St. Michael Kulesi'nin önünden geçerlerken, Chris birden arabayı durdurdu.
"Neden durduk?" diye sordu Billy. "Bir şey mi oldu?"
"Arabayı biraz geriye alacağım." dedi Chris. Eliyle arkayı işaret etti. "Raccoon Pastanesi'nden birkaç tane kanepe alacağım."
"İyi de... Bu..."
Billy lafını tamamlayamadan Levent araya girdi: "İyi de, böyle bir yerden alacağın kanepe ne kadar hijyenik olur ki? Ayrıca, kanepe almak için mobilyacıya gitmemiz gerekmiyor mu? Hem arabada yerde yok? Nereye koyacağız o kadar büyük bir kanepeyi?"
"Bu bildiğimiz kanepe değil Levent." dedi Chris. "Tatlı olan kanepelerden. Bu kadar eziyetten sonra, sizi yollamadan önce kısa bir ziyafet iyi gider, ama sen böyle söyleyince, hevesim kaçtı."
Kısa süreli bir sessizlik oldu. Bir süre sonra Rebecca'nın kıkırdaması ile herkes gülmeye başladı. Bir tek Levent gülmüyordu... "Ne bileyim tatlı olarak kanepe almak isteyeceğini." dedi Levent. "Aklıma ilk öteki tür kanepe geldi."
"Şaka yapıyorum Levent. Kanepe almayacaktım. Az ileride bir grup zombi gördüm. Gitmelerini beklemek için burada vakit öldürmeye karar verdim."
"Hadi ya..." dedi Billy. "Ben de bir an kanepe alacaksın sandım. Yalan yok."
"Hadi gidelim o halde." dedi Chris. "Yeterince vakit geçti. Gitmişlerdir."
St. Michael Kulesi'nin önünden geçen yolu takip ederek Mission Yolu'na paralel yoldan gittiler. Army Sokağı'na giriş yapmışlardı ki, daha önceden Billy'nin kaza yapmasına neden olan zombi grubu ile karşılaştılar. Chris arabayı durdurdu. Nereden gideceklerine karar vermeye çalışırken, tam karşılarındaki binanın ilerisinden geldiğini anladıkları bir ses duydular. Chris, arabadan çıktı. Çıkması ile birlikte karşılarındaki binanın üzerinden bir helikopterin belirmesi de bir olmuştu. Pervanesinin yarattığı rüzgar ile sokaktaki her şey savrulurken, burnundan çıkan ışığın vurduğu çatıda da Deniz ve Seçkin'e tanıdık gelen o gizemli silüet bir anda beliriverdi. Bütün karanlığı ve bütün gizemiyle onlara bakıyordu. Helikopterin rüzgarına maruz kalan siyah pelerini de bütün ihtişamıyla bir bayrak gibi dalgalanıyordu.
"Billy!" diye bağırdı Chris. Çatıyı işaret etti. "Şu şeyi görüyor musun??"
"Çatının üstündeki adamı mı?"
"Adam mı kadın mı bilmiyorum, ama helikopteri o çağırmış olmalı!"
"İyi de neden?"
Bu arada, arabadaki herkes de dışarı çıkarken, aynı zaman da da helikopterin tepesinde süzülmekte olduğu binanın tam karşısındaki diğer binanın çatısında Saddler ve yardımcısının belirmesi bir olmuştu. Saddler, adamına helikopteri vurmasını işaret etti. Yardımcısı, roketi helikoptere doğrulttuğu gibi tetiğine basıp ateşledi. Roket namlunun ucundan çıkar çıkmaz, helikopter pilotu helikopterini roketle dik açı oluşturacak şekilde çevirdikten sonra, her iki taraftaki kapılarını da açtı. Kendisini de yere attı. Roket, helikopterin bir kapısından girip, diğer kapısından çıktı ve yoluna devam etti. Yerden kalkan helikopter pilotu, Saddler'a hareket çektikten sonra, kapıları kapattı. Helikopteri tekrar kontrolüne aldı.
"Yanında yedek roket var mıydı?" diye sordu Saddler. "Tekrar deneyebilir misin?"
"Normalinde tek roketle vurmam lazımdı." dedi yardımcısı. "Resident Evil 4'te böyle olmuştu. Bu nedenle de yanımda yedek roket getirmedim."
