönüp, Spencer Konağı'na doğru yürümeye başladı. "Pekala, söylerim."
Olası bir Merve ile karşılaşma tehlikesine karşı gözlerini dört açarak Arklay Dağları'ndan aşağıya inmeye başlıyordu, Cengizhan. Kısa bir süre önce duran yağmurun ardından gökyüzünü kaplayan bulutların yavaş yavaş dağılması ile nihayet yüzünü gösteren dolunay, dipsiz gibi görünen karanlığın içinde bir nevi el feneri görevi görüyordu. Parlak ışığının halen ıslak olması nedeni ile zaman zaman tamamıyla buz tutmuş gibi görünmesine neden olduğu yol boyunca ilerleyen Cengizhan, çok geçmeden Bilal'in tarif ettiği Raccoon Şehri Halk Koleji'ne herhangi bir tehlike atlatmadan, sağ salim ulaşıyordu.
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
Ne var ki, etrafta yaşayan ölülerin kol gezmesi nedeniyle riske girmek istemiyordu. Doğrudan kolej binasına doğru sürdüğü motorsikleti, uygun bir zamanlama ile tam kapının önüne park etmek istemişti ki Cengizhan, tam kurumamış olan zeminde tekerleklerin kayması yüzünden kontrolünü kaybettiği motorsiklet ile kolej binasının kapısını da kırarak içeri girdi. Yaptığı gürültü ile kolej binasındaki yaşayan ölü veya enfeksiyona maruz kalmamış insan fark etmeksizin herkesin dikkatini çektiğinden emin olan,ama yine de iyimser düşünmek isteyen Cengizhan, "Umarım pek fazla dikkat çekmemişimdir." dedi. Devrilen motorsikletten indikten sonra, halen işlevini yerine getirmekte olan gidondaki ışığın aydınlanttığı tarafa doğru baktı. "Bir yere de doğru düzgün giremiyoruz ki *mına koyayım."
Yanında yolunu aydınlatmak için el feneri ve kendisini savunmak için herhangi bir silah olmadığı için tedbirli bir şekilde ilerleyen Cengizhan, her ne kadar tehlikeli olduğunu bilse de, Bilal'in adını verdiği George Hamilton'ı bulabilmek için kolejin dört bir yanını dolaşmaya karar veriyordu.
Kısa bir süre sonra...
Birbiri ardına atlattığı onca tehlikeden sonra aradığı kişiyi Araştırma Laboratuarı'nda bulan Cengizhan, yanlış bir hamle ile George Hamilton'ı ve asistanı olduğu düşündüğü kişiyi korkutmamak için, çok uzak olmayan bir mesafeden "Merhaba..." diyerek kendisini belli ediyordu.
Her ne kadar korkutmamak adına yapılmış bir hamle olsa da, bütün konsantrasyonlarını yaptıkları işe veren George Hamilton ve yardımcısının yürekleri ağzılarına geliyordu.
"Üzgünüm!" dedi Cengizhan. Halen kapının yanında duruyordu. "Sizleri korkutmak istememiştim. Afedersiniz!"
George Hamilton: "Bizi kalpten götürecektin, evlat!"
Cengizhan: "Üzgünüm... Ani bir giriş yapmak istemedim, ama böylesi bir girişimde de galiba pek başarılı olamadım."
"Neyse... Halen hayatta olduğumuza sevinebiliriz." dedi George Hamilton. Alışık olmadığı bir sima ile karşılaştığı için bir an duraksar gibi oldu. "Bir dakika... Seni daha önceden hiç görmedim. Burada ne arıyorsun? Daha da önemlisi, sen de kimsin?"
"Adım, Cengizhan KARACA." diyerek kendisini tanıttı Cengizhan. Nereden başlayacağını bilemeden lafa girdi. "Buraya Silent Hill kasabasından geldik..."
Yaklaşık beş dakika sonra...
"İşte benim buraya geliş hikayem tam olarak böyle..." dedi Cengizhan. Yavaş adımlar ile George Hamilton'ın yanına doğru yürümeye başladı. "Anlayacağınız, T virüsü için Daylight antivirüsüne ihtiyacım var. Ne yapmam gerekiyor?"
George Hamilton: "Açıkçası Daylight antivirüsünün oluşturulması biraz zahmetli ve arkadaşınız Bilal'in de söylediği gibi her zaman işe yaramıyor, ama enfeksiyon kapmış olan arkadaşınız... adı ne demiştiniz?"
Cengizhan: "Merve."
"Enfeksiyon kapmış olan arkadaşınız Merve için denemeye değer." dedi George Hamilton ve devam etti. "Bu konuda deneyimli olan asistanım Mirella'yı yardımcı olması için sizin yanınıza vereceğim. O size ne yapılması gerektiği konusunda bilgi verecektir. Buraya neyle geldiniz?"
Cengizhan: "Motorsikletimle..."
George Hamilton: "Pekala... Mirella..."
Mirella: "Buyrun efendim."
George Hamilton: "Daylight için Cengizhan'a rehberlik et. Nasıl oluşturulacağını biliyorsun, değil mi?"
Mirella: "Evet, efendim."
George Hamilton: "Pekala... Yalnız birbirinize göz kulak olun."
Cengizhan: "O konuda hiç şüpheniz olmasın, efendim. Mirella'yı korumak için elimden geleni ardıma koymayacağım."
"Bu arada, şu mavi bitkileri de alın ve..." dedi George Hamilton. Yan taraftaki iki küçük cam tüpü, susturuculu tabancayı ve el fenerini masaya koydu. "bunları alın."
Cengizhan: "Bu bitkiler ne için?"
Mirella: "Yolda açıklarım."
"Tamam o halde..." dedi Cengizhan. Kapıya doğru yöneldi. "Hazırsanız gidelim."
Mirella: "Gidelim."
Mirella ile Raccoon Şehri Halk Koleji'nden çıkıp, motorsiklete binerek yola çıkan Cengizhan, "Ne tarafa doğru gideceğiz?" diye sordu ve devam etti. "Bir de bu Daylight nasıl oluşturuluyor?"
Mirella: "Ben de bu soruyu sormandan korkuyordum."
Cengizhan: "Neden?"
"Öncelikle üç farklı içeriği toparlamamız gerekiyor." dedi Mirella. Hafiften esmeye başlayan rüzgar ile kestane kabuğu rengindeki saçlarını gözlerinin önünden çekti. "Bunlardan bir tanesi V-Poison, bir tanesi T-Blood ve sonuncusu da P-Base."
Cengizhan: "Peki bu üç şey nerede bulunuyor?"
Mirella: "V-Poison için Arklay Dağları'ndaki terkedilmiş hastaneye gitmemiz gerekiyor. Mutasyona uğramış dev arılardan alacağız. T-Blood'ı T virüsü bulaşmış bir yaratıktan almalıyız. Bu bir Tyrant da olabilir veya her ne kadar yaratık olmasa da arkadaşın Merve de olabilir. P-Base'i ise Raccoon Şehri Halk Koleji'nde bulabiliriz, ama onu en son alalım; çünkü, fazlası ile dikkatli taşımak gerekiyor. Eğer hava ile temas ederse yok olur."
Cengizhan: "O halde önce Arklay Dağları'ndaki terkedilmiş hastaneye gidiyoruz...?"
Mirella: "Evet, önce terkedilmiş hastaneye gidelim."
Cengizhan: "Bu arada, bu mavi bitkiler ne olacak?"
"Terkedilmiş hastanedeki arılardan biri seni veya beni sokarsa, bu mavi bitkiler zehri öldürüyor." dedi Mirella ve devam etti. "Eğer zamanında kullanamazsak, ölürüz."
"Harika..." dedi Cengizhan. Motorsikletin gidonunu sımsıkı tutuyordu. "Pekala... O halde sıkı tutun!"
Çok kısa süre içerisinde terkedilmiş hastaneye ulaşan Cengizhan ile Mirella, hafif aralık duran hastanenin bahçe kapısından girerek, Daylight'ın ilk durağına ulaşıyorlardı.
-
Eline sağlık genç adam, geç olsa da devamını getirebildim. Benden yazı konusunda bir şeyler kapmışsın sonunda der ve arkasına bakmadan kaçar.:D:D:D
-
Benden yazı konusunda bir şeyler kapmışsın sonunda der ve arkasına bakmadan kaçar.:D:D:D
Askerlik öncesi çürük raporu aldırtırım sana bak, rahat dur :D :D
-
Yok canım o kadar da değil.:D
-
Ben bilemem artık :D
-
BÖLÜM 6: Arklay Hospital
Kendisine Daylight konusunda rehberlik edecek olan Mirella'nın sorumluluğunun üstünde olduğunu iyi bilen Cengizhan, hastanenin bahçesinin tehlikeli olup olmadığını kontrol etmek amacıyla kapıdan öncelikli olarak geçecekti ki, kapının girebileceği kadar açık olmadığını gördü. Yeterli geçiş mesafesi için kapıyı ittirdiği sırada duyulan gıcırtı, Mirella'nın olduğu kadar Cengizhan'ın da tüylerini ürpertmişti. "Bu hastane en son ne zaman ziyaret edildi?"
Mirella: "Bilmiyorum, ama bu yakınlarda edilmediği ortada."
"Belli..." dedi Cengizhan. Eli ile bahçe kapısını işaret etti. "Az önceki ses bunu onaylıyor."
FON MÜZİĞİ: enigma beyond the invisible (The Dusted Variations) (https://www.youtube.com/watch?v=pSa0BdRfWmg#ws)
Kaybolmamak için el fenerini açan Mirella, ışığı etrafta dolaştırarak Cengizhan'ın da bahçe hakkında görsel bilgi sahibi olmasını sağlıyordu. Kısmi olarak Brezilya'daki Amazon Ormanları'nın minyatür bir benzeri gibi görünen bahçede, neredeyse her türden bitkiyi görmek mümkündü. Normalinden kat ve kat büyük olması yüzünden hastanenin çatısını tamamıyla kaplamış gibi görünen, alt tarafı dut, üst tarafı ise açelyaya benzeyen kırmızı renkli çiçekler ile donanmış sarmaşık vari bitkiler, insanın yarı boyuna gelen yabani otlar ve gövdeleri garip şekillere girmiş olan ağaçlar ile bahçe kısmen Amazon Ormanları'nı andırıyordu.
"Bu hastanenin adı tam olarak nedir?" diye sordu Cengizhan. Adımına dikkat ederek yürüyordu. "Bahçesi, botanik bahçesine dönmüş."
Mirella: "Arklay Hastanesi."
Cengizhan: "Bu Arklay'da doğru düzgün bir yer yok mudur?"
"Ne yazık ki..." diyerek cevap verdi Mirella. Şöyle bir binaya baktı. "Burası benim hemşirelik yaptığım dönemlerde çok güzeldi."
Cengizhan: "Sen burada hemşirelik mi yapıyordun?"
Mirella: "Aslında stajyer hemşireydim."
Cengizhan: "Anladım."
"Neyse... Hastanenin kapanmasından önce Albert Lester adında, eşi ölümcül bir hastalığa yakalanmış olan bir adam tarafından yönetiliyordu." dedi Mirella ve devam etti. "Nasıl olduysa, eşi T virüsünden türetildiği tahmin edilen bir ilaç yüzünden öldü ve vücudu, hala burada mı bilmiyorum, ama hastanenin bodrum katında bulunan ve binayı koruyan tek şey olan devasa bir bitki tarafından yendi."
"Umarım o bitki ile karşılaşmak zorunda kalmayız." dedi Cengizhan. Tüylerinin diken diken olduğunu hissediyordu. "Başımıza aldığımız derde bak."
"Bir söylenti duydum. Ne kadar doğru bilmiyorum," dedi Mirella ve devam etti. "ama Albert Lester, o ilaç hadisesinden sonra, eşi Dorothy'nin o devasa bitkiye dönüştüğünü. Bu yüzden de, gezgin kimseleri hastaneye çekiyor ve Dorothy'yi beslemek için onları öldürüyormuş."
"Anasını sattığımın herifine bak!" dedi Cengizhan. Hafiften gülecek gibi oldu. "Ulan şimdi hastane gözümde daha korkutucu hale geldi."
"Normaldir." dedi Mirella. Belindeki susturuculu silahı çıkartıp, Cengizhan'a uzattı. "Ha bir de şunu diyeyim... Bu Albert Lester denilen adam, Baltalı Adam olarak da tanınmaktaymış; çünkü, kurbanlarını balta ile öldürüyormuş."
Cengizhan: "Ben gidiyorum ya..."
Mirella: "Nereye gidiyorsun?"
Cengizhan: "Merve'yi öldürmeye!"
Mirella: "Onu kurtaracağımızı sanıyordum...?"
"Onu kurtacağız diye kendimiz öleceğiz lan!" dedi Cengizhan, elindeki silahın namlusu ile hastaneyi işaret etti. "Her şey niye bu kadar zor ve ürkütücü olmak zorunda ki?"
"Eh burası Racoon Şehri... İşler böyle yürür." dedi Mirella. Yüzünde buruk bir gülümseme vardı. "Ya öldürürsün ya da ölürsün. Seçim sana ait."
Cengizhan: "Peki V-Poison'ı alacağımız şu arılar, bildiğimiz türden arılar mı? Gerçi elimde silah varken, bu soruyu sormak biraz saçma oldu...?"
"Ne yazık ki, hayır." cevabını verdi Mirella. Hastaneye doğru yürümeye başladı. "T virüsü salgınının olduğu bir yerde normal şeylerin de olmasını beklemek, Polyanna olmaktan başka bir şey değildir. Öyle ki, T virüsünden etkilenmiş olan diğer hayvanlar gibi onlar da mutasyona uğradılar. Aynı bu şehre ilk geldiğiniz sırada size saldıran fil gibi..."
Cengizhan: "O halde, diğer hayvanlar gibi tehlikeli hale gelmişlerdir...?"
