Aslında ilk iki bölümü tamamladıktan sonra hikayeyi sizlere sunmak istiyordum, ama ilk bölümü an itibarıyla bitirdikten sonra sizleri fazla bekletmemek amacı ile konuyu açma gereksinimi duydum.
Bu seferki hikaye, önceki iki hikayenin aksine, her bir sonraki bölüm birer hafta ara ile yayınlanacaktır

Evet, hikayemize başlayalım;
Hafif bir ışık parlaması ve akabinde gelen büyük bir gümbürtü ile yerinden sıçrayarak uyandı Orçun. Yüreği ağzına gelmiş, dehşete kapılmıştı. Yaşadığı korkunun etkisiyle şöyle bir doğrulup, çevresine kulak kabarttı, ama en ufak bir hareket bile yoktu. Kendi çıkarttığı seslerin haricinde başka hiçbir ses duymuyordu. Tam anlamıyla derin bir sessizlik hakimdi. Sakinleşmeye çalışıyordu Orçun. Bu arada da soğuk bir yerde yattığının farkına vardı. Üstünü başını şöyle bir kontrol etti. Görünürde herhangi bir yırtık veya sökük yoktu. Bu da gösteriyordu ki herhangi bir saldırıya uğramamıştı. Mutlu olmuştu. Şöyle bir etrafına göz gezdirip nerede olduğunu anlamaya çalıştı Orçun, ama hiçbir şey ona tanıdık gelmemişti. Bildiği bir yerde değildi. Hayır, değildi. Peki o zaman neredeydi? Ayrıca merak ettiği bir şey daha vardı: Bu şekilde uyanmasına neden olan şey neydi? Bu esnada, daha önceden duymadığı bir takım tıkırtılar duymaya başladı. Başını hızla çevirip, tıkırtıların geldiği tarafa baktı. Yanıbaşındaki cama vuran yağmur damlalarını fark etti. Şiddetlerine bakılırsa dışarıda sağanak yağmur vardı. Eliyle yerden destek alarak ayağa kalktı. Bu yerde ne kadar bir süredir yattığını merak ediyordu. Yarım saat? Bir saat? Bir buçuk saat? Belki de üç saat? Hem ne önemi vardı ki, sonuçta herhangi bir saldırıya uğramamıştı. Halen de tek parça halindeydi. Etrafına tekrar baktı. Bir şeyleri görmeye çalışıyormuş gibi karanlığına bakıyordu ki, o anda çakan şimşek ile iç mekan, en ince detayına kadar gündüz vakti gibi aydınlandı. Bu sayede nerede olduğunu anlamıştı Orçun. Bir restorandaydı, ama daha önceden hiçbir şekilde görmediği bir restorandaydı. Hala buraya nasıl geldiğini de merak ediyordu. Bu merakı, buz tutmuş bir göl yüzeyinin altında dalgalanan suyun çıkarttığı boğuk sese eşdeğer bir gök gürültüsü sesi tarafından bölündü. Boğuk çıkan gök gürültüsü sesi, giderek güçlendi ve restoranın camlarını hatrı sayılır ölçüde titrettikten sonra, yerini tekrar yağmur damlalarının sesine bıraktı.
"Şu durumda, dışarı çıkmak akıl kârı değil." diye söylendi Orçun. "?Acaba buralarda bir şemsiye var mıdır?"
Restoranda biraz dolaştıktan sonra, kendisine güzel bir şemsiye buldu. Şanslı olduğunu düşündü. Aslında yağmurda yürümeyi ve ıslanmayı severdi, ama böyle bir yağmurda değil. En azından şu durumda değil.
Evet... Hazır olduğuna göre, şemsiyesini açıp, dışarı çıkabilirdi.
Çıkış kapısını kullanarak dışarı çıkmak için hamle yaptı. Ancak nedense kapıyı açamadı. Sıkışmış olabileceğini düşünerek birkaç defa daha denedi, ama yine başarı sağlayamamıştı. Kapı açılmamakta direniyordu. Görünen o ki kilitliydi. Aklına kasaya bakmak geldi. Belki anahtar orada olabilirdi.
Kasanın yanına vardıktan sonra çekmeceleri teker teker kontrol etmeye başladı. En son çekmece hariç diğerlerinde hiçbir şey yoktu, ama en son çekmece açılmıyordu. Sıkışmış olmasını umuyordu Orçun. Yanında işe yarar bir şey olup olmadığına bakmak için ceplerini kontrol ediyordu ki, arka cebinde ilginç bir şey buldu. Ancak karanlıktan dolayı ne olduğunu anlayamamıştı. Bir ışık kaynağı aradı. Ne var ki, tam bu sırada çakan şimşeğin içeriyi bir kez daha aydınlatması ile yazarkasanın yanında duran çakmağı fark etti. Aldı. Çakmayı denedi. Neyse ki içinde halen bir miktar gaz vardı. Çakmağın yarattığı ışık kaynağının yardımı ile arka cebinde bulduğu, katlanmış halde duran şeye bir göz attı. Bu bir biletti... İsim kısmında kendi adını gördü. İstikamet yönünde ise Gaziantep yazıyordu.
