Abi mükemmelsiniz ya
Resmen Suç ve Ceza yı bıraktım bunu okuyorum özet diye bunu götüreceğim galiba 

Başı önüne eğik, hafiften de bir ürperti ile uyandı Berke. Sanki birisi onu uyanması için dürtmüş gibi hissediyordu. Bu şekilde uyanmasına neden olan şeyin ne olduğunu görmek için etrafına bakınırken, dondurulmuş film karesi gibi öylece kalakaldı. Bulunduğu ortamda bir tuhaflık ve hafiften bir koku vardı. Garip bir tuhaflık? Garip bir koku... Oturduğu çift kişilik koltuk ve karşısındaki duvar saati haricinde, hiçbir şey yoktu. Saate baktı. Dördü çeyrek geçiyordu, ama saat durmuştu. Çalışmıyordu. Bu arada, etrafını çeviren duvarların garipliği de dikkatini çekmişti. Canlı organizma gibi duruyorlardı.
Yerinden kalktı Berke. Sağına soluna bakınarak karşısındaki duvara doğru giderken, bastığı yerlerin sert olmayışını garipsedi... Ayağını kaldırıp, altına şöyle bir baktı. Ayakkabısının tabanına yapışan herhangi bir şey yoktu. Ayağını tekrar yere koyarken etrafına bakındı. "Bu da ne?" diye söylenirken, elini yavaş ve tedbirli bir şekilde ileriye doğru uzattı. Duvara dokunup, hızla geri çekilmesi bir olmuştu. Evet, duvarlar canlıydı. Hem de hiç olmadığı kadar canlı bir organizmaydı... "Lanet olsun, bu da ne!?!" dedi korkuyla karışık heyecanla. Hızla etrafında bir tur attı Berke, ama dikkatini çeken bir şey olmamıştı. Hatta az önce üzerinde oturduğu koltuk artık yerinde yoktu. "Neredeyim? Bu lanet olası yer neresi??!"
Sağ tarafında duran koridora doğru yöneldi... İlerlerken, koridorun bir nefes alıp verme sesi ile daralıp genişlediğini hissedebiliyordu. İşin garibi, koridor, Berke'nin nefes alıp vermesi ile eş zamanlı olarak daralıp genişliyordu. Nefesini tutarak ilerlemeyi denedi. Koridorda hiçbir hareket olmamıştı. Nefes alıp vermeye başladığında, koridor da daralıp genişlemeye başladı. "Nefes alıp verişime göre daralıp genişleyen bir koridor... Fantastik..." dedi Berke. Yürümeye devam etti. Bu arada, burnuna gelen koku da keskinleşmeye başlamıştı. Sadece tek bir kapı vardı. Açmak için hamle yaptığı sırada kapı kendi kendine açıldı.
Korka korka başını içeri doğru uzattı. İçerisi ince bir sis bulutu ile örtülüydü. Fayansla kaplı duvarları, seramikten yapılma lavabosu, duvara asılı aynası, oturulacak yeri plastikten, ama genel olarak yine seramikten yapılma klozeti ve küveti ile sıradan bir banyo görüntüsü çiziyor, bulunduğu ortamdan çok ayrı bir yermiş gibi görünüyordu. Ancak giderek keskinleşen koku, bu yerde en üst noktaya ulaşmıştı. İçerisi resmen çöplük gibi kokuyordu. Neden sonra, Berke, küvet perdesinin arkasındaki üç belli belirsiz karaltıyı fark etti. Gidip gitmeme konusunda kararsız kalmıştı. İçindeki ses ne olduğuna bakması için gitmesini emrediyor, ama Berke gitmeyi istemiyordu. Ne var ki, kısa süreli bir ikilemden sonra ilk adımı attı. Arkasından ikinci adımı attı. Korku ile karışık bir merak yaşayarak perdenin önüne kadar geldi. Elini isteksizce perdeye doğru uzattı. Kalp atışları, göğüs kafesini parçalayacak gibiydi. Derin bir nefes aldı Uç tarafını tuttu ve son hızla açtı. Karşısında bulduğu manzara, neredeyse kalbinin durmasına neden olacaktı. Geriye doğru birkaç adım attı. Midesi müthiş bir şekilde bulanmıştı. Bir eliyle burnunu tıkamaya çalışıyordu ki, öğürdü. Levent'i, Seçkin'i ve Orçun'u büyük ölçüde parçalanmış olan yüzlerinden akan kanların kapladığı çürümüş bedenleri ve bedenlerini kaplayan kandan yeteri kadar nasibini almış olan eski püskü kıyafetleri ile ayakta dururken karşısında bulmuştu. Klozetin kapağını kaldırdığı gibi içine kustu. Burnuna gelen koku nedeniyle kustukça kusası geliyordu. Daha fazla dayanamayacağını anladığı anda yerden kalktı. Klozeti kapattığı gibi kendisini koridora geri attı.