"Kesinlikle öyle oldular! Malum salgın sırasında, yaban arıları da diğer hayvanlar gibi T virüsü enfeksiyonuna maruz kaldılar. Bunun neticesinde boyutları kat ve kat arttı ve kovanlarına yaklaşanlara iyi veya kötü ayırt etmeksizin saldırgan bir tavır içine girmeye başladılar. Eğer kendilerini tehdit altında hissederlerse, kurbanlarına iğneleri ile iki grup halinde saldırıyorlar." dedi Mirella. Yanlarındaki mavi bitkileri işaret etti. "Virüs, bu yaban arılarının zehirlerinin, bu mavi bitkiler ile dezenfekte edilmediği sürece ölüme götürebilecek kadar güçlü olmalarına neden oldu."
"Hmmm... Bu bitkileri neden yanımıza aldığımızı şimdi daha iyi anladım." dedi Cengizhan. Bitkilere biraz daha yakından baktı. "Bunlar nerelerde bulunuyorlar?"
Mirella: "Arklay Dağları'nda."
"Demek ki, eğer bu bitkiler yeterli gelmezse, fazlasını rahatlıkla bulabileceğimiz bir yerdeyiz" dedi Cengizhan. Bitkiyi Mirella'ya geri verdi. "Şu terkedilmiş hastaneye girip, V-Poison'ı bir an evvel alalım. Akabinde de, mümkünse ölmeden çıkalım."
Mirella: "Önden buyur o halde."
Bir yandan bahçedeki yabani otlara dikkat ederek Mirella ile hastanenin ana giriş kapısına doğru yürüyen Cengizhan, bir yandan da ‘uzun zaman önce unutulmuşluk' deyiminin görsel karşılığı olan bu bahçeye ve hastanenin dış cephesine bilinçsiz bir şekilde inceliyordu. Sanki yıllar önce burayı ziyaret etmiş ve kaçmak ve hatırlamak istemediği için aklının en ücra köşesine gömdüğü, insanın içini burkan anıları kontrolü dışında gün yüzüne çıkartılmış gibi hissediyordu. İçini bir huzursuzluk kaplamıştı. Burası bir şekilde ona tanıdık geliyordu, ama bunun nasıl mümkün olabildiğini kendisi de kendisine açıklayamıyordu. Belki de başka bir yeri çağrıştırıyordu bu hastane, kim bilirdi ki? Ama şu bir gerçekti ki, kendi içinde, bu hastaneden bir an evvel uzaklaşmayı istiyordu. Ne var ki, Mirella'nın kendisini sertçe sarsması ile kendisine geldi.
"Hey! Cengizhan!" dedi Mirella. Meraklı gözlerle Cengizhan'a bakıyordu. "Deminden beri sana soru soruyordum, ama bana hiç cevap vermedin. İyi misin? Bir şeyin yok ya?"
"Bu hastane..." dedi Cengizhan. Hayal dünyası ile gerçek dünya arasında kalmış gibiydi. "O..."
Mirella: "O...?"
Cengizhan: "Neyse, boşver... Bu hastane bana kendimi kötü hissettiriyor."
"Merak etme, işimiz çok sürmeyecek." dedi Mirella. Kolundan tutup, Cengizhan'ı yürütmeye çalıştı. "En azından nereye gideceğimizi biliyorum. Ana değil de yan binaya girip, üçüncü kata çıkmamız gerekiyor."
Cengizhan: "Çok kesin konuştun...?"
"Buraya daha önceden gelmiştim." dedi Mirella ve devam etti. "Hastanenin kapanmasından önceki görevimden ayrıldıktan sonra, Alyssa Ashcroft'un aracılığı ile Raccoon Şehri Halk Koleji'deki George Hamilton'ın yanında, şu andaki görevime başladım."
Cengizhan: "Eeee...?"
Mirella: "Bir süre önce, başka bir enfeksiyonlu hasta için Daylight'a ihtiyacımız olmuştu. O nedenle de V-Poison örneği almak için buraya gelmek zorunda kalmıştım. Yaban arılarından biri ile en son karşılaşmam da bu yan binanın üçüncü katındaydı."
Cengizhan: "Kırmızı halı sermemişler gibi görüyor."
"Öyle de denebilir..." dedi Mirella hafiften gülerek. Arkalarında kalan bahçe kapısının olduğu tarafı işaret etti. "Neyse ki şu çöp konteynırları sayesinde kurtuldum."
Cengizhan: "Büyük geçmiş olsun."
Mirella: "Teşekkürler... Gerçekten şanslıydım; çünkü, yanıma mavi bitkilerden almayı unuttuğumu çok geç fark ettim. Eh, o kadar geldikten sonra da geri dönmeyi kendime yediremedim. Ne olursa olsun, kararlıydım. Öyle ya da böyle V-Poison'ı almalıydım"
Cengizhan: "Peki sonuç ne oldu?"
"Biraz zor oldu, ama o anda gelen deli cesareti ile işe giriştim ve deyim yerinde ise V-Poison'ı söke söke aldım." dedi Mirella. Sanki o macerasını tekrardan yaşıyormuş gibi kaptırmıştı kendisini ki, yan binanın hafiften aralık duran ana giriş kapısını görünce dikkati dağıldı. "O değil de, ya ben kapıyı sonradan kapatmayı unutmuşum ya da birileri bizim geleceğimizi bir şekilde haber almış... Tuhaf... Kapattığımı sanıyordum...?"
Cengizhan: "Belki de başka birisi veya birileri gelmiştir?"
Mirella: "Kim bilir... Neyse, işte geldik."
Cengizhan: "Giriyoruz, değil mi?"
Mirella: "V-Poison'ı istiyorsak, girmekten başka çaremiz yok."
FON MÜZİĞİ (BİR ÖNCEKİ ŞARKIDAN GEÇİŞ İLE): Vangelis : Invisible Connections (https://www.youtube.com/watch?v=NGZKsxh1KtU#)
İçeriye aralık duran ana giriş kapısına dokunmadan, süzülerek giren Cengizhan ile Mirella, hem ortamın genel görüntüsünden rahatsız oldukları hem de Merve açısından geç kalmamak için, işlerini en kısa yoldan hallederek bulundukları binayı terk etmeyi amaçlıyorlardı. Her ne kadar nereye gideceklerini biliyor olsalar da, hesapta olmayan başka tehlikeler ile yüz yüze gelmemek için doğrudan üçüncü kata giden merdivenlere yöneldiler.
Üçüncü kata yaklaştıkları sırada duydukları vızıltılar, Cengizhan ile Mirella'yı heyecanlandırmaya başlamıştı. Korkulukların yaban arısının göremeyeceği tarafına saklandılar. "İşte, orada." dedi Mirella. Eli ile pencerelerin olduğu tarafı işaret etti. "Hazır mısın?"
Cengizhan: "Hiç şüphen olmasın."
"Pekala..." dedi Mirella. Yavaşça hareket ederek Cengizhan'ın yanına yaklaştı. "Kesin olması için iki defa ateş et ve mümkünse ıskalama."
"Tamamdır." dedi Cengizhan. Hafiften gerildiğini hissetti. Kalp atışları hızlanıyor, bununla bağlantılı olarak da eli titremeye başlıyordu. Silah ile doğru düzgün nişan alamaz oldu. Mirella'nın ‘mümkünse ıskalama' lafı ardı ardına beyninde yankılanmaya başladı. Şakağından süzülen damlalar ile terlediğini fark etti. Bu esnada kulaklarının da sanki sağır olmuş gibi çınlamaya başladığını hissetti. Nefesini tuttu ve tetiğe ardı ardına iki defa dokundu.
Silahın iki defa tepmesi ile namludan ağır havayı delercesine ardı ardına çıkan iki mermiden birisi yaban arısının kafasını parçalayarak açık olan pencereden dışarı çıkarken, diğer mermi hiçbir şeye isabet etmeden pencereden dışarı çıktı.
"Vurdun." dedi Mirella. Cebinden çıkarttığı cam tüp ile yaban arısının yerde yatan cansız bedeninin yanına gitti. İşlerine yarayacak kadar miktarda V-Poison örneği aldıktan sonra, doğruca Cengizhan'ın yanına gidip, tüpü ona verdi. "İlk adım hallettik. Sıra T-Blood'da.""Onun için de Merve'yi bulmamız gerekiyor." dedi Cengizhan. Mirella'nın uzattığı V-Poison dolu cam tüpü aldı. "Değil mi?"
Mirella: "O konuda yanlış bildi verdim."
Cengizhan: "Nasıl yanlış bilgi?"
"Aslında Merve'den almayacağız." dedi Mirella. Ayağa kalkıp, merdivenlerden inmeye başladı. "Bir Thanatos bulmamız lazım."
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
"Peki onu nereden bulacağız?" diye sordu Cengizhan. Mirella'nın arkasından o da merdivenlerden inmeye başlamıştı. "Yakınlarda bir yerde mi?"
Mirella: "Raccoon Şehri Halk Koleji."
Cengizhan: "Yani P-Base'i alacağımız yerde, öyle mi?"
Mirella: "Aynen öyle..."
Cengizhan: "O zaman Daylight için fazla uğraşmayacağız demek oluyor?"
"Öyle de denebilir," dedi Mirella ve devam etti. "ama Daylight her zaman işe yaramaz. Eğer Merve için çok geç kalırsak, Daylight, bünyede kafaya sıkılan kurşun etkisi yaratır. Yani öldürür. Herhangi bir B planı da işe yaramaz."
Cengizhan: "Benim de korkum o ya... Merve'yi kurtaramamak."
"Arkadaşını kurtarmak için sana her türlü yardımı sunacağımdan emin olabilirsin." dedi Mirella. Belli belirsiz bir tebessüm ile Cengizhan'a bakıyordu. "İlk karşılaşmamızdaki anlatış tarzından, senin için ne kadar değerli birisi olduğunu gayet iyi anladım. Bu denli bir sevgiyi buradaki kimsede göremedim. Öte yandan, bana bazı duygularımın ölmediğini de kanıtlamış oldun. Umarım ne kadar şanslı olduğunun farkındadır, Merve."
"Virüs şırınga edilmeden önce farkında mıydı bilmiyorum, ama şu sıralarda hiç sanmıyorum; çünkü, yoldaki karşılaşmamızda, yüzünde herhangi bir ifade yoktu." dedi Cengizhan. Sesi düşünceliydi. "Böyle değildi... Çok değişti. Normal halini görebilseydin, ne demek istediğimi anlardın."
Mirella: "Bunu öğrenebilmemin tek yolu var."
-
BÖLÜM 7: Bizi Özel Yapan Neydi?
Arklay Hastanesi'nden ayrıldıkları gibi Raccoon Şehri Halk Koleji'ne dönen Mirella ile Cengizhan, havanın yolda oldukları sırada yeniden kapanması ile hafiften çiselemeye başlayan yağmurun kısa sürede şiddetlenmesi nedeni ile George Hamilton'ın yanına dönmek zorunda kalıyorlardı.
George Hamilton: "Sizler için endişelenmeye başlamıştım. Nerede kaldınız?"
"Yaban arısı ararken biraz vaktik kaybettik." dedi Mirella. Kendisini boş bir sandalyeye bıraktı. "Bu yüzden de işimiz biraz uzun, ama neyse ki V-Poison'ı almak için çok uğraşmadık."Cengizhan: "Mermilerden biri ıska geçmeseydi..."
Mirella: "Arıyı vurdun ya, ona bak. Aksi takdirde o bizi vuracaktı."
"T-Blood için biraz beklemek gerekecek; çünkü, dışarıdaki yağmur yakın bir zamanda durmayacakmış gibi görünüyor." dedi George Hamilton. Yavaş adımlarla yürüyerek, pencerenin önüne geldi. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur ile yıkanan bahçeye bakıyordu. "Uzun zamandır böyle bir yağmur yağmamıştı."
Cengizhan: "Pek sık yağmur yağmıyor sanırım?"
"Yağar da, bu denli şiddetli yağmaz." dedi Mirella. George Hamilton'ın verdiği havlu ile saçlarını kurulamaya çalışıyordu bir yandan da. "Ben bir üzerimi değiştireyim. Yoksa hasta olacağım."
Cengizhan: "Yardımcı olabileceğim bir şey var mı?"
Mirella: "Yağmuru durdurabilirsin...?"
"Öyle bir yeteneğim olsa, Daylight'a gerek kalmadan Merve'yi dezenfekte ederdim." diyerek cevap verdi Cengizhan. Pencerenin yanındaki kaloriferin üzerine oturdu. "İnşallah hasta olmam."
George Hamilton: "En azından yaşayan ölü olmazsın."
"O da var tabi." dedi Cengizhan. Bir yandan yağmur damlalarının camdaki süzülüşlerini izlerken, bir yandan da hafiften esen rüzgar ile bahçedeki bitkilerin dans edişini izliyordu. "Bu arada, T-Blood'ın Thessalonians isimli bir yaratıktan alınacağını söyledi, Mirella."
Ama her nedense Cengizhan, yaratığın ismini doğru telafuz edemediğini düşündü. "Tot..." dedi ve kısa bir süreliğine duraksadı. Yaratığın adını bir türlü hatırlayamıyordu. "To... Tot... Tothenatosh... Hmmm... Bu da değildi...?"
Cengizhan: "Th... The... Thetatotosh... Aman her neyse işte, bir ucubeden alınacağını söyledi."
George Hamilton: "'Thanatos' olmasın...?"
"Hah! Evet, oydu!" dedi Cengizhan. Rezil olduğunu düşündüğü için güler gibi oldu. "Üzgünüm, bir türlü hatırlayamadım."
George Hamilton: "Sorun değil. Zaten biraz zor bir adı var... İnsan her zaman hatırlayamıyor."
"Haklısınız." dedi Cengizhan. Bir süreliğine duraksadı. Dışarıda yağan yağmurun sesi, her ne kadar cehennemin tam ortasında olsalar da, kısa süreliğine bir huzur vermişti. Çevrenin yanında kendi ruhunun da yıkandığını hissetmişti ki, sorulması gereken bir soru olduğunu hatırlayarak kendisine geldi. " O her ne ise, işimiz zor olacak mı?"