"Ne oldu Saddler efendi? Planın bir taraflarında mı patladı?? İstersen ben sana planının işlemesi için yardımcı olabilirim." diye bağırdı helikopter pilotu. Ardından da makineliyi alıp, Saddler'ın ve yardımcısının vücutlarını mermi ile doldurdu. "Hoşuna gitti mi dostum???!!"
Saddler ile yardımcısının cesetleri çatıdan aşağıya, zombileri arasına düştü. Bir an bile beklemeyen zombiler, cesetlerin üzerine yumuldular.
Olanların ardından çatıdan aşağıya sarkan gizemli silüet, en üst katın camından içeri girdi.
"Levent! Benimle gel!" diye bağırdı Chris. "Şu gizemli silüetin kim olduğunu öğrenelim."
"Tamam, geliyorum!"
Chris ile Levent, gizemli silüetin bulunduğu apartmanın önüne geldiler. "Şimdi ben içeri girip, yakalamaya çalışacağım, ama elimden kaçırabilirim. Sen dışarıda, burada dur. Hiçbir şekilde kıpırdamadan bekle."
"Tamam abi..."
Chris binadan içeri girdi. Kısa bir süre sonra, üst katlardan birisinin camı kırıldı. Aşağıya atlayan gizemli silüet, tam da Levent'i önüne düştü. Hızla ayağa kalktıktan sonra, Levent ile gözgöze geldiler. Kısa bir süre sonra da gizemli silüet, kaçarak kayıplara karıştı.
"Tam da dibine düşmüştü Levent! Niye bir şey yapmadın!?!?!"
"Bana kıpırdamamamı söyledin!"
"Allah seni bildiği gibi yapsın! Her dediğimi harfiyen uygulamak zorunda mısın!?!"
"Yanlış bir şey yapmayı istemedim..."
"İyi b*k yedin!" dedi Chris. "Neyse... Yapacak bir şey yok. En azından bizim tarafta olduğu belli. Bu da bir şeydir. Hadi yürü... Bizimkilerin yanına gidelim."
Helikopter halen binanın çatısında uçmaktaydı. Chris ile Levent, grubun diğer üyelerine doğru yaklaşmak üzereyken, yol üzerindeki logar kapaklarının biri, ani bir darbe ile havalandı. Helikopterin sesinden dolayı bunu kimse duymamıştı. Beraberinde de bir karaltı fırlayıp, grubun yakınlarında yere düştü. Keith, etrafa bakınırken, Rebecca'nın arkasından yaklaşmakta olan dev bir böcek gördü. "Arkana bak!!" diye bağırdı.
"Ne diyorsun?" diye bağırdı Rebecca. "Seni duyamıyorum??"
"Arkanda!!!" diye bağırdı Keith, ama helikopterin sesinden duyamıyordu. "Çekil oradan Rebecca!!"
Rebecca, Keith'in hareketlerine baktıktan sonra hızla arkasını döndü. Dev böcek, Rebecca'ya doğru saldıracakken, Keith son anda yetişti ve Rebecca'yı kenara attı. Ancak ne var ki, kendisini kurtaramadı. Böceğin savurduğu pençe, Keith'in vücudunu boydan boya yardı.
Keith'in uğradığı saldırıdan sonra, helikopter pilotu makineliye hamle yaparak böceği delik deşik etti. Rebecca, Billy ve Chris'ten Keith'i hastaneye taşımaları için yardım istedi. Chris ile Billy, Levent, Deniz, Berke, Orçun ve Seçkin'e arabaya binmelerini emretti. Keith'i de yanlarına yatırdı.
Hastaneye ulaşmalarından sonra doğruca acil durum odasına koşturdular. Chris ile Billy, Keith'i yatağa yatırırlarken, üstü başı kan olan Rebecca da onlardan kendisine yardımcı olabilecek birilerini bulmalarını istedi. "Kanamayı durdurmam lazım!"