Dışarı çıktığında birazcık olsun nefes alabilmişti. "Dünya varmış...!" dedi, ama duyduğu bir takım insanlık dışı sesler üzerine arkasını döndü. Levent, Orçun ve Seçkin, küvetten çıkmış, ellerini Berke'ye doğru uzatmış bir halde yürümeye başlamışlardı. Kaçmaktan başka çaresi olmadığını anlayan Berke, son hızla ilk uyandığı odaya doğru koştu.
İçeri girdiğinde, az önce yok olduğuna şahit olduğu koltuk yerine bir tane masa ve bir de sandalye geldiğini gördü. Masanın arkasına geçip sandalyeye oturduktan sonra, çekmecelere bakmaya başladı. Kendisini savunabileceği bir araç arayışına girişti. Aynı zamanda da sol tarafından gelen bir ses duydu. Başını kaldırıp bakmasıyla Deniz'i karşısında bulması bir olmuştu, ama nereden geldiğini görememişti; çünkü, Deniz'in geldiği yönde bir kapı yoktu. "Deniz...?"
Deniz, hiçbir şey söylemeden seri adımlarla Berke'nin yanına geldi. Bir süre ikilemde kaldıktan sonra eliyle şöyle bir dürttü. "Berke...?"
"Deniz...?" dedi tekrar Berke. Şaşırmıştı. Gözünün ucuyla koridora baktıktan sonra tekrar Deniz'e döndü. "Ama... Sen... Buraya nasıl geldin?"
Deniz, Berke'yi daha bir sert dürttü. Neredeyse omzunu oyacakmış gibiydi. "Berke! Uyan!"
"İyi de... Ben uyanık haldeyim?" diyerek cevap verdi. Omzunu ovuşturuyordu. Gözü de hala koridordaydı. "Görmüyor musun?"
Deniz, Berke'yi iki omzundan tuttuktan sonra geriye doğru yasladı. Masanın sol tarafına geçti ve Berke'yi de kendisine doğru çevirdi. Elindeki feneri ve silahı masaya yavaşça bıraktı. Bu arada, Orçun, Levent ve Seçkin de odaya ulaşmışlardı. Berke, Deniz'i kolundan tutup, gelenleri göstermek istiyordu ki, Deniz, Berke'yi son kez sarstıktan sonra uyanması için olanca gücüyle tokat attı. Çıkan ses, organizmadan oluşma duvarlar tarafından adeta emildi, ama Deniz'in attığı bu sert tokat, Orçun, Levent ve Seçkin'i sanki cam maddeden yapılmalarmış gibi kırılarak parçalar halinde yerlere saçılmalarına neden olurken, aynı zamanda da Berke'nin 'gerçekten' uyanmasına neden olmuştu. Serseme dönmüştü Berke. Nerede olduğuna bakındıktan sonra karşısında Deniz'i görünce ürktü. "Aman... Allah'ım! Ödümü koparttın!" dedi Berke. Merak edip, koridorun olduğu tarafa baktı, ama koridor yerine boyası yer yer kabarmış, kanlı, paslı ve önünde camları kırılmış bir dolabın durduğu koca bir duvarla karşılaştı. Bir süre duvara baktıktan sonra tekrar Deniz'e döndü. "Kabusmuş... Sen... Gerçekten karşımda mı duruyorsun? Yoksa hayal mi görüyorum?"
"Merak etme, gerçekten burada duruyorum. Seni uyandıramayacağımı sanıyordum." dedi Deniz. Sağ tarafında duran sandalyeyi yanına çekti. Üzerini eliyle şöyle bir temizledikten sonra oturdu. "İyi misin? Baygın yatıyor gibiydin?"
"Sanırım iyiyim..." diyerek cevap verdi Berke. Şöyle bir etrafını inceledikten sonra gözü boşluğa takılı kaldı. Sanki bir şeyler düşünüyor gibiydi. "Bize ne oldu? En son hatırladığım, yolda geçirdiğimiz trafik kazasıydı. Kazadan sonra ne oldu? Biz buraya nasıl geldik? Kafamda bir sürü soru işareti var..."
"Soruların için bir cevap anahtarı olamayacağım maalesef; çünkü, ben de ne olduğunu, buraya nasıl geldiğimizi bilmiyorum. Diğerlerinden de hiçbir haberim yok." dedi Deniz. Berke'nin yüzünü inceledi. Kollarına da şöyle bir baktı. Görünürde herhangi bir yara izi yoktu. Demek ki o da herhangi bir saldırıya uğramamıştı. Akabinde, az önce Berke'nin baktığı duvara baktı. "Az önce neden duvara bakıp da 'kabusmuş' dedin?"