"Biraz... Thanatos, Umbrella Şirketi'nde çalışmakta olanGreg Muller isimli bir bilim adamının yarattığı özgün bir Tyrant modeliydi. Raccoon Şehri salgını sırasında burada yaratılan Thanatos, Umbrella'nın seri üretim Tyrant'larına karşı bir cevap niteliği olarak ileri sürüldü." dedi George Hamilton. Sesi biraz rahatsız geliyordu. "Thanatos serbest kaldığında, kendisine karşı gelen UBCS (Umbrella Biohazard Countermeasure Service) üyeleri ile savaşa girdi. Tek başına bütün ekibi temizlerken, ekibin lideri Nicholai, ona dürbünlü tüfekle iğneli serumu saplamayı başardı, ama geri alması mümkün olmadı. Şu an muhtemelen hala Thanatos'un üstünde ve eğer onu alabilirseniz, T-Blood'ı da elde etmiş olacaksınız."
"Evet, ben geldim!" dedi Mirella gülerek. Üzerini değiştirmiş ve gelmişti. "Hayırdır? Beni mi çekiştiriyordunuz? Birden ortalık sessizleşti de...?"
Cengizhan: "Nereden bildin?"
Mirella: "Ben bilirim..."
George Hamilton: "Arkadaşına Thanatos'u anlatıyordum."
Mirella: "Biliyorum efendim, sadece şaka yollu takılayım dedim. Hemen ciddiye aldınız!"George Hamilton: "Ben ciddi bir adamım."
"Belli oluyor." dedi Mirella. Elindeki silahın susturucusunu çıkarttı, şarjörünü değiştirdi ve mermiyi namluya sürdü. "Pekala... Dışarıdaki yağmur durmuşa benziyor. Ne yapalım? Şu bizim esas oğlanı avlamaya gidelim mi?"
George Hamilton: "Avlamaktan çok, üzerindeki iğneli serumu alsanız yeterlidir."
"'İğneli serum' mu?" diye sordu Mirella. Önce Cengizhan'a, ardından da George Hamilton'a baktı. "O kadar basit mi? Kan örneği alacağız sanıyordum?"
"Yine kan örneği almış olacaksınız..." dedi George Hamilton. Şaşırmıştı. "Bir dakika... Sana anlatmadım mı?"
Mirella: "Neyi?"
"Ah, lanet olsun!" dedi George Hamilton. Çalışma masasının ön tarafına yaslandı. "Az önce Cengizhan'a da ondan bahsediyordum. Thanatos serbest kaldığında, kendisine karşı gelen UBCS (Umbrella Biohazard Countermeasure Service) üyeleri ile savaşa girmişti. Tek başına bütün ekibi temizlerken, ekibin lideri Nicholai, ona dürbünlü tüfekle iğneli serumu saplamayı başarmış, ama geri alması mümkün olmamıştı..."
Mirella: "...ve bizim tek yapmamız gereken, o serumu geri almak...?"
George Hamilton: "Kesinlikle. Yalnız bir Thanatos'tan bahsediyoruz. Serumu almak o kadar kolay olmayacaktır."
"Peki ona karşı kullanabileceğimiz herhangi bir şey yok mu?" dedi Mirella. Elindeki silaha baktı. "Bu bize bir avantaj sağlar mı?"
George Hamilton: "Zor, ama imkansız değil."
Mirella: "Denemekten başka çaremiz yok...?"
George Hamilton: "Yalnız çok dikkatli olmalısınız; çünkü, alacağınız en ufak bir sıyrık bile ölümcül sonuçlar doğurabilir."
Cengizhan: "Elimizden geleni yapacağız."
"Bu arada, Mirella," dedi George Hamilton. Elini cebine sokup, bir şey aramaya başlamıştı. "sendeki şu diğer cam tüpü ver. Siz serumu almaya çalışırken, ben de P-Base'i temin etmeye çalışayım. En azından zamandan kazanmış oluruz."
"Dahice bir fikir efendim..." dedi Mirella. George Hamilton'ın arkasında kalan masayı işaret etti. "İkinci çekmeceye koydum."
George Hamilton: "Tamam."
Yağmurun dinmesi ile bir süredir almadığı taze toprak kokusu yeniden almaya başlayan Cengizhan, Mirella'nın rehberliğinde üniversiteyi çeviren yeşilliğin arasından geçerek, arka meydana ulaşıyordu. "Şu Thanatos ile karşılaşacağımız yer burası mı?"
"En son burada görünmüştü." dedi Mirella. Pür dikkat ile çevresini inceliyor, en ufak bir sese bile kulak kabartıyordu. "Duymadığım bir ses duyarsan, haber ver."
"Tamam." dedi Cengizhan. Islanan toprağın çamura dönmesi yüzünüden zar zor yürüyordu. "Meydanın haline bak. Çamur deryasına dönmüş."
Mirella: "Daha kötü zamanları olmuştu."
Cengizhan: "Diyorsun?"
Mirella: "Görseydin, bana hak veri—"
Cengizhan: "Lafını kesiyorum, ama benim duyduğum sesi sen de duydun mu?"
Mirella: "Hangi sesi?!"
"Şunu..." dedi Cengizhan. Arkalarında gelen çalı seslerini işaret etti. "Bunu diyorum...?"
"Lanet olsun!" dedi Mirella. Cengizhan'ı elinden tuttuğu gibi mümkün olabildiğince uzak bir mesafeye doğru koştu. "Sanırım beklediğimiz şey geldi! Eğer gerçekten o ise, bana bir söz vermeni istiyorum."
Cengizhan: "Nedir?"
Mirella: "Ne olursa olsun, yanımdan ayrılmayacaksın!"
"O konuda şüphen olmasın." dedi Cengizhan. Duydukları o gizemli sesin sahibi en sonunda yüzünü göstermişti. Hem de ne göstermek... Tamamıyla öldürmeye programlanmış olan o heybetli ve ölümcül Thanatos, üniversitenin bahçesini saran bitkilerin arasından ok gibi fırlayarak, arka meydana sert bir iniş yaptı. Zeminin sarsılması ile yüreği ağzına gelen Cengizhan, son duasını ediyordu: "Allah'ım sen soktun, sen çıkart!"
Mirella: "İşimiz biraz zor olacak."
Cengizhan: "Belirtmene ger—"
Thanatos'un yeri yerinden oynatacak kadar güçlü ve kulak tırmalayıcı haykırışı Cengizhan'ın lafını bölmekle kalmıyor, hem Cengizhan'ın hem de Mirella'nın başına korkunç bir ağrı saplanmasına neden oluyordu. Kısa süreliğine kafalarının şiddetli sesten dolayı patlayacağını zanneden ikili, haykırışın kesilmesi ile yavaş yavaş kendilerine geliyorlardı. Bu fırsattan yararlanarak saldırıya geçen Thanatos'u son anda fark eden Mirella, üzerine doğru gelen devasa bir cüsseden kaçabilecek kadar zamanı olmayacağını anladığı sırada, kendisine doğru koşarak gelen Cengizhan'ın sesini duydu. Ne dediğini algılayamayacağı kadar kısa süre içerisinde de ayaklarının yerden kesildiğini fark etti. Sanki uzay boşluğundaymış gibi uçtuğunu hissetmesi ile yeniden yere düşmesi bir olmuştu.
Cengizhan: "İyi misin?"
"Hem de hiç olmadığım kadar iyiyim." dedi Mirella. Gözlerini Cengizhan'dan ayıramamıştı. "Hayatımı kurtardın. Nasıl teş—"
Cengizhan: "Daha sonra teş—"
Mirella'nın lafını kesen Cengizhan, Cengizhan'ın lafını kesen de dördüncü bir ayak sesleri oluyordu. "Siz ikiniz daha ne kadar öyle yatmayı planlıyorsunuz?!" dedi ayak seslerinin sahibi ve devam etti. "Yatak ve yorgan getireyim mi?"
"Yine mi sen?" diye sordu Cengizhan. Her zamanki gibi tam zamanında yetişen pelerinli kahramana bakıyordu. "Zamanlaman yine süper oldu."
"Laf ebeliğini kes de bir işe yarayıver!" diye bağırdı pelerinli kahraman. Thanatos'un kendisine yaptığı saldırı hamlesinden iyi bir zamanlama ile sıyrıldıktan sonra, zıplayıp, ucubenin boğazından destek alarak arkasına dolandı. "Göğsündeki serum! Şimdi!"
Yerden kalktığı gibi yardım için koşmaya başlayan Cengizhan, pelerinli kahramanı üzerinden atmakla uğraşan Thanatos'un göğsündeki serumu yakalamak için uygun bir zamanlama arıyordu. Bu esnada duyulan iki el silah sesi, Thanatos'un kısa süreliğine sersemlemesine neden oldu. Bu fırsattan yararlanmayı deneyen Cengizhan, iki eli ile seruma yapıştı. Çok kısa bir süre olduğunu biliyordu. Bu yüzden de var gücü ile serumu çıkartmaya çalışıyordu, ama yağmurdan dolayı gerek ıslanan serum, gerekse de elleri, buna izin vermiyordu. Ne var ki, ellerinin arasından kayması ile serumu çıkartamadan yere düştü, Cengizhan. "Hay şansımı s*keyim... Çıkartamadım!"
Pelerinli: "Ben de senin yapacağın işi s*keyim!"
Cengizhan: "İltifatların ruhumu okşuyor anasını satayım!"
Mirella: "Bakıyorum da çok iyi anlaşıyorsunuz!"
Cengizhan: "Ne demezsin!"
Geçirdiği kısa süreli sersemlikten kurtulan Thanatos, pelerinli kahramandan kurtulmak için verdiği mücadeleye kaldığı yerden devam etmeye başlayacaktı ki, sırtındaki pelerinli kahramanın çevik bir hareket ile parande atması neticesinde onunla yüz yüze geldi. "Senin suratına sıçayım!" dedi pelerinli kahraman. Seruma yapıştığı gibi var gücü ile çekerek çıkartıp, Mirella'ya doğru fırlattı. Akabinde, cebinden çıkarttığı el bombasının pimini çekti ve Thanatos'un ağzından içeri soktu. "Bu müessesemizden olsun!"
El bombasının patlamasından hemen önce Thanatos'a tekme atarak aşağı atlayan pelerinli kahramanın, pelerininin Thanatos'un pençesine takıldığından haberi yoktu. Atlayışı sırasında, pelerinin algılayamayacağı kadar kısa sürede yırtılması neticesinde açıkta kalması ile artık ‘pelerinsiz' kahraman olan görünüm değiştirdi.
Az önce olanlara herhangi bir anlam yükleyemeyen Cengizhan, karşılaştığı ilk andan beri kendisi için büyük bir gizem olan, ama artık gizem olmaktan kurtulan pelerinli kahraman yüzünden bir anlığına ‘pimi çekilmiş olan bir el bombası'nın varlığını unuttu. "Tarkan...?"
Tarkan: "Az önce bir el bombasının pimini çektim, eğer fark ettiysen...?"
"Ha evet, doğru..." dedi Cengizhan. Yeni görünümüne kavuşan kahramanlarına dikkatli bir şekilde bakıyordu. "Mirella! Kaç!"
Ağzındaki el bombasının kısa sürede infilak etmesi ile kafası patlayan Thanatos kanlar içinde yere yığılırken, etrafa saçılan kan ve et parçalarının bir bölümü de Cengizhan, Mirella ve Tarkan'ın üzerine yağıyordu. Neyse ki, pek fazla etkilenmeyen grup üyeleri, T-Blood ile George Hamilton'ın yanına dönüyorlardı.
Cengizhan: "Burada ne arıyorsun, Tarkan?"
Tarkan: "Tabi ki de seni..."
Mirella: "Bu adam kim?"
Cengizhan: "Doğrusunu söylemek gerekirse nereden başlayacağımı bilemiyorum."
Mirella: "'nereden başlayacağımı bilemiyorum'?"
"Evet; çünkü, Silent Hill kasabasından beri peşimizde..." dedi Cengizhan. Tarkan'a kısa süreliğine baktıktan sonra tekrar Mirella'ya baktı. "Dost mu, düşman mı bilemiyorduk. Başımız sıkıştığı anda yırtık dondan çıkar gibi çıkıyor, bizi beladan kurtarıyor ve hiçbir açıklama yapmadan s*ktir olup gidiyordu."
"Çok kibarsın... Bir s*kmediğin kaldı!" dedi Pelerinsiz Kahraman ve devam etti. "Neyse... Sanırım bir açıklama yapmam gerekiyor."
Cengizhan: "Zahmet olmazsa..."
"Öncelikle, gerçek adım Tarkan." dedi Tarkan. Boğazını temizledikten sonra lafına devam etti. "Açıkçası Lucid Dream, diğer adı ile Saydam Rüya adı verilen bir olgu var."
Cengizhan: "Saydam Rüya?"
FON MÜZİĞİ: The Engine Room - A Perfect Lie (https://www.youtube.com/watch?v=Qh_Si7XnBYY#ws)
"Rüya görürken, rüyada olduğunu fark etme durumudur." dedi Tarkan. Yanlış bilgi vermemek için sözcüklerini doğru seçmeye gayret ediyordu. "Saydam rüyalar gerçeğe çok yakın olabildikleri için, rüyayı gören kişinin rüya içinde kontrolü bir derece eline alabilmesi veya rüyanın geçtiği çevredeki hayali deneyimlerini değiştirebilmesi mümkündür."
Mirella: "Çok ilginç..."