Chris ile Billy odadan çıkıp, panik halinde gerekli malzemeleri toparlarken, Deniz, Levent, Berke, Orçun ve Seçkin de dehşet içinde Keith'in kanamasını durdurmaya çalışan Rebecca'yı izliyorlardı. Keith McFadden, gözleri ölümcül bir korkuyla açılmış bir halde, göğsünden kırmızı damlalar fışkırarak Rebecca'nın kollarında yatıyordu. Hırıltılı bir nefes aldı. Ciğerlerine hızla kan doldu. Öksürdü. Boğazından koyu kırmızı renk bir kan püskürdü ve Rebecca'nın yüzüne sıçradı. Çıplak ellerini kesiğin üzerine bastırdı. Rebecca, bu tip durumlara alışkındı. Bu arada, ellerinin üzerine damlayan kanın ılıklığı onu şaşırttı. Hayat desteğinin ilk kurallarını hatırladı: Hava yolu, teneffüs, dolaşım, ama boydan boya olan kesiğin gırtlağa da ulaşmış olması, bunların üçünü de tehlikeye atmıştı. "Ben bir sağlıkçıyım, ama onu kurtarmak için yapabileceğim pek az şey var." dedi Rebecca. Ardından Seçkin'e seslendi. "Bana biraz havlu bul. Kanamayı durdurmam lazım!"
"Tamam. Derhal bulacağım."
Keith'in eli, ölüm korkusunun verdiği güçle sıkılarak aniden Rebecca'nın bileği etrafına kapandı. Deri öylesine kayganlaşmıştı ki, Rebecca'nın parmakları yeni bir püskürmeyi serbest bırakarak yaranın üzerinden kaydı. Bunu başka bir hırıltı ve öksürük takip etti. Keith'in zamanı giderek azalıyordu.
"Seçkin!!" diye bağırdı Rebecca. "Neredesin!?!"
Bir başka hırıltı duydu Rebecca. Bu hırıltıyı bir öksürük takip etti... Böceğin kestiği yarıktan yeni bir kan kümesi püskürdü. Hava yoluyla içeriden gelen lıkırdamayı duydu Rebecca. En büyük korkusu gerçek olmaması için bir yandan da dua ediyordu. "Ölümün nasıl gerçekleştiğini biliyorum, ama ne yazık ki buna engel olamıyorum." dedi. Ne var ki, Seçkin tam zamanında yetişmiş, bulabildiği bütün havluları Rebecca'nın yanına getirmişti. Kanı durdurmak için bütün havluları Keith'in yarasının üstüne bastırdılar, ama ortaya çıkan sonuç hem Seçkin'i, hem de Rebecca'yı şoka sokmuştu. Havlular büyük bir hızla kıpkırımız oldular. Keith, Rebecca'nin elini bir kez daha yakaladı. Konuşmaya çalışıyor, ama bir türlü başaramıyordu.
"Bir şey yok, bir şey yok" dedi Rebecca. "Chris ile Billy gelmek üzereler."
Keith, sara nöbeti geçiriyormuş gibi titremeye başlamıştı, ama olan bitenin halen farkındaydı. Gözleri Rebecca'dan ayrılmıyordu.
"Gözlerime bakarak içimden geçeni anlayabiliyor mu?" diye düşündü Rebecca. "Ölümüne engel olabilmek için hiçbir şey yapamadığımı biliyor mu?"
Keith'in yavaş yavaş kendisini bırakmakta olduğunu fark etti Rebecca. Seçkin'e geride durması için işaret etti. Kollarını Keith'e sardıktan sonra ağzından belli belirsiz dökülen şarkı sözcüklerine hakim olamadı...
"Geceleri yıldızları görüp de neden o kadar parlak olduklarını hiç düşündün mü?
Bulutu bir gece gün batımını seyredip de neden bu gece olduğunu hiç merak ettin mi?
Ve belki de seninleyken sadece bir defa olmuştur...
Sonsuza kadar hatırlamak istiyorum seni, sonsuza kadar....
Fotoğraflar kaybolan hatıraların gibi çekiliyor, gözlerinin rengi zamanla soluyor,
Asla temiz kalamazlar,
Bir fotoğraf gibi solup giderler,
Sadece seni geri getirmek istiyorum."
Rebecca şarkıyı söylerken, Chris ile Billy odaya girdiler. Rebecca'yı, Keith'e sarılmış bir halde bir sağa bir sola belli belirsiz sallanırken buldular. Seçkin ile Chris gözgöze geldi. Billy, ne olduğunu sorar bir hareket yaptı. Gruptaki kimseden ses çıkmıyor, sadece Rebecca'nın sesi duyuluyordu.