Berke, öylesine boşluğa bakıyordu. Kendisine sorulan soruyu sanki duymamış gibiydi.
Deniz, eliyle uzandı ve Berke'yi hafifçe dürttü. "Berke...?"
"Efendim?"
"Az önce, diyordum? Az önce neden duvara bakıp da 'kabusmuş' dedin?"
Az önce baktığı duvara tekrar baktı Berke. Ardından Deniz'e döndü. Eliyle belli belirsiz bir şekilde duvarı işaret etti. "Ben..." dedi. Gözleri duvardan tarafa kaymıştı. "Az önce bir kabus gördüm. Sen gelmeden önce..."
"Bir kabus? Nasıl bir kabus?"
"Bir koltukta oturuyordum... Gözlerimi açtığım yerde sadece bir koltuk ve duvara asılı bir saat vardı. Sanırım takılmıştı." dedi Berke. Saatin kaçta takıldığını bir süre hatırlamaya çalışmış, ama hatırlayamamıştı. "Kaçta olduğunu hatırlayamıyorum. Neyse? Duvarlar... Duvarlar normal değildi. Yerimden kalkıp, duvara dokunmayı denedim. Canlı organizmadan oluşuyordu. Sonra bir koridor gördüm. Daralıp genişleyen bir koridor. Nefes alıp veriyor gibiydi. Sonuna kadar gittim. Bir kapı gördüm. Kendi kendine açıldı. İçeri girdim. Diğer yerlere göre gayet sıradan bir banyo ile karşılaştım, ama küvetin perdesindeki kan izini son anda görünce, içeride ne olduğunu merak ettim. Perdeyi açtım. Levent abinin, Orçun abinin ve Seçkin abinin zombiye dönmüş halleriyle karşılaştım. Korktum; çünkü, bana saldırmaya çalıştılar. Haliyle kaçtım. Oturduğum koltuğun bulunduğu yere kadar geri geldim. Kendimi savunacak bir şeyler ararken, sen geldin. Uyanık olduğum halde beni uyandırmaya çalıştın. Attığın tokat ise hatırladığım en son şey."
Deniz, kafasını çevirip, Berke'nin baktığı duvara tekrar baktı. "Garip..." dedi. "Herhangi bir anlamı var mı ki?"
"Kabusun mu?"
"Evet..."
"Bilmiyorum, ama umarım yoktur."
Deniz, yavaşça ayağa kalktıktan sonra uzanıp, Berke'nin kolunu tuttu. "Hadi..."
"Hadi?"
"Hadi kalk..." dedi Deniz. Fenerini ve silahını alırken, eliyle de kapıyı işaret etti. "Gidelim de diğerlerini bulmaya çalışalım."
"Pekala..." dedi Berke. Deniz'den destek alarak ayağa kalktı. "Umarım başlarına bir şey gelmemiştir."
"Umarım..."
Deniz ile Berke, kapıyı kullanarak koridora çıktılar. Önce sağa, sonra da sola bakan Deniz, etrafta başlarını derde sokabilecek bir şey olmadığını görünce el fenerini Berke'ye uzattı. "Bunu sen tut."
"Niye?"
"Bir elimle silahı tutup, bir elimle de feneri idare edemem ki?"
Berke, az önce çıktıkları odaya tekrar girdi.
"Nereye gidiyorsun Berke?" dedi Deniz. "Beni de bekle!"
Berke, içerideki masanın çekmecelerini hızlıca karıştırdı. Şans eseri bir koli bantı buldu. Deniz'in yanına gelip, el fenerini silahın üstüne yerleştirdi. "Şu şekilde sıkıca tutar mısın?"
"Ne yapıyorsun?"
"Bekle... Göreceksin..." dedi Berke. Koli bantını kullanarak, el fenerini silah ile birleştirdi. Sağlam olup olmadığını da kontrol etti. "Nasıl oldu?"
Deniz, şöyle bir baktı. El fenerini açtı, kapattı ve tekrar açtı. Silahla herhangi bir yere nişan alıyormuş gibi yaptı. "Fena olmamış... Akıllıca." dedi. "Demek istiyorsun ki, 'ben işe yaramayacağım, sen yara.'"
"O anlamda değil de... Şimdi, el feneri bende, silah ise sende olacak. Tam bir kordinasyon sağlamak zor olur. Ama her ikisi de bir kişinin elinde olursa, bu durumun önüne geçmiş oluruz."