"Öyle..." dedi Tarkan ve devam etti. "Bu konuda biraz tecrübeliyim. Alper ile kurduğumuz belirli bir düzendeki bu dünyaya, ki Silent Hill kasabasında da geçerliydi, Cengizhan'ı da davet ettim. Ne var ki, hesapta olmayan, ama şu an ana düşmanımız olan Albert Wesker isimli bir adam, Alper'i kontrol ederek Umbrella Şirketi'nin başına geçirip, amaçları doğrultusunda kullanabilmek için, Las Plagas virüsünü ona enjekte etti. Tabi bu noktada sorumluluk da direkt benim üstüme bindiği için, bunu yerine getirmek adına rüyama davet ettiğim ve karışıklığıa sürüklediğim Cengizhan'ı kurtarıp, Alper'i bu kukla durumundan kurtarmak için yapabileceğimiz tek şeyin onu devirmek olduğuna karar verdim."
Cengizhan: "Peki onu nasıl devirmeyi düşünüyorsun?"
Tarkan: "Kendi deneyimlerim doğrultusunda hazırladığım bir antidotu ona enjekte edebilirsem, normale dönecek."
Cengizhan: "Yalnız onu koruyan bir sürü USS askerinin varlığından haberin var mı?"
Tarkan: "Var."
"Umarım ona uygun da bir planın vardır. Yoksa ebemizin aile mezarlığını tersten görürüz." dedi Cengizhan. Bu arada, kafasına takılan bir başka soru işaretine geliyordu. "Peki neden sürekli kaçıp durdun bizden? Amacın neydi?"
"Antidotu hazırlamak için sadece kritik noktalarda girdiğim mücadeleler yüzünden öyle kaçmak zorunda kaldım." dedi Tarkan ve devam etti. "Bir de şu var... Burada olmanın, tüm bu belaya karışmanın sebebi bendim."
Cengizhan: "Ne demek istedin?"
Tarkan: "Saydam Rüya deneyimlerimden sonra, nasıl bir şey olduğunu görmek için senin de denemeni istedim, ama sen ilk anda tecrübesiz olduğın için, bu rüyadan uyanamadın. Yani bir nevi rüya içinde sıkışıp, kaldın. Ben de bu rüya içinde ölmemeni sağlayarak, bir şekilde bu rüyadan çıkmanı sağlamaya çalışıyorum."
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
"Şimdi her şey anlaşıldı... Kafamdaki bütün soru işaretlerine büyük ölçüde cevap buldum." dedi Cengizhan ve devam etti. "Yalnız öncelikle Merve'yi şu lanet olası Daylight ile geri alalım, kaldığımız yerden devam edeceğiz."
Raccoon Şehri Halk Koleji binasına geri dönen Mirella ve Cengizhan, aralarına yeni katılan Tarkan'ın durumunu detaylı olarak anlattıktan sonra, Thanatos'tan aldıkları T-Blood dolu serumu da George Hamilton'a veriyorlardı. V-Poison, T-Blood ve P-Base dolu tüpleri Daylight üretim makinesindeki yerlerine yerleştiren George Hamilton, GENERATE düğmesine basarak, panzerinin üretimini başlatıyordu.
FON MÜZİĞİ: ! Video not found (https://www.youtube.com/watch?v=K__6zO4CxoY#)
Kısa sürede elde edilen Daylight karışımını George Hamilton'dan teslim alan Cengizhan, tüpü korumalı bir yere koyuyordu. "Size ve Mirella'ya nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum." dedi Cengizhan. Hafiften duygulanmıştı. "Hiçbir şekilde zorunlu değilken, böyle bir amaç için yanımda oldunuz. Eğer siz olmasaydınız, arkadaşım Merve'yi kurtarabilmem mümkün olmayacaktı; çünkü, Daylight panzerinden hiçbir şekilde haberim yoktu. Onu tamamıyla kaybedeceğime kesin gözüyle bakıyordum, ta ki sizinle karşılaşana kadar..."
"Estağfurullah..." dedi George Hamilton. Cengizhan'ın içten teşekkürü hoşuna gitmişti. "Arkadaşın Merve'yi kurtarman bize en büyük teşekkürün olur, Cengizhan. Biz sadece neyi nasıl yapacağını gösterdik, ama kapıyı açacak olan kişi sen olacaksın, bunu unutma."
"Her şey için fazlası ile teşekkür ederim." dedi Cengizhan. Gözünün ucuyla önce Mirella'ya, arından da Tarkan'a baktı. "Haydi... Gidelim mi?"
"Şey..." dedi Mirella. Cengizhan'ın gözlerinin içine bakıyordu. Bir şeyler demeyi istiyor, ama diyemiyor gibiydi. "Ben... Neyse."
Cengizhan: "Bir şey mi oldu?"
"Yok, önemli değil... Sadece ‘dikkatli ol' diyecektim," dedi Mirella, ama aslında ‘Tarkan'ı bırak, yanına beni al' demek istiyordu. Ne var ki, o anda nasıl söyleyeceğini bilememişti. "ama Tarkan varken demem gereksiz olur."
"Teşekkür ederim, Mirella, iltifatın için..." dedi Tarkan. Cengizhan'dan sonra o da George Hamilton ile Mirella'nın elini sıktı. "Aslında bu bir veda değil. Şehirden ayrılmadan önce tekrardan uğrayacağız."
George Hamilton: "Her daim bekleriz."
Tarkan: "Teşekkürler."
Daylight panzerini alıp, Raccoon Şehri Halk Koleji'nden ayrılan Cengizhan ile Tarkan, Raccoon Şehri'nin merkezine geldiler. "Merve'yi nerede bulabileceğimiz hakkında herhangi bir fikrin var mı?" diye sordu Cengizhan. Etrafına şöyle bir baktı. "Şehrin her yerinde olabilir."
Tarkan: "O halde biz de şehrin her yerine bakarız...?"
Cengizhan: "Bence bir mahsuru yok."
"O zaman gazla..." dedi Tarkan. Cengizhan'ın omzuna vurdu. "Acele etmeliyiz. Geçen her dakika bizim için kayıp."
Bir saat sonra...
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
Şehrin dört bir yanına bakan Cengizhan ile Tarkan, uzun süreli bir araştırma sürecinden sonra, Merve'yi en sonunda Prague Bulvarı'nda, şehrin doğu tarafına doğru yürürken buluyorlardı. Kızın arkası dönük olduğu için, ustaca bir taktik uygulandığı takdirde, Daylight'ı içirmeleri pek de zor olmayacak gibi görünüyordu. "Ayrılalım." dedi Tarkan. Bulvarın karşı kaldırımını işaret etti. "Sen karşıya geç."
Cengizhan: "Neden?"
Tarkan: "Ona ayrı kollardan, arabaların arkasına saklana saklana iler—"
Cengizhan: "Aynı yerden arabaların arkasına saklana saklana ilerlesek olmuyor mu?"
"Sen buraya gelirken, beynini yatağının başucundaki komidinde mi bıraktın?" diye sordu Tarkan. Sinirli bir şekilde Cengizhan'a bakıyordu. "Ulan gerizekalı herif! Birimizden birini fark ederse, diğerimiz bu açığından yararlanacak ve koşarak kızın üzerine atlayacak!"
Cengizhan: "Onu baştan desene!"
"Aynalı sazan gibi lafımın ortasında atlamamış olsaydın, şimdiye çoktan demiş olacaktım!" dedi Tarkan ve devam etti. "Neyse, şimdi sen Merve'nin dikkatini çekmeden karşıdaki kaldırıma geçip, benim işaretimi bekle."
Cengizhan: "Tamam."
Cengizhan'ın karşı kaldırıma geçtiğini gören Tarkan, eli ile Merve'nin gittiği tarafı işaret etti.
Eş zamanlı olarak, bir fare kadar sessiz bir şekilde, Merve'ye sokaktaki tek tük arabaların arkasına saklanarak dikkatlice yaklaşan Cengizhan ile Tarkan, yine eş zamanlı olarak kıza doğru hızla koşmaya başladılar. Ayak seslerini duyan Merve, insanüstü bir hızla arkasını dönmüştü ki, üzerine doğru gelmekte olan Tarkan ile Cengizhan'ı görmesi ile üzerine çullanmaları bir olmuştu.
"Çabuk içir!" diye bağırdı Tarkan. Merve'yi yerde sabit tutmaya çalışıyordu. "Yoksa ikimizi birden s*kecek!"
"Az daha dayan!" dedi Cengizhan. Bir yandan Tarkan'a destek olurken, diğer yandan da, Daylight'ı yere koyup, iki elini tüm gücü ile kullanarak, Merve'nin ağzını açtı. "Kıza resmen zorbalık yapıyoruz ha!"
Tarkan: "Onun iyiliği için..."
"Biliyorum." dedi Cengizhan. Merve'nin ağzını yeteri kadar açtıktan sonra, kapatmasına imkan vermeden Daylight panzerini son damlasına kadar içeri boşalttı. "Tamam! Hallettim! Merve'yi bırakabiliriz!"
Panzehiri içirdikten sonra, olası bir savunma saldırısına karşı kaçmaya çalışan Tarkan ile Cengizhan, Merve'den aldıkları ufak çaplı bir ‘cevap' niteliğindeki yumruk ile dengelerini kaybettiler. Beklemedikleri kadar zayıf gelen bu yumruk, sadece asfaltta kısa bir sürüklenmeye neden olmuştu. Hiçbir şeye aldırış etmeden yerden kalkan Tarkan ile Cengizhan, girişimlerinin sonucunu görmek için merak içerisinde Merve'ye bakıyorlardı.
FON MÜZİĞİ: Nothing (https://www.youtube.com/watch?v=MfwqKFK-I9U#ws)
Çok kısa bir sürede etkisini gösteren panzehir nedeni ile yalpalamaya başlayan Merve, sarhoş gibi yürüyordu. Etrafını, buzlu bir camın arkasından bakar gibi bulanık görüyordu. Hiçbir şey net değildi. Her şey fluydu. Renkler birbirine giriyordu. Gözleri kararır gibi oldu. Hafif bir denge kaybı ile dizlerinin üstüne çöktü. Bir elini yere koyarken, diğer eli ile de yüzünü tutuyordu. Migren ağrısına benzer bir ağrı, beyninin matkap ile delindiğini düşünmesine neden oldu. Bu arada, öne doğru gider gibi oldu. Yüzünü tuttuğu elini de dengesini sağlamak amacıyla yere koymuştu ki, daha fazla dayanamayarak olduğu yere yığıldı.
Önce birbirlerine, ardından da Merve'ye bakan Tarkan ile Cengizhan, temkinli bir şekilde kızın yanına gittiler. Ani hareketlerden kaçınmaya çalışarak Merve'nin yanına çömelen Cengizhan, onu dürtmek ile dürtmemek arasında kalmıştı. Bu kadar yakın mesafedeyken, olası bir saldırı girişiminde hiçbir şekilde hayatta kalamayacağından emindi. Bu yüzden de korkarak elini uzatıp, Merve'yi dürttü. "Hey..." dedi Cengizhan. Ama sorusuna herhangi bir cevap alamadı. Bir süre bekledikten sonra şansını bir kez daha denedi... "Hey... İyi misin?"Hayır, hiçbir hareket yoktu. Neredeyse bir ölü gibi hareketsiz yatıyordu, Merve. İçine kuşku düşen Cengizhan, ne olduğunu anlayabilmek için onu dikkatli bir şekilde sırtüstü çevirdi. Yüzündeki tuhaf beyazlığı gördükten sonra gözlerine doğru baktığında, içindeki kuşku yerini hızla korkuya bıraktı. "Yolunda gitmeyen bir şey var...?" dedi Cengizhan. Merve'nin gözlerinin ferinin söndüğünü fark etti. "Şuna bir baksana, Tarkan!?"
"Bu iyiye işaret değil." dedi Tarkan. Durgunlaşmıştı. Zorla konuşuyor gibiydi. "Korkarım ki onu kaybettik."
Cengizhan: "Ne demek ‘onu kaybettik'?!"
"Çok geç kaldık..." dedi Tarkan. Kaygılı bir yüz ifadesi ile Merve'ye bakıyordu. "Panzehir onu öldürdü."
"Bir dakika... Anlamıyorum..." dedi Cengizhan. Bilal ile Mirella'nın ona verdiği bilgileri şöyle bir anımsamaya çalıştı. "Bu panzehir, onu kurtarmak için elde edilen bir şey değil miydi?"
"Evet, ama Daylight T virüsü bütün vücudu kapladıktan sonra kullanılırsa, enfeksiyonlu hastayı öldürmekten başka bir işe yaramaz." dedi Tarkan. Merve'nin yüzüne bakmaya devam ediyordu. Halen açık olan gözlerini kapattı. "Ne yazık ki çok geç kaldık."
"Yani gerçekten Merve öldü mü?" diye sordu Cengizhan. Söyleneni duyuyor, ama duyduğunu algılamakta güçlük çekiyordu. Tarkan'ın ‘ne yazık ki çok geç kaldık' lafı beyninde sürekli yankılanıyordu. "O gitti mi?"
"Bunun senin için ne kadar zor olduğunu anlayabiliyorum," dedi Tarkan. Bir süreliğine duraksadı. Yanlış bir şey söyleyerek Cengizhan'ın öfke patlamasına hedef olmak istemiyordu. "ama artık geri dönmeyecek."
"Anlıyorum..." dedi Cengizhan. Merve'nin yüzüne bakarken, ilk karşılaştıkları andan içinde bulunduğu ana kadar geçen zamanı düşündü. Gözlerinin dolmuştu. "Silent Hill kasabasındaki karşılaşmamızda benimle gelmemeni söyleseydim, başına bu gelir miydi? Tabi ki de gelmezdi..."
Tarkan: "Bu noktaya geleceğini tahmin edemezdik."
"Belki, ama..." dedi Cengizhan. Lafını toparlayamamıştı. "Bilal'in söylediği bir laf vardı."
Tarkan: "Nedir?"
Cengizhan: "Raccoon Şehri'nde ölmek, nasıl hayatta kalınacağını öğrenmektir."
"Fazlası ile doğru bir laf..." dedi Tarkan. Cengizhan'ın omzuna dokundu. "Bak sana ne diyeceğim?"