"Bu da ne böyle? Gaziantep'e ne için gid..." diye söyleniyordu ki Orçun, bir şimşek daha çaktı, ama bu seferki tam da beyninin içinde çakmıştı. "Bir dakika bekle... Bu..."
Kavaklıdere / Ankara
16 Haziran 2011, 19:15
İzmir'de bir araya geldikten sonra sekiz saatlik bir yolculuk ile Ankara'ya varan Levent, Orçun ve Deniz, İstanbul'dan gelecek olan Berke'nin otobüsünün de fazla gecikmemesi neticesinde, kargaşadan dolayı birbirlerini bulmakta birazcık güçlük yaşasalar da, en nihayetinde otogarda buluştular. Grup üyelerinin yol yorgunluğu nedeni ile fazla uzun süremeyen tanışma merasimini takiben, Orçun, İzmir'den yola çıkmadan önce bir kağıda not ettiği otelleri teker teker aramaya karar verdi.
"Millet, şimdi öncelikle şu kalacağımız yeri ayarlayalım, diyorum." dedi Orçun. Cebinden çıkarttığı kağıdı gösteriyordu. "İzmir'den çıkmadan önce Ankara'daki otellerin telefon numaralarını bir kağıda not etmiştim."
"Akıllı adamın hali başka oluyor." dedi Berke. "Sağlamcısın abi, ama umarım yer vardır."
"Şansımıza..."
Birkaç telefon görüşmesinden sonra, Deniz ve Levent, nerede kalacakları konusunda kara kara düşünmeye başlamışlardı ki, ancak Kavaklıdere'deki bir otelde yer bulabilen Orçun, arkadaşlarına müjdeli haberi verdi. Hep birlikte, otogarda buldukları bir taksiye binerek otelin yolunu tuttular.
"Otel ayarlayacağını sanıyordum." dedi Deniz. Otelin önünde duran taksiden inerken gözleriyle oteli inceliyordu. "Saray değil...? Çok pahalı değil midir?"
"Hiç önemli değil." dedi Orçun. ?Sonuçta her zaman gelmiyoruz. O kadar da yol yorgunuyuz, bu seferlik bir sarayda kalalım."
"Helal be abi!" dedi Levent. Bu arada, taksiciye ücretini uzatıyordu. "Yalnız otel cidden saray gibi görünüyor, Deniz'e hak vermemek elde değil."
"Ben de bu kadar iyi bir otel olacağını tahmin etmemiştim."
Levent'in taksiciyle olan para alış-verişinden sonra valizlerini alan grup üyeleri, bitkin adımlarla otele doğru yürüdüler.
İçeri girdiklerinde, Orçun, resepsiyondaki görevliye kendisini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra oda tutma işlemlerini halletmeye koyuldu. Neyse ki fazla sürmeyen işlemlerin ardından diğer görevli personelle odalarının bulunduğu kata çıkan Deniz, Levent ve Berke, Orçun'un görevli personele teşekkür edip, anahtarı almasıyla nihayet rahatlama fırsatı buldular.
Levent ile Orçun valizleri düzenlemeye çalışırlarken, Deniz ve Berke de buldukları ilk yerlere kendilerini atıp , sakinleşmeye çalışıyorlardı.
"Aramızdaki bu takım çalışmasına bayılıyorum." dedi Orçun. Ayağa kalktıktan sonra Berke'ye baktı. "Biz eşyaları düzenleme kısmını hallediyoruz, siz de dinlenme kısmını."
Bunun üzerine, Berke birden yerinden fırlayıverdi. "Abi kusura bakma ya, şuu..."
"Yahu otur Berke!" dedi Orçun. Gülüyordu. "Şaka dedim, otur yahu... Biz Levent ile hallederiz. Yalnız o değil de, Deniz de hiç üstüne alınmıyor hani."
"Niye alınayım ki? Sizin gibi koca koca adamlar dururken, ben niye rahatımı bozayım?"
"Hah, işte bak abi, görüyor musun?" dedi Levent, eliyle Deniz'i işaret etti. "Bunun gibi olacaksın işte abi. İşi bilip, işe gitmeyenlerdendir bu Deniz."
"Ne diyorsun bu işe Deniz?"
"Levent abinin söylediklerine aynen katılıyorum."
"Kardeşim, teker teker gelin ya!" dedi Orçun. Her iki elini de havaya kaldırmıştı. "Teslim oluyorum, ateş etmeyin! Neyse, şu valizleri bir halledelim de, sonra ne yapacağımıza karar veririz."
"Bence hiçbir şey yapmayalım." dedi Deniz. "Ben yorgunluktan ölüyorum. Hem yarın Seçkin abi ile de buluşacağız, hem de yarın akşam bir yolculuğumuz daha var. Bir enerji depolasak hiç fena olmaz."
"Katılıyorum." dedi Berke. "Bence de pek bir şey yapmayalım. Odamız da gayet konforlu. Bence bu geceyi dinlenmek için uyumaya ayıralım."
Orçun, Levent'e dönüp bir baktı. "Pekala." Dedi. "Yarın dolu dolu bir gün bizleri bekliyor. O nedenle uyusak iyi olacak."