Keith, son nefesini vermeden önce gözlerinin önünde son bir kare geldi: Üçüncü bir kişinin bakış açısından çekilmiş bir görüntü. Yaşadığı evin bulunduğu kattaydılar. Keith, kapıyı anahtarıyla açtı. Önce Ruby, sonra da Keith eve girdiler ve arkalarından kapıyı kapattılar.
Rebecca'nın sesi boğularak gücünü kaybederken, Keith ise sonsuz uykusuna doğru yola çıktı...
"Herhangi bir okyanusun dibini uçaktan hiç gördün mü?
Gündoğumunu alacakaranlıkta bir dağın tepesinden izledin mi?
Ve belki de seninleyken sadece bir defa olmuştur...
Sonsuza kadar hatırlamak istiyorum seni, sonsuza kadar...."
Şarkı bitip de, Rebecca gözleri açtığında, Keith'in ölmüş olduğunu biliyordu... "Onu kaybettik..." dedi. "Hiçbir şey yapamadım. Ölümüne engel olamadım."
Gruptaki kimseden ses çıkmıyordu. Kimse konuşmayı istemiyorum. Herkes şoktaydı. Bu beklenmedik ölüm, herkesi sarsmıştı... Hem de bu kadar yakınken...
Keith'i orada bıraktılar. Odadan çıkıp, kapıyı kapattılar... Levent, Seçkin, Berke, Deniz ve Orçun için bir kurtuluş yolu aramak için hastaneyi dolaşmaya başladılar.
Üçüncü kata çıktıklarında, az ilerideki köşenin dibinde bir kapı gördüler. Chris başını kaldırıp, yukarı baktı. 'Yoğun Bakım' odası olduğu anlaşılıyordu. İçeri girdiler. İçeride bir sürü sedye vardı, ama işin ilginç yanı, beş tan yan yana duran sedyelerin üzerinde Levent, Berke, Deniz, Seçkin ve Orçun yatıyordu. Levent, Berke, Deniz, Seçkin ve Orçun, kendilerini sedyede yatar halde görünce şaşkınlıklarını gizleyemediler.
"Saddler'ın ne demek istediğini şimdi anlıyorum." dedi. "Adam boşuna konuşmamış. Bir bildiği varmış."
Sağlık cihazlarının sesleri odada yankılanıyordu.
"Demek ki biz başından beri burada yatıyorduk. Hiçbir yere gitmedik... Ta ki bedenlerimizi bulana kadar. Peki şimdi ne yapacağız?"
"Gayet basit... Bedenlerinizin üzerine yatın." dedi Chris. "Bunu yapmanız lazım."
Sırasıyla Levent, Berke, Deniz, Seçkin ve Orçun bedenlerinin yanlarına yaklaşıp, birer birer yattılar.
Kısa bir süre sonra yeniden gözlerini açan Levent, Berke, Deniz, Seçkin ve Orçun kendilerini, olmalarını gerektiği bir yerde buldular. Gerçek bir hastanede... Uyandıklarını fark eden hemşire, koşarak doktorun yanına gitti ve hastaların uyandığını haber verdi. Kısa bir süre sonra Levent, Berke, Deniz, Seçkin ve Orçun'nun yanına gelen doktor, uyanmış olmalarından dolayı memnun olduklarını, devam eden tedavinin bitiminden sonra taburcu olabileceklerini söyledi.
Yaklaşık iki buçuk haftalık bir tedaviden sonra taburcu olan Levent, Berke, Deniz, Seçkin ve Orçun, seyahatlerine kaldıkları yerden devam etmeye karar verdiler, ama bu sefer bir otobüs ile değil de, uygun fiyata kiralayacakları bir araba ile. Neyse ki kiralama işleminde herhangi bir sorun çıkmamıştı. Direksiyonun başında Seçkin geçti. Yanına da Orçun oturdu. Arka tarafa da Deniz, Berke ve Levent. Seçkin motoru çalıştırdıktan sonra aynaları kontrol etti. Gaza basacaktı ki, aklına son anda gelen bir şey oldu. Aracın paneline baktı. Kilometre sayacının yanındaki düğmeye basarak, sayacı sıfırladı. Ardından da arkadaşlarına teker teker göz attı. "Evet... Artık yola çıkabiliriz."
Aracın gaz pedalına basan Seçkin, arabayı Gaziantep'e doğru sürmeye başladı...