Cengizhan: "Nedir?"
"Eğer Merve şu an seninle bir şekilde iletişim kurabiliyor olsaydı," dedi Tarkan. Cengizhan'ın gözlerinin içine bakıyordu. "güçlü olup, intikamını almanı isterdi."
Cengizhan: "O kadar güçlü değilim."
Tarkan: "Ben ne güne duruyorum? Mirella? Yağmur? Bilal? Bizler ne güne duruyoruz?"
"Teşekkür ederim," dedi Cengizhan. Merve'yi kucakladığı gibi yaşayan ölülere yem olmaması için en yakındaki arabanın arka koltuğuna yatırdı. "ama bu benim için kişisel bir durum oldu."
Tarkan: "George Hamilton'ın ne dediğini hatırlıyor musun?"
Cengizhan: "Hayır."
"Yapma Cengizhan!" dedi Tarkan. Cengizhan nereye giderse, o da peşinden gidiyordu. "'Biz sadece neyi nasıl yapacağını gösterdik, ama kapıyı açacak olan kişi sen olacaksın.' dedi."
Cengizhan: "Yani?"
Tarkan: "Eğer bir intikam istiyorsan, gerekli desteği sana biz sunacağız. Ama işi bitirecek olan sen olacaksın."
"Beni iyi dinle!" dedi Cengizhan. Tarkan'ı omuzlarından tuttuğu gibi hemen yanı başındaki arabanın kapısına dayadı. Yüzündeki ifade ciddileşmişti. "Bir grup mahalle çocuğundan bahsetmiyoruz! Karşımızda koskoca Umbrella Şirke'i ve emrindeki bir düzine USS askeri ile Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri var."
"Senin derdin ne?" diye sordu Tarkan. Cengizhan'ı iki eliyle iterek kendisinden uzaklaştırdı. "Benim tanıdığım atarlı semtin giderli çocuğu Cengizhan KARACA'ya ne oldu ha?! Bu güne kadar Göztepe'nin her maçını tribünlerde izledin, satır, bıçak ve bu tip kesici aletler taşıyan onlarca rakip takım taraftarına rağmen hiçbir şekilde korkmadan maç sonu kavgalarına girdin de, şimdi burada şu kıçı kırık bir sirk maymunu ve ondan farkı olmayan arkadaşlarından mı korkuyorsun?! Hem de ölüme kadar yanında yer alacak o kadar kişi varken!"
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
Tarkan'ın bu içten sergilediği tavır karşısında daha fazla diretmenin gereği olmadığını anlayan Cengizhan, "O halde benimle gel." dedi. Bulvarın başında bıraktıkları motorsikletine doğru yürüyordu. "Raccoon İstasyonu'na dönüyoruz."
Tarkan: "Neden?"
Cengizhan: "Halk Koleji'ne gelmeden önce, Bilal ile iki kola ayrılmıştık."
"Neden?" diye sordu Tarkan. Cengizhan'ı takip ediyordu. "Herhangi bir anlamı var mı?"
Cengizhan: "Bilal, aylar önce aylar önce Alyssa Ashcroft adındaki bir kadın ile irtibat kurmuş."
Tarkan: "Eee...?"
Cengizhan: "'Eee'si şu ki, bu kadın Umbrella Şirketi'nin ipliğini pazara çıkartmak istiyormuş, ama yeterli delil bulamadığından yakınıyormuş. Bilal, bu konuda yardım edebileceğini, ama karşılığında da Merve ile Yağmur'u kurtarabilmemiz için yardım etmesini rica etti Alyssa Ashcroft'a."
Tarkan: "Kadın ne dedi?"
Cengizhan: "Bize bir fotoğraf makinesi verip, Spencer Konağı'nın altındaki Umbrella Şirketi'nin yaptığı deneylerin gerçekleştirildiği laboratuarların ve kullanılan deneklerin resimlerini çekmemizi rica etti."
Tarkan: "Hmmm..."
"Bilal ile yolda giderken Merve'ye rastladık. Aramızda pek de hoş bir husumet geçtiği söylenemez; çünkü, az önceki hali ile karşılaştık. Dolayısı ile savaşmaya tenezzül etmeden kaçtık. Spencer Konağı'nın önüne geldik. Bilal, bana Daylight hakkında bilgi verip, zamandan kazanmamız için ikiye ayrılmamız gerektiğini söyledi. O fotoğrafları halledecek, ben de Merve'yi kurtarmaya çalışacaktım. İşini halleden de Raccoon İstasyonu'nda diğerini bekleyecekti." dedi Cengizhan. Bu arada, ayakkabısının içine bir şey kaçmış olduğunu fark edince, çıkartıp, içindeki her ne ise düşmesi için motorsiklete vurmaya başladı. Birkaç ufak taş ile birlikte, taşlardan farklı bir şey daha düştü. "Bu da ne böyle?"
Tarkan: "Ver bakayım, neymiş?"
Cengizhan: "Taşa benzemiyor ha?"
"Bu şey..." dedi Tarkan. Elindeki şeyin elektronik bir cihaz olduğunu anladı. "...bir verici."
Cengizhan: "Ne demek bir verici?!"
Tarkan: "Bildiğin verici işte... Seni takip ediyorlar."
Cengizhan: "HASS*KTİR!!"
Tarkan: "Ne oldu?!"
"Ben o verici ile nereleri dolaştım!?" dedi Cengizhan. Yolunun geçtiği yerleri şöyle bir düşündü. "Raccoon Press, Raccon Şehri Halk... Aman Allah'ım! Mirella!!"
-
Üstad ellerine sağlık, uzun ve soluksuz gitmesi dışında aradaki müziklerle kaliteyi iyice yukarı çekiyorsun. 6. bölüm bitti, 7. bölümde gece yarısına diyeyim ben sana.:D:D
-
Nemesis yanı başımda bekliyor... Okumazsan, RE 3'teki R.P.D.'nin bahçesinde meydana gelen malum olayın kurbanı ile aynı kaderi paylaşacaksın :D :D
-
Okucam lan sen istemesende okucam.:D
-
Okucam lan sen istemesende okucam.:D
Ne halin varsa gör, adamı hasta etme :D :D
-
BÖLÜM 8: Bu Seni Son Görüşüm Olmamalıydı!
Motorsiklete bindiği gibi Tarkan'ı da yanına alan Cengizhan'ın aklında tek bir hedef vardı: Mirella'ya Umbrella Şirketi için çalışan USS askerlerinden önce ulaşabilmek. Bunun için yapılması gerekeni de hiçbir şekilde sorgulamıyordu.
10 dakika sonra...
Mümkün olan en kısa yolu kullanan Cengizhan, yollarına çıkan hiçbir şey ile vakit kaybetmeden, mümkün olabilecek en kısa sürede Raccoon Şehri Halk Koleji'ne ulaştı. Kampüsün önüne geldiğinde, hiçbir şekilde hız kesmeden merdivenleri de motorsiklet ile tırmanıp, ana giriş kapısını deyim yerinde ise paramparça ederek binadan içeri girdi. Tamamıyla Mirella'ya odaklandığı için, ne paramparça ettiği kapıdan etrafa saçılan cam parçalarının kendisine zarar verip vermemesi ile ilgileniyordu, ne de kendisi ile birlikte gelen Tarkan'ın ne durumda olduğuyla. Öyle ki, kullandığı motorsikletin kontağını kapatıp kapatmadığıyla bile ilgilenmedi. Doğrudan Mirella'yı son bıraktığı Araştırma Laboratuarı'na giren Cengizhan'ı, ne yazık ki acı bir sürpriz bekliyordu.
Cengizhan: "Mirella?"
"Mirella?" dedi Cengizhan. Kanlar içinde yerde yatan Mirella'ya sesleniyor, ama yaşadığına dair hiçbir cevap alamıyordu. "Mirella? Hayır!"
Çevresindeki herkesin yavaş yavaş ellerinin arasından kayıp gittiğini gören Cengizhan, Merve'ye hiç tahmin etmediği bir şekilde veda ederken hakim olmaya çalıştığı gözyaşlarına, Mirella'yı da bu halde bulunca çok fazla hakim olamadı. "Ne oldu sana, Mirella?!" diye sordu Cengizhan. Gözünden kurtulan bir gözyaşı damlasının, yanağından aşağı süzüldüğünü fark ettiği sırada kızın cansız bedenini yattığı yerden kaldırıp, hiçbir şeye aldırmadan ona sarıldı. Kendisine bu kadar yardımı dokunan bir kıza, Merve'yi kurtarmaya gitmeden önce içten bir şekilde sarılarak teşekkür etmek yerine, sözlü olarak teşekkür etmeyi seçmişti. Şimdi ise sadece ölü bedenine sarılabiliyordu... Raccoon Şehri'nden ayrılmadan önce Mirella'ya böyle bir veda edeceği aklının ucundan bile geçmemişti ki,"Bir dakika..." dedi Cengizhan.
FON MÜZİĞİ: Secret Garden - When darkness falls (https://www.youtube.com/watch?v=g1_d481A3vQ#ws)
Bir şeyi hatırlar gibi oldu... Kızı yavaşça yere bırakıp, yakın geçmişte olanları dikkatlice düşünmeye başladı.
--------------------------------- HATIRLATMA BÖLÜMÜ ---------------------------------
"Şey..." dedi Mirella. Cengizhan'ın gözlerinin içine bakıyordu. Bir şeyler demeyi istiyor, ama diyemiyor gibiydi. "Ben... Neyse."
Cengizhan: "Bir şey mi oldu?"
"Yok, önemli değil... Sadece ‘dikkatli ol' diyecektim," dedi Mirella, ama aslında ‘Tarkan'ı bırak, yanına beni al' demek istiyordu. Ne var ki, o anda nasıl söyleyeceğini bilememişti. "ama Tarkan varken demem gereksiz olur."
--------------------------------- HATIRLATMA BÖLÜMÜ ---------------------------------
Tarkan: "Ne oldu?"
"Lanet olsun!" dedi Cengizhan. Mirella'nın demek isteyip de bir türlü diyemediği şeyi geç de olsa tahmin edebilmişti. Gözünün önünde duran şeyi yeni fark etmişti, ama artık çok geç olduğunu biliyordu. "Bizimle gelmek istiyordu, Mirella!"
Tarkan: "Nereden anladın?"
Cengizhan: "Panzehiri aldıktan sonra buradan ayrılırken, ‘Yok, önemli değil... Sadece ‘dikkatli ol' diyecektim, ama Tarkan varken demem gereksiz olur.' dediği andaki bakışına hiç dikkat ettin mi?"
Tarkan: "Hayır?"
"İçten içe bizimle gelmek istiyordu, ama o anda nasıl söyleyeceğini bilemedi." dedi Cengizhan. O anda, Mirella'nın hemen yanında duran bir şey dikkatini çekti. Ne olduğuna bakmak için eğildiğinde, büyük ihtimalle Mirella tarafından tutulan bir günlük olduğunu fark etti. Açık duran sayfasına şöyle bir baktı;
"Sevgili günlük,
Bugün, benim için özel bir gün olacakmış gibi görünüyor; çünkü, Eylül 1998'de başlayan salgın yüzünden ölen bu ‘şehir' ile birlikte öldüğünü sandığım ruhumun, kalbimin ve manevi duygularımın, aslında halen yaşamakta olduklarını fark ettim! Bu satırları yazarken bile içim kıpır kıpır oluyor, ağzım kulaklarıma varıyor! Ne olduğunu bilmek istiyorsun, değil mi? Hemen anlatıyorum... Adı Cengizhan olan birisi ile tanıştım! Açıkçası ilk gördüğümde maganda olduğunu düşünmüştüm, ama yanıldığımı anlamam pek fazla sürmedi; çünkü, onun aslında kocaman bir kalbi varmış! Öyle ki, arkadaşı Merve'yi kurtarabilmek için yardım isterken görmeliydin onu... Ölmesi gerektiğini söylesek, hiç düşünmeden hayatından vazgeçmeyi seçecekti. Daha önceden hiç böyle birisini görmemiştim. Buralarda bir başkası için hayatını feda edecek herhangi bir insan görmedim. Gerçekten çok ‘hoş' birisi, Cengizhan. V-Poison için Arklay Hastanesi'ndeyken, ona, ‘ilk karşılaşmamızdaki anlatış tarzından, senin için ne kadar değerli birisi (Merve) olduğunu gayet iyi anladım. Bu denli bir sevgiyi buradaki kimsede göremedim. Öte yandan, bana bazı duygularımın ölmediğini de kanıtlamış oldun. Umarım ne kadar şanslı olduğunun farkındadır, Merve.' dedim. Umarım arkadaşını kurtarmayı başarabilmiştir... Bu arada, hazır kurtarmak demişken, az önce daylight için ihtiyaç duyulan T-Blood'ı için Thanatos ile arka meydanda girdiğimiz mücadelede, onun sayesinde ölümden döndüm. Zor bir durumda kalmıştım. Kurtulmam imkansızdı, ama Cengizhan beni hayatı pahasına korudu. Eğer o olmasaydı, şu an sana bu satırları yazamıyor olacaktım. Ona sanırım bir hayat borçluyum...
Şu satırları yazarken kalbimin küt küt atmaya devam ettiğini fark ettim. Bir an düşündüm de, ben sanırım ona aşık oldum... Hem de ilk görüşte aşık oldum.
Şehri terk etmeden önce, veda etmek için tekrar uğrayacaklarmış. Ne dersin? Ona bir itirafta bulunsam mı? Beni kurtarmak için hayatını riske atıp, aynı zamanda da benim açımdan bir ilke imza atan Cengizhan'a aşkımı itiraf ederek, onun açısından da muhtemel bir ilke imza atayım mı? Tam bir ödeşme olur... Ne dersin?
Eylül 21, 2009."
