Merhaba arkadaşlar!
Bu hikayeyi uzun zamandır yazmaktaydım, ama ne zaman paylaşmam gerektiği konusunda kararsız kaldığım için bugüne kadar beklemenin en iyisi olacağını düşündüm. Neden kararsız kaldığımı soracak olursanız, uygun bir zamanı yakalamak isteyişim diyebilirim.
Giriş konusunda pek de iyi olmadığım için lafı fazla uzatıp saçmalamayı istemiyorum

Umarım beğenirsiniz...
BÖLÜM 1 Açık olan pencereden usulca girip İrem'in yüzünü belli belirsiz bir şekilde okşayan tatlı esinti, mükemmel bir günün ilk habercisi gibiydi. Sıcak bir Haziran gecesinden sonra insanın en çok isteyeceği şey, tenini ürpertmeyecek şekilde okşayan hoş bir esinti ile uyanmaktır.
Eğer İzmir'de yaşıyorsanız, yaz mevsiminin nasıl geçtiğini de biliyorsunuz demektir. Nem oranının fazla olmasından dolayı, özellikle de öğlen vaktilerinde her an buharlaşacağınızı düşünebilirsiniz. Ancak neyse ki o gün hava bu konuda biraz insaflı davranıyordu.
Yine her zamanki gibi kalkıp okula gitmesi gerektiğini düşünen İrem'in, aslında o günün Pazar günü olduğunun ve hayatının anlamı olan biricik sevgilisi Berkay ile buluşacağının farkına varması çok sürmedi. Anında keyfi yerine gelirken, aynı zaman da başucundaki saatin 11:28'i gösterdiğini fark etti. İyice bir gerindikten sonra ayağa kalktı. Pencereye doğru yaklaştı.
Sıcak iklimin, sıcak, kavgayı da sevinci de coşku dolu yaşayan insanların şehriydi İzmir. Bu şehrin havasını soluyan insan, tüm duyularıyla bu şehirde yaşayabileceğini anlardı. Güneşin denizden battığı, geceleri bir elmas gibi ışıl ışıl parlayan bu şehir, ışıklarının vurduğu körfezin ay ışığı altında bir inci gibiydi. Zamanında bir çok farklı kültüre ev sahipliği yaptığı için, bu kültürlerin bıraktığı izlerle gizemli bir hale gelmişti. Kimler yaşamıştı bu sokaklarda, bu evlerde... Sokaklarında dolaşırken, bazen hiç ummadığı güzelliklerle karşılaşır, daha önceden hiç yaşamadığı duyguları yaşardı insan. Bu şehirde yaşamaktan mutluydu. Pencereden bakarken bir anda gelip geçiverdi bu düşünceler İrem'in kafasından.
Dışarıda oldukça net bir hava vardı. Öyle ki, gökyüzü hiç olmadığı kadar mavi görünüyor, karşı taraftaki dağlar da net olarak seçilebiliyordu. Bu da demek oluyordu ki, nem oranı fazla değildi. Son derece mükemmel bir günün onları beklediğini tahmin edebilmek zor değildi. Yatağını şöyle bir düzelttikten sonra yüzünü yıkayıp kendisine gelebilmek için banyoya doğru gitti.
Banyodaki aynanın önüne geldiği anda, birden gözlerindeki o canlılığı fark etti. Elmas gibi ışıl ışıl parlıyorlardı. Anlaşılan dışarıdaki o mükemmel hava gözlerine de yansımıştı. Yüzünü güzelce yıkayıp rahatladıktan sonra havluyla kurularken, gözü tekrardan aynaya ilişti. Kendisini şöyle bir incelemeye başladı. Dudaklarının belli belirsiz yukarı dönük kıvrımına, burnunun bir ressamın elinden çıkmış gibi olan düzgünlüğüne ve çenesinin belirgin pürüzsüzlüğüne her açıdan baktı. Tuhaf, ama mükemmel bir uyumla birbirlerini tamamlayışlarını fark etti. Aslında kendisini beğenen biri değildi. Ancak her nedense o an için hayran oldu. Havluyu yerine astıktan sonra, tarağını aldı. Birbirine dolanmış olan saçlarını da şöyle bir taradı ve küt kesilmiş saçlarını at kuyruğu yapıp tokayla tutturdu. Nasıl göründüğünü anlayabilmek için bir daha aynaya baktı. "Sonunda insana benzedin, İrem." diye söylendi. Küt olan saçlarını at kuyruğu yaptığında, Berkay için 'seksi' bir görünüme kavuştuğunu biliyordu. İstediği de buydu; çünkü