"Diyorsun?" dedi Deniz. "Neyse, birimizden birimizin işe yaraması, ikimizin de işe yaramamasından iyidir. Ben hallederim."
"İyi olur." dedi Berke hafifçe gülümseyerek. "Pekala... Artık gidebiliriz...?"
"Evet, hadi gidelim."
Ana koridora tekrar çıktılar. Deniz, eliyle sağ tarafı işaret etti. "Ben sol taraftan geldim. Bu taraftan devam edeceğiz."
"Tamam."
Deniz ile Berke, Orçun, Levent ve Seçkin'den bir iz bulabilmek için Raccoon Şehri Polis Merkezi'nı araştırmaya koyuldular.
İlk katı adım atılmadık köşesi kalmayana kadar araştırmalarına rağmen işlerine yarayabilecek hiçbir şey bulamayan ikili, bir üst kata çıkabilmek için merdivenleri kullanmaya karar verdiler.
Çıkmakta oldukları merdivenler sanki her an çökecekmiş gibi gıcırdamaktaydı. Bu nedenle de mümkün olabildiğince hızlı, ama bir o kadar da sessiz çıkmaya çalışıyordu Deniz ve Berke.
"Sessiz ol..." diye fısıldadı Deniz. "Başımızı derde sokmayalım."
"O halde elindeki feneri de söndür. Işığı, zombilerin dikkatini çekecek. Zaten o zaman da sessiz olmamıza gerek kalmaz. Hem ayrıca içinde bulunduğumuz duruma bakarsak, başımız çoktan der..."
"Bir dakika..."
"Ne oldu Deniz?"
"Sanki bir ses duyar gibi oldum...?" dedi Deniz. Tüm dikkatiyle etrafı dinledi. "Sanırım yanıldım. Neyse, şuradaki S.T.A.R.S ofisine girelim."
İçeriyi el fenerinin ışığı ile şöyle bir araştıran Deniz, gördüğü masalara Berke ile teker teker göz atmaya başladı. Masalardan bir tanesinin üstüne dijital bir fotoğraf makinesi gördü. İçinde neler olduğuna bakmak için açmaya çalıştı, ama cihaz, düşük pil uyarısı vererek kapandı. Etrafına bakınıp pil bulmaya çalıştı Deniz, ama ne var ki, pil namına hiçbir şey yoktu. Ne olur ne olmaz diye makineyi yanına alan Deniz, bunu Berke'ye de söyledikten sonra Barry'nin masasında bulduğu magnum silahına uzanmak üzereydi ki, bulunduğu kata çıkan merdivenlerden geldiğini tahmin ettiği bir takım ayak sesleri duymaya başladılar. Kendilerini Barry'nin masasının arkasına saklayan ikiliden Deniz, el fenerini kapattıktan sonra silahının namlusunu kapıya doğrulttu.
"Ne yapıyorsun Deniz?" diye sordu Berke fısıldayarak. "Ya zombi değilse?"
"Ben yine de hazırlığımı yapayım da..."
Ayak sesleri, bulundukları ofisin kapısının önünde durdu. Korkudan titremeye başlayan Deniz, sakin olmaya çalışıyordu. Ellerinin de titriyor olmasından dolayı kapıya bir türlü düzgün nişan alamaz hale gelmişti.
Kapının önündeki kişi, kapının kolunu tuttu.
Deniz de elindeki silahın horozunu indirdi. Tüm dikkatiyle kapıya odaklanmaya çalışıyordu. Eğer zombi ise, hiç düşünmeden tetiği çekecekti, ama kapının önündekinin bir zombi olmamasını umuyordu. Onun için harcayacağı bir mermi, yanlarındaki cephanenin azalması ve savunmalarının da riske girmesi demekti. Gerçi zombiyi öldürmek zorunda da değildi. Eğer o gizemli silüet silahı Deniz'e fırlatmasaydı, kendisini başka bir şeylerle savunmak zorunda kalacaktı. "Savunmak?" diye içinden geçirdi Deniz. O kadar zombinin içinden nasıl kurtulacaktı ki kendisini savunabilsin? Yaşadığı stres yüzünden saçmalamaya başlamıştı. En iyisi hiçbir şey düşünmeden yalnız kapıya odaklanmaktı. Gözünün ucuyla Berke'ye baktı. Berke de bir Deniz'e, sonra da kapıya bakmıştı.
Kapının önündeki kişi, kapıyı ittirerek ardına kadar açtı.
Kapının açılmasıyla Deniz'in eğilmesi bir olmuştu. Kapının önündeki kişiyi görmüş, gözlerine inanamamıştı. Berke'ye döndü. "Bu... Ben hayal mi görünüyorum?"