Günlüğü, aldığı yere bıraktı, Cengizhan. Tek bir sayfasının bile kırışmamasına dikkat etti. Eline bulaşan kanı da etrafta herhangi bir şey olmadığı için üstüne silerek temizledi. Az önce okuduğu yazı yüzünden içine oturan yükünü daha fazla taşıyamayıp, yanı başındaki sandalyeye adeta ‘çöktü', Cengizhan. Manevi açıdan tamamıyla bitmişti. Hiçbir yere gitmek, hiçbir şey yapmak istemiyordu. Gözleri arada sırada elindeki silaha kayıyor, ‘acaba namluyu kafama dayayıp, tetiği çeksem mi?' diye düşünüyordu. Mirella'ya yeniden kavuşabilmenin, ona sımsıkı sarılmanın ve bir daha bırakmamanın tek yolunun bu olacağını tahmin ediyordu, ama aklının bir köşesinde de Merve vardı. Karşısında oturan Tarkan'ın ‘eğer Merve şu an seninle bir şekilde iletişim kurabiliyor olsaydı, güçlü olup, intikamını almanı isterdi' lafını hatırladı. "Bu zamana kadar bir sürü hata yaptım," dedi Cengizhan. Şuursuzca boşluğa bakıyordu. "ama bu, herhalde en kötüsü oldu. Evet, en kötüsü oldu."
Kısa bir süre sessiz kalıp, sadece düşündü Tarkan, ama daha fazla sessiz kalamadı. "Ne yapmayı planlıyorsun?"
"Spencer Konağı'na gideceğim." dedi Cengizhan. Yanı başındaki masadan destek alarak ayağa kalktı. "Şu Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri hesabı istemişti. Onu fazla bekletmeyi istemem."
"Bir dakika..." dedi Tarkan. Telaş içinde yerinden kalktı. "Ne dediğinin farkında mısın?"
Cengizhan: "Evet, farkındayım. Sen de yanlış duymadın: Spencer Konağı'na gidiyorum."
"Kararına saygısızlık etmek istemem, ama orada az olmasına rağmen, koskoca Umbrella Şirketi'ni korumak için eğitilmiş olan, fazlası ile deneyimli USS askerleri var. Sen ise bir o kadar deneyimsizsin. Karşılarında hiçbir şansın olmayacak." dedi Tarkan. Cengizhan'ın yolunu kesti. "Bu yaptığın, intihar etmekten başka bir şey değil. Bunun farkındasın mısın?"
"Adı her ne ise..." dedi Cengizhan. Elini Tarkan'ın omzuna koydu. "Merve arkadaşımdı, Mirella ise, eğer ölmeseydi, şu an belki de sevgilim olacaktı. Ne var ki, ikisinin de kanını yerde bırakmayacağıma yemin etmiştim. Hoş, etmemiş olsam bile iş aynı kapıya varacak. Kanımın son damlasına kadar savaşmam gerekiyorsa, elimden geleni ardıma koymayacağım."
Tarkan: "İntikam hiçbir şeyi çözmez."
"Belki çözmez, ama ben yine de kararımdan hiçbir şekilde dönmeyeceğim." dedi Cengizhan. Elini Tarkan'a doğru uzattı. "Benimle misin?"
"Sen nereye," dedi Tarkan. Cengizhan'ın uzattığı eli sıktı. "ben oraya."
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
Araştırma Laboratuarı'ndan çıkan Cengizhan, Tarkan'ı da yanına aldığı gibi doğruca Good yolundan aşağı inip, Flower yoluna çıktı. Gidilecek yer belliydi, ama öncesinde, Bilal ile buluşmak için başka bir yere uğramaları gerekecekti.
Tarkan: "Raccoon İstasyonu'na gidiyoruz, değil mi?"
"Evet..." dedi Cengizhan. Sesi bir hayli ruhsuz çıkıyordu. Flower yolundan da Warren yoluna saparak, motorsikleti Raccoon Şehri'nin kuzeyine doğru sürmeye başladı. "Raccoon İstasyonu'na gidiyoruz."
Kısa süreli bir yolculuktan sonra Tarkan ile Raccoon İstasyonu'na varan Cengizhan, etrafın normalinden sessiz olduğunu fark ediyordu. Öyle ki, etrafta uçuşan kara sineklerin seslerini bile net bir şekilde duyabiliyordu. "Umuyorum ki Bilal bizden önce gelmiş olsun." dedi Cengizhan. Sağına soluna dikkat ederek istasyonun kapısından içeri girdi. "Kapıya dikkat et."
Tarkan: "Sen de önündeki basamağa..."
Cengizhan: "Hangi basamağa?"
"İşte o basamağa..." dedi Tarkan. Cengizhan'ın ayağının takılıp da düşmesine ramak kaldığı basamağı işaret etti. "...dikkat et. Bir şeyin yok değil mi?"
Cengizhan: "İyiyim... Geç de olsa uyardığın için teşekkürler."
Tarkan: "Önemli değil."
Aşağı doğru giden merdivenleri kullanan Cengizhan ile Tarkan, yollarındaki gişelerden geçerek, Raccoon-Arklay Hattı trenlerinin geçtiği kata indiler. Etraf oldukça sessizdi. Öyle ki, yürürken sadece kendi ayak seslerini duyuyorlardı. Bu durumu en son Silent Hill kasabasındayken ziyaret ettiği Brookhaven Hastanesi'nde yaşamıştı, Cengizhan. El fenerinin ışığı ile eş zamanlı olarak sağı solu tarayarak yürüyordu Tarkan ile. "Bilal...?" diye seslendi etrafını çeviren karanlığa doğru. Herhangi bir cevap gelip gelmeyeceğini merak ediyordu. "Burada mısın, Bilal?"
Ama görünen o ki, Bilal henüz gelmemişti ya da gelmek üzereydi. Boş olan koltuklardan herhangi birisine oturdu, Cengizhan. Bunu gören Tarkan da hemen yanı başına oturdu.
Tarkan: "Umarım fazla gecikmez."
"Sanmıyorum," dedi Cengizhan. Alt katın serin olmasından dolayı hafiften ürpermişti. "ama yine de belli olmaz. Burası Raccoon Şehri, her şey mümkün olabilir."
Tarkan: "Bakıyorum da fazlası ile olumlu düşünüyorsun."
Cengizhan: "Canım sıkkın."
"Farkındayım..." dedi Tarkan. Cengizhan'ın neler hissettiğini, ne tür katliam senaryoları yazdığını az çok tahmin edebiliyordu. Onu paniğe sürüklemek istemiyordu. " Dert etme. Sağ salim dönecektir."
Cengizhan: "Umalım ki öyle olsun."
İki saat sonra...
Her geçen dakika ile Cengizhan'ın içindeki şüphe yavaş yavaş korkuya dönüşüyordu. Önce Merve, arkasından Mirella ve şimdi de sıra Bilal'e mi gelmişti? Öte yandan Yağmur...? Ona ne olmuştu? Doğru ya, Yağmur'dan da haber alamıyordu. Kafasındaki soru işaretlerinin çoğalması ile tedirginliği artıyordu. Ne yapması gerektiğine de bir türlü karar veremiyordu. Spencer Konağı'na gitmeli miydi, yoksa burada Bilal'in gelişini i beklemeliydi? Ya Spencer Konağı'na gitmek için yola çıktıklarında, Bilal da farklı bir yönden buraya gelirse? Yine buluşamayacaklardı. Peki ya başı dertteyse ve kendisinden yardım bekliyorsa? Bir anda ikilemde kalan Cengizhan, ne yapması gerektiğine karar veremese de, içindeki ses Spencer Konağı'na gitmesini söylüyordu. İçindeki sese kulak vermeyi tercih etti. Ne de olsa o hiçbir zaman yanılmazdı. Bu sefer de yanılmayacaktır. "Tarkan, haydi kalk. Buradan gidelim.
Tarkan: "İyi de nereye?"
Cengizhan: "Spencer Konağı'na..."
Tarkan: "Bilal'in buraya gelişini beklemeyecek miyiz?"
"Başına bir şey gelmiş olmasından şüpheleniyorum." dedi Cengizhan. Oturduğu yerden kalktığı gibi kararlı adımlarla merdivenlere doğru yöneldi. "Bu halde daha fazla bekleyemem."
Tarkan: "Peki, sen nasıl istersen."
Raccoon İstasyonu'nun girişinde bıraktıkları motorsiklete bir kez daha binen Cengizhan ile Tarkan, hafiften çiselemeye başlayan yağmur ile birlikte Arklay Dağları'ndaki Spencer Konağı'na doğru bir kez daha yola çıktılar.
Arklay Hastanesi'nin önünden geçtikleri sırada motorsikleti kenara çeken Cengizhan, hastanenin bahçesinden içeri şöyle bir baktı. Buraya ilk geldiği anı hatırladı. "Huzur içinde uyu, Mirella. Her şey için bir kez daha teşekkür ederim." dedi. Yanadığından süzüldüğünü fark ettiği gözyaşını silip, derin bir nefes aldı. Bir süre daha durduktan sonra da yola devam etti.
Uzun süredir gelmedikleri Spencer Konağı'nın tekrardan karşısındaydı, Cengizhan ile Tarkan. İlk gelişlerinde gerilimli anlar yaşanmıştı, ama bu sefer, gerilimin yanına biraz da hareketlilik eklenecekmiş gibi görünüyordu.
"Seni görmeyeli uzun zaman oldu." dedi Cengizhan. Konağın dış cephesini gözlerindeki manidar bakış ile süzüyordu. Akabinde gözünün ucuyla Tarkan'a baktı. "Partiye hazır mısın?"
Tarkan: "Her zaman olduğu gibi..."
-
BÖLÜM 9: Kürkçü Dükkanı
Etraflarına dikkat edip, fark edilmeme çalışarak ilerleyen Cengizhan ile Tarkan, konağın kapısının önüne sağ salim geliyorlardı. Cebinden bir kablo çıkartan Tarkan, ucunu, kapının alt tarafındaki aralıktan içeri soktu. Şöyle bir ana giriş katını inceledikten sonra, kabloyu geri toparlayıp, cebine geri koydu.
Cengizhan: "Sana hiç Hollywood'dan veya James Bond filminin senaristinden teklif geldi mi?"
Tarkan: "Hayır... Neden?"
"Ayaklı teçhizat dolabı gibisin." dedi Cengizhan. Az önce Tarkan'ın cebine soktuğu şeyi işaret etti. "O neydi?"
Tarkan: "Bir tür kamera."
Cengizhan: "Bir tür kamera...?"
Tarkan: "Evet, bir tür kamera."
Cengizhan: "İyi de neden?"
"Salakça bir şekilde yakalanmayalım diye, yoksa bütün planımız suya düşer." dedi Tarkan. Her ne kadar ana giriş katında kimse olmasa da, yine de işi şansa bırakmamak için kapıyı sessizce ittirdi. "Bunca zamandır boşuna arkanızı kollamadım."
FON MÜZİĞİ: ! Private video (https://www.youtube.com/watch?v=Bi-Dz_t1AHM#)
Cengizhan: "Bir yer hariç..."
Tarkan: "Neresiydi?"
"Bizi Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri'nin adamlarının elinden kurtardığın koridor." diye cevap verdi Cengizhan. İçeri girdikten sonra kapıyı arkasından sessizce kapattı. "Emin değilim, ama oradaki olay ile Merve'nin mutasyona uğraması arasında pamuk ipliğinden bir bağlantı var gibime geliyor."
Tarkan: "Umalım da olmasın."
"Alper'i bulduğumuzda, taşlar yerine oturacaktır." dedi Cengizhan. Etrafına şöyle bir göz gezdirdi. "Peki, nereden başlıyoruz?"
"Her iki tarafta da birer kapı," dedi Tarkan. Sol ve sağ taraftaki kapıları işaret ettikten sonra, tam karşılarındaki geniş merdivenlere doğru baktı. "bir de üst kata giden merdivenler var. Seç, beğen ve al."
Cengizhan: "Seçenek bol olunca, seçim yapması zor oluyor."
Tarkan: "Sol taraftaki kapıdan başlayalım mı?"
"Pekala..." dedi Cengizhan. Kapıya doğru yönelen Tarkan'ı takip etmeye başladı. "Nasıl olsa o Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri'ni bir şekilde bulacağız."
"Öyle, ama yine de, her bir adımımıza dikkat etmemiz lazım; çünkü, kaçacağımız yer sınırlı. Ayrıca elimizde de herhangi bir silah yok." dedi Tarkan. Kapının önüne gelince durdu. "Öte yandan, Bilal ve halen hayatta ise Yağmur'un hayatını da tehlikeye atabiliriz."
Kapıyı yavaşça yokladı Tarkan, ama açamadı. "Kapı ya buradan ya da öteki taraftan kilitli. Tabi sıkışmış da olabilir." dedi. Kapıyı fazla ses çıkartmamaya çalışarak tekrar zorladı. "Yok, bu kapı açılmayacak gibi görünüyor."
Cengizhan: "Mecburen diğer kapıyı deneyeceğiz...?"
"Aynen öyle..." dedi Tarkan. Akabinde de yukarı kata doğru giden geniş merdivenleri işaret etti. "Orayı da sona bırakalım."
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
Ana giriş kapısının sağ tarafındaki kapıdan giren Tarkan ile Cengizhan, ikinci kez bir ayrıma geldiklerinde, bir kez daha kararsızlığa düşüyorlardı.
"Pekala, şimdi ne yapacağız?" diye sordu Tarkan. Bir sağdaki kapıya, bir de soldaki kapıya baktı. "Ne diyorsun?"
Cengizhan: "Sağdaki kapıyı deneyelim...?"
Kısa süreli bir araştırmanın ardından, konağın orta bölümünün üst katındaki doğu kapısından çıkan Tarkan ile Cengizhan, karşılarında buldukları manzara karşısında şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı.
FON MÜZİĞİ: ! Private video (https://www.youtube.com/watch?v=CLXhNwKVw1o#)
"Konağın ana giriş kapısının tam karşısındaki merdivenlerden çıksaydık, o kadar yolu yürümemize gerek kalmayacakmış." dedi Tarkan. Eliyle ana giriş kapısını işaret etti. "Hepsi senin yüzünden, Cengizhan. İnsan bir uyarır."
Cengizhan: "Ha şimdi de suçlu ben oldum, ha?"
Tarkan: "Durum onu gösteriyor."
Cengizhan: "Çok sağol!"
"Rica ederim..." dedi Tarkan. Eliyle batı tarafındaki kapıyı işaret etti. "Sanırım oradan gideceğiz."
Cengizhan: "Yalnız bu zamana kadar hiçbir sıkıntı yaşamadık."
Tarkan: "Yani...?"
Cengizhan: "Demek istediğim, konağın öteki tarafında istemediğimiz kadar bela bulabiliriz."
"'Bulabiliriz' değil, ‘bulacağız' olacaktı." dedi Tarkan ve devam etti. "Sanırım Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri'nin odası o tarafta olmalı."
Cengizhan: "Tabi herhangi bir odas—"
"Emin ol vardır." dedi Tarkan. Kapıya doğru yürümeye başladı. "Gerçi bu adam bu konağın sahibi olduğunu tahmin edersek, bir odaya ihtiyacı olmayabilir."
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
İkinci kattaki batı kapısından deyim yerinde ise süzülerek giren Tarkan ile Cengizhan'ın, karşılarında buldukları salonun öteki ucunda, arkası kendilerine dönük bir şekilde duran bir USS Askeri'ni fark etmeleri ile oldukları yerde donakalmaları bir oluyordu. Ne var ki, USS Askeri henüz Tarkan ile Cengizhan'ı fark etmemişti. Bu durum, kendileri için büyük bir avantajdı. Bunu dezavantaja çevirmemek için geldikleri gibi salondan çıkmaya karar vermişlerdi ki, askerin karşısında durduğu söminenin alevi ile ile aydınlanan kısımlardaki bir kapı Cengizhan'ın dikkatini çekti. Yollarına devam edebilmeleri için o kapıdan geçmeleri gerektiğini anlamışlardı, ama USS Askeri'nin dikkatini çekmeden geçmek neredeyse imkansızdı. Bu durumda da, USS Askeri'ni sessiz bir şekilde ortadan kaldırmaları gerektiğini düşünüyorlardı, ama hiç beklemedikleri anda USS Askeri'nin arkasını dönmesi ile yakalandılar.
"Kıpırdamayın!!" diye bağırdı USS Askeri. Silahını Cengizhan ile Tarkan'a doğrulttu. "Elleriniz havaya kaldırın!!"
"Hass*ktir!" dedi Tarkan. Ellerini havaya kaldırdı. "Bu kötü oldu."
Cengizhan: "Şansımızı s*keyim!"
USS Askeri: "Kesin sesinizi!!"
Ava gitmek için yola çıkacakları sırada talihsiz bir şekilde avlanan Cengizhan ile Tarkan, USS Askeri'nin zorlaması ile doğruca Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri'nin odasına götürülüyorlarlardı. "Eminim Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri sizleri gördüğüne sevinecektir." dedi USS Askeri. Silahı ile Cengizhan'ı ittiriyordu. Bu arada, bir anlık boşluktan yararlanan Tarkan, silahı kaptığı gibi dipçiği ile USS Askeri'ni alnına sert bir darbe indirerek bayıltıyordu.
Başlarına aldıkları beladan bu kadar çabuk kurtulacaklarını hiçbir şekilde tahmin edemeyen Cengizhan ile Tarkan, USS Askeri'ni şömineye doğru ittirdikleri gibi diri diri yanmasını sağlıyorlardı. "Sanırım Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri ve tayfasının bu akşamki yemeği hazır oldu." dedi Cengizhan. Şöyle bir şömineye baktı. "Yeme de yanında yat!"
Tarkan: "Midem bulandı..."
"Al benden de o kadar..." dedi Cengizhan. Kendisini tutamayıp öğürdü. "Neyse, çıkalım şu Allah'ın belası salondan."
USS Askeri'nin silahını da aldıktan sonra salondan çıkan Tarkan ile Cengizhan, o kadar gürültüye rağmen etrafta herhangi bir hareketliliğin olmamasına fazlası ile şaşırıyorlardı. Bu işte bir bit yeniği olduğunu düşünüyorlardı; çünkü, karşılaştıkları manzara normal değildi. Bir sürpriz mi planlanıyordu? Spencer Konağı'na gelişleri bekleniyor muydu?
"Merdivenlerden mi inelim," diye sordu Cengizhan. Sonrasında koridordaki kapıları işaret etti. "yoksa şu kapılara mı bakalım?"
Tarkan: "Hazır buraya kadar gelmişken, şu kapılara bir bakalım. Olmazsa merdivenlerden aşağıya yardırırız."
Cengizhan: "Biri bizi yardırmasın da..."
Tarkan: "O da mümkün tabi ki."
Sol taraftaki kapının kilitli olması nedeniyle kuzeybatı tarafındaki kapıya yönelen Cengizhan ile Tarkan, şüphelendikleri doğrultuda bir sürpriz ile karşılaşıyorlardı.
-
Hmm... Demek hikaye buraya da port edilmiş. Bu iyi.
-
ilk bölümü bitirdim şimdi uyucam sabah kalktığım gibi devamını okucam eline sağlık çok güzel gidiyor.
-
Hmm... Demek hikaye buraya da port edilmiş. Bu iyi.
Bütün platformlara uyarlıyorum :P
ilk bölümü bitirdim şimdi uyucam sabah kalktığım gibi devamını okucam eline sağlık çok güzel gidiyor.
Beğendiğine sevindim kardeşim :W
-
BÖLÜM 10: Birlikte Sonsuza Kadar
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "'Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanıdır' diye boşuna dememişler, değil mi dostlarım?"
Tarkan: "Bu işte bir bit yeniği olduğunu tahmin etmeliydik."
"Öyle, ama ne yazık ki böyle bir şansınız artık kalmadı." dedi Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri. Kendisini korumakla yükümlü olan USS Askerleri'ne silahlarını indirmelerini işaret etti. "Lupo, dostumuz silahını taşımaktan yorulmuştur. İstersen al da, birazcık dinlensin...?"
Lupo: "Emredersiniz Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri!"
"Merak ediyorum da..." dedi Tarkan. Elindeki silahı almak için gelen Lupo'ya herhangi bir direniş sergilemedi. "...bu ‘Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri' narsistliği nereden geliyor?"
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "Hemen açıklayayım..."
Tarkan: "Minnettar kalırız!"
"Açıkçası burada görmüş olduğunuz Vector, Spectre, Lupo ve..." dedi Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri. Gözleri birisini arıyordu. "Beltway nerede?"
"Birazcık üşüdüğünü söyleyerek, karşı salondaki şöminede ısınacağını söylemişti." dedi Lupo ve devam etti. "Gidip de bakmamı ister misiniz, efendim?"
"Gerek yok. Birazdan gelir."dedi Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri. Çarpık gülümsemesi ile Tarkan ve Cengizhan'a baktı. "Bu partiyi kaçırmak isteyeceğini sanmıyorum."
Lupo: "Nasıl isterseniz, efendim!"
"Neyse..." dedi Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri. Bir an duraksadı. "Ne diyordum?"
Cengizhan: "Köpeklerinin adını sayıyordun...?"
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "İltifatın için teşekkür ederim; çünkü, hepsi de benim sadık adamlarım."
Cengizhan: "Laf ebeliği yapma da devam et."
"Dediğim gibi, Vector, Spectre, Lupo, Beltway ve Bertha, benim sadık adamlarım. Onlar olmasa, ben şu an hayatta olamazdım." dedi Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri. Adamlarına tek tek baktı. "Aynı şekilde onlar da ben olmasam şu an hayatta olmayacaklardı. Malum, elinizde bir güç barındırdığınız zaman, düşmanınız takdir edersiniz ki çok oluyor. San—"
Tarkan: "Hele de senin gibi narsist bir maymun g*tü suratlıyı ortadan kaldırmaya dünden razı olan pek çok insan vardır."
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "Bir daha lafımı kesmezsen memnun olurum."
Tarkan: "Bir dahaki sefere lafını değil, kafanı keseceğim."
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "Sen hala konuşuyor musun?!"
Tarkan: "Neyse... Sustum. Devam et..."
"Teşekkür ederim." dedi Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri. "Sanırım birilerinin gözüne batmış olacağım ki, ayağımı kaydırmaya çalıştılar. Ne var ki, Raccoon Şehri Halk Koleji'nde çalışan zat-ı muhterem Greg Muller'ın Tyrant üretimlerimize karşılık olarak ortaya çıkarttığı Thanatos ile yüz yüze gelmiş olan ekibimi kurtardığım gibi, her ne kadar Thanatos'un tam olarak üstesinden gelememiş olsak da, ekip olarak kurtulmayı başardık. Aslında adamlarımı nasıl kurtardığımı anlatmayı isterdim, ama sizi pek de ilgilendirmediği için bu kadarını söylemem yeterlidir."
Tarkan: "Böylece de Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri statüsüne yükseldin(!)...?"
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "Doğrusunu söylemek gerekirse ben kendi kendimi o statüye yükseltmedim. Sadık adamlarım kendi gözlerinde yükselttiler. Ayrıca narsist bir insan değilim, ama ne yazık ki Las Plagas virüsü bu duruma engel oluyor. Elimden gelen bir şey yok."
Cengizhan: "Belki de var, ama senin işine geliyor...?"
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "Narsist olmayı sevmem..."
Tarkan: "...mi acaba...?"
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "Sizinle sidik yarışı yapacak durumda değilim."
Tarkan: "Öyle olsun bakalım."
"Neyse... Şimdi, esas noktaya gelmek istiyorum." dedi Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri. Yerinden kalktığı gibi arkasında bulunan bilgisayar sistemine doğru yaklaştı. "Ekibinizden üç kişi buraya kendi ayaklarıyla geldiler."
FON MÜZİĞİ: Beyond: Two Souls OST - The Party Revenge (https://www.youtube.com/watch?v=ottrMThNUW4#)
Cengizhan: "Kimmiş onlar?"
Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri: "Onlardan önce, iki arkadaşınız için gerçekten üzüldüğümü belirtmek istiyorum: Yağmur ve Merve. Ama elimden gelen bir şey yoktu; çünkü, Four-Eyes'ımı elimden aldınız ve hiçbir şey karşılıksız değildir. Bunun bedelini Merve ödedi, ama Yağmur için elimden bir şey gelmedi."
Cengizhan: "ONU ÖLDÜRDÜN MÜ ALLAH'IN BELASI HERİF?!!"
"Durun!" diye bağırdı Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri. Silahlarını Tarkan ile Cengizhan'a doğrultan askerlerine engel olmak için öne atıldı. "Henüz değil..."
"Ona nasıl kıyabildin?" diye sordu Cengizhan. Sesi sinirden titriyordu. "Ne zararı vardı?!"
"Siz Four-Eyes'ıma kıyarken ne kadar soğukkanlı ve acımasız davrandıysanız, emin olun ki ben arkadaşlarınızın işini bitirirken, sizden daha duygusal davrandım. Hatta bir an için pişmanlık bile hissetiğim söylenebilir."
"Seni böyle duygusal bilmezdim, Alper. Daha çok mantık adamıydın," dedi Tarkan ve devam etti. "ama anlaşılan o ki, kuklalığını yaparken saygıda kusur etmediğin o gözlüklü dallama, sana paraziti zerk edince, bir kalbin olduğunu da fark etmişsin. Taştan bile olsa..."
Cengizhan: "Sıçarım lan öyle kalbe!!"
"Kabul etmelisiniz ki, siz ikiniz benden daha zalimsiniz! Ölmeyi de Merve, Yağmur ya da Mirella'dan daha çok hak ediyorsunuz!! O yüzden de sizi bu dünyadan tamamıyla silip atacağım! Bir kez daha görecekler ki, Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri hiçbir düşmanına mağlup olmayacak!!! Hele de sizin gibi bir ayak takımına asla!!" dedi Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri. Boğazını temizledikten sonra konuşmasına devam etti. "Neyse... Buraya kendi ayağı ile gelen üç kişiden ikisi sizsiniz. Diğer kişi ise..."
Arkasındaki ana ekrana görüntünün gelmesi için bir tuşa bastı Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri. Ne var ki, güvenlik kamerasından ana ekrana yansıyan beklenmedik bir görüntü, odadaki herkesin yüreğini ağzına getirmişti. Öyle ki, tavandan geldiği tahmin edilen ışığın altında duran sandalyede, kesilmiş olan kafasını ellerinin arasında duracak şekilde kucağında tutar bir halde oturan birisi vardı. "BERTHA!" diye haykırdı Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri. Görüntüdeki kurbanın kim olduğunu anında anlamış, büyük bir dehşete kapılmıştı. "SENİ AŞAĞILIK HERİF!!!"
Bu arada, Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri ve yönetimindeki ekibi, Tarkan ve Cengizhan, ana ekrandaki görüntünün şokunu henüz atlatamamışlardı ki, "Kendi Kendini Yok Etme Sistemi etkin. Bütün personel derhal tahliye edilmelidir. Bütün kilitler etkinsizleştiriliyor ve serbest bırakılıyor." anonsu ile duyulmaya başlanan siren sesleri, ikinci bir şok daha yaşamalarına neden oluyordu. "ÇABUK! ŞU BİLAL DENEN ZİBİDİYİ DERHAL BULUN VE SORGUSUZ SUALSİZ GEBERTİN!!" diyerek bağırdı ikinci kez Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri. Adamlarına sert bir hareket ile çıkış kapısını gösterdi. "Ayrıca Kendi Kendini Yok Etme Sistemi'ni de devre dışı bırakın!"
Oluşan karışıklıktan yararlanmaya çalışan Tarkan, Cengizhan'a odadan derhal çıkmaları gerektiğini söylüyordu. Herşeyin üst üste gelmesi ile paniğe kapılan Cengizhan ise Tarkan'ın söylediğini algılamaya çalışıyordu ki, bunun farkına varan, ama aynı şeyi ikinci kez söylemek yerine arkadaşını kolundan tutarak odadan çıkmaya zorlayan Tarkan, bu durumu fark eden USS askerlerinin açtıkları koruma ateşi sırasında mermilere hedef olmaktan kurtulamıyordu. Ne var ki, bu sırada Cengizhan çoktan odadan çıkmayı başarıyordu.
Az önceki karışıklık nedeniyle kafasını bir anda dolduran bir sürü soru işareti ile arkasına bile bakmadan koşmaya başladı, Cengizhan. Merdivenlerin korkuluklarının üzerinden atlayıp, şöminenin bulunduğu yemek salonuna girdi. Diğer kapıyı bir omuz darbesi ile açtıktan sonra, bulunduğı kata çıkan merdivenlerin bulunduğu orta bölüme ulaştı. Bir yandan açık hedef olmamak için geldikleri yoldan geri gitmeye karar veren Cengizhan, bir yandan da korkulukları olası birkaç el ateşe karşı paravan olarak kullanmayı tercih etti. Hızlıca ulaştığı kuzeydoğu tarafındaki kapıyı da bir omuz darbesi ile açarak konağın doğu tarafına geçti. Bir an bile duraksamadan, doğruca kuzey yönündeki merdivenlere yönelen Cengizhan, Kendi Kendini Yok Etme Sistemi'nin süresi dolmadan Spencer Konağı'nın ana giriş katına ulaşmayı başardı. Ana giriş kapısını da bir omuz darbesi ile açan Cengizhan, kendisini tam zamanında dışarı atabilmişti.
Bir an bile durmaksızın ön tarafta bıraktıkları motorsiklete atladığı gibi tozu dumana katarak Arklay Dağları'ndan inmeye başladı, Cengizhan. Ne var ki, yeteri kadar uzaklaşamadan, Spencer Konağı'nın kulakları sağır eden şiddetli bir patlamayla havaya uçması sırasında, karşı konulamayacak kadar güçlü bir basınç ile yayılan şok dalgasının etkisi ile ileri doğru uçarak kontrolsüz bir şekilde motorsikletten düşüyor, yerde birkaç defa yuvarlandıktan sonra da başını bir taşa çarparak bayılıyordu.
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
Kısa bir süre sonra, sanki yeterli uykuyu almış gibi gözlerini açan Cengizhan, bayılmadan hemen önce başına gelen olay ile ilgili olarak Spencer Konağı'na giden yolun üzeri yerine tamamı ile farklı bir mekanda olduğunu anlaması fazla zamanını almadı. Gri renk bir havanın hakim olduğu çevresi, hafiften de bulanık görünüyordu. Nerede olduğunu olduğunu çözmeye çalışıyordu, Cengizhan. "Neredeyim?"
Başka bir ses: "Cengizhan."
"Mirella...?" dedi Cengizhan. Bulunduğu yerde yalnız olmadığını öğrendi. "O halde ben şu an Raccoon Şehri Halk Koleji'nde miyim?"
Mirella: "Evet."
Cengizhan: "Buraya nasıl geldim?"
Mirella: "Bunun herhangi bir önemi yok."
"Peki." dedi Cengizhan. Bu arada, seslerinin bir şekilde yankılı çıktığını fark etti, ama üzerinde durmayı istemedi; çünkü, Mirella'nın tavrını daha çok garipsemişti. "Hey, pek iyi görünmüyorsun. Bir sorun mu var?"
Mirella: "İyiyim."
"Sana ne oldu, Mirella?" diye sordu Cengizhan. Gözünü kızdan ayırmıyordu. "Birbirimize bu şekilde mi veda edecektik?"
Mirella: "Giderken niye beni burada bıraktın?"
"Madem benimle gelmek istiyordun, neden bunu bakışlarınla değil de sözlerinle ifade etmeye çalışmadın? Neydi seni bundan alıkoyan? Tarkan mı? George Hamilton mı?" diye sordu Cengizhan. Soran gözler ile Mirella'ya bakıyordu. "Ben sadece hayatının tehlikeye girmesini istemedim; çünkü, geri dönene kadar nelerle karşılaşacağımızı bilmiyordum. Hatalarım yüzümden birçok kişi hayatını kaybetti. Sana da bir şey olmasını istemedim."
Mirella: "Ama bana söz vermiştin. Ne olursa olsun beni yalnız bırakmayacaktın...?"
"Böyle bir şey olacağını tahmin edemedim." dedi Cengizhan. Düşünceli bir şekilde yere bakıyordu. Ne diyeceğini bilememişti. Keşke imkanım olsaydı da olayları geri alabilseydim. "Telafi etmek için ne yapabilirim?"
"Beni artık terk etme." dedi Mirella. Sesi titriyordu. "Beni terk etme... Lütfen... Beni terk etme."
Mirella ile ilgili rüyasının üzerinden çok fazla zaman geçmemişti ki, yerinden sıçrayarak kendisine geldi, Cengizhan. Her ne kadar bilinci yerinde olsa da, kafasını bir taşa çarptığı için zonkluyordu. Bu yüzden de ilk yaptığı şey, herhangi bir kanaması olup olmadığına bakmak oldu, ama neyse ki herhangi bir şey olmamıştı. Daha sonra şöyle bir etrafına baktı, ama bulanıklıktan bir başka bir şey göremiyordu. Ayrıca sanki yanmakta olan bir kömür sobasının yanında yatıyormuş gibi duyulan gürüldeme sesi duyuyordu. Yerinde doğrulduktan sonra gözlerini ovuşturdu. Karşısındaki görüntünün netleşmesi ile alev alev yanmakta olan Spencer Konağı ile karşı karşıya kaldı. "Aman Allah'ım..." diyebildi. Kendisine bir şey olup olmadığını anlamak için üstüne başına baktı. Gördüğü kadarı ile yer yer yanıklar, sağ yanında da hafiften bir yanma vardı. Eli ile yokladığında, muhtemelen patlama sırasında etrafa saçılan cam kırıklarından bir tanesi vücuduna isabet etmişti. Sakin olup, dikkatli bir şekilde kırık cam parçasını yerinden çıkarttı. Canı çok yanmıştı. Çıkarttığı camın ucuna baktı. Oldukça sivriydi. Hissettiği tüm acıya rağmen ayağa kalkmaya çalıştı. Zorla yürüyerek konağın etrafında dolaşmayı denedi, ama binadan yayılan ısıdan dolayı hiçbir şey yapamamıştı. Arkasına bakıp, motorsikletin nerede olduğunu bulduktan sonra, bindiği gibi Arklay Dağları'ndan son kez inmeye başladı. Hissettiği bütün acıya rağmen gözünü yoldan ayırmamaya çalışıyordu. Sadece yola odaklanmıştı, ama öte yandan Silent Hill kasabasında başlayan bu maceranın yolu boyunca koydukları kilometre taşları bir bir anlından geçti. Sırası ile Merve, ilk andan Raccoon Şehri Halk Koleji'ndeki Thanatos ile karşılaşmalarına kadar gerçekte Tarkan olduğunu öğrenemesiği Pelerinli Kahraman, Bilal, Yağmur, Berkay, Soner, Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri, Alyssa Ashcroft, George Hamilton ve tabi ki Mirella... Karşılaştığı herkesi kaybetmişti. Uğrunda savaşacağı hiçbir kimse kalmamıştı. Tek istediği, artık Raccoon İstasyonu'na ulaşmak ve bu lanet olası şehirden bir an evvel defolup gitmekti. En azından özgürlüğünü kaybetmek istemiyordu.
Raccoon İstasyonu'nun merdivenlerinden bilinçsiz bir panik halinde inmeye başlayan Cengizhan, Laymond bulvarındaki kadar şanslı olmayı umuyordu. Her ne kadar kaybetmekte olduğu kan yüzünden zaman zaman etraf bulanıklaşıyor ve gözleri kararıyor olsa da, kendisine mümkün olabildiğince hakim olmaya çalışıyordu. Ne var ki, birkaç defa düşme tehlikesi geçirdiği merdivenlerin en son basamağından da inerken, sanki bacakları bileklerinden kesilmiş gibi havada yürüdüğünü hissetti. Kenara doğru hafiften yalpaladı, ama şansı vardı ki en yakınındaki kolonun sayesinde düşmekten son anda kurtuldu. Bu arada, dayanıklı olmak konusunda da kendisini sürekli telkin etmeye çalışıyordu. Bir yandan dinlenip, bir yandan da etrafında herhangi bir tehlikenin olup olmadığına baktıktan sonra, dayandığı kolondan aldığı güç ile az ileride hafiften bulanık bir halde gördüğü metro trenine binmek için yürümeye başladı.
Trenin yanına ulaştığında, kapısının açılması için ortadaki düğmeye gücünün yettiği kadarıyla basmaya çalıştı. Kandan dolayı eli kayıyor olsa da, düğmeye basmayı başarmıştı. Kapı çok geçmeden açıldı. Bir an bile beklemeden içeriye giren Cengizhan, güçlükle yürüyerek, en yakınındaki koltuğa doğru kendisini bir külçe gibi bıraktı. Öyle ki, oturduğu yerden kalkabilecek gücü bir daha bulamayacağından kesin olarak emin olmuştu. Tek yapması gereken, Arklay Metro İstasyonu'na ulaşabilmek için trenin kalkmasını beklemekti. Ne var ki, Cengizhan'ın uzun süreli bekleyişine rağmen, tren kalkmayacak gibi görünüyordu. Şöyle bir kafasını kaldırıp, makinist bölümünü görmeye çalıştı. İçeride kimse yoktu. "Bu halde kalkıp, bir de oraya mı gideceğim?" diyen Cengizhan, bir an için buraya gelmek için kullandıkları trendeki seyahatlerini hatırladı. "Geçen sefer kim kullandı ise niye bu sefer de aynı arkadaş kullanmıyor?!"
Bu arada, beklenmedik bir şekilde de Mirella'nın sesini duyar gibi oldu, Cengizhan. Gaipten gelen bir ses olduğunu düşünüp, hiçbir şekilde kulak asmadan makinist bölümüne yönelmişti ki, aynı ses, duyduğunun hiçbir şekilde gaipten gelen bir ses olmadığını ispatlamaya çalışırcasına varlığını sürdürmeye devam ediyordu: "Cengizhan! Neredesin Cengizhan?!"
Cengizhan bir anda olduğu yerde kalakaldı. İkileme düşmüştü. Makinist bölümüne mi gitmeliydi, yoksa kendisini arayan Mirella'yı mı bulmaya çalışmalıydı? Ya o ses Mirella'ya ait değil de kendisine kurulmuş bir tuzaksa? Öte yandna, ya gerçekten Mirella'nın sesiyse ve bir şeyleri yarım bırakarak bu şehirden gidecekse? Ne yapacağını bilememişti. Ses de bir yandan gittikçe uzaklaşıyor, Raccoon İstasyonu'nun çıkışına doğru yöneliyordu. "Belli ki takip edilmek istiyorsun." dedi Cengizhan. Umutsuzca sesi takip etmeye başladı. "Pekala... İstediğin gibi olsun."
Raccoon İstasyonu'nun çıkışına kadar gitti Cengizhan, ama ses de aynı ölçüde ondan uzaklaşıyordu. Sanki aynı kutupların birbirini itmesi gibi bir durum söz konusuydu. "Cengizhan! Neredesin?! Seni bulamıyorum! Eğer beni görebiliyorsan veya sesimi duyabiliyorsan, sesime gel! Seni çok özledim! Beni artık istemiyor musun? Gelmeyişinin nedeni bu mu? Cengizhan!"
Cengizhan: "Bekle Mirella, geliyorum!!"
İlk başta koşmaya çalışarak sesi takip etmeyi denemiş olsa da, belindeki acıdan dolayı birkaç adım sonra nefesi kesildi. Bu şekilde devam edemezdi. Bir süre bekledi. Acının az da olsa dinmesini sağladıktan sonra geri döndü. Motorsikletine binip, sesi takip etmeye kaldığı yerden devam etti.
Ses bazen şehirin birbirinden ayrı noktalarında, bazen de gittiği yolun ilerisinde yankılanıyordu. Gitmesi gereken yön konusunda kafası karışan Cengizhan, Mirella'nın cesedinin olduğu yere, yani Raccoon Şehri Halk Koleji'ne gitti. Araştırma Laboratuar'ına girdikten sonra sesin kesildiğini fark eden Cengizhan, neden buraya getirildiğini ilk başta çözemediyse de, düşünmeye başladığı sırada, Spencer Konağı'nın havaya uçmasından hemen sonra gördüğü rüyasını hatırladı. Özellikle de sonunda Mirella'nın ‘Beni terk etme... Lütfen... Beni terk etme' dediği kısmını. Şöyle bir çevresine bakan Cengizhan, Mirella'yı sonsuza kadar terk edemeyeceğini anladı. Kendisine aşık olan bir kızı, bir şekilde bulmaya kararlıydı. Nereye gittiyse, Cengizhan da oraya gitmeye ve bu aşkı ölümsüzleştirmeye karar vermişti. Yerde gözüne çarpan tabancayı alıp, şarjörünü kontrol etti. Sadece iki mermi kalmıştı. Şarjörü yerine geri taktı. Yere uzanıp, Mirella'nın cesedini kendisine doğru çevirdikten sonra, ona sımsıkı sarıldı. "Artık ebediyen birlikte olacağız. Seni asla terk etmeyeceğim." dedi Cengizhan. Akabinde de silahın namlusunu kalbine dayadığı gibi tetiği çekti.
Raccoon Şehri Halk Koleji'ni kaplayan o gizemli sessizliği bozan tek şey, duyulan tek el ateş sesi olmuştu.
-
Hikaye devam ediyor. Güzeldi. Konak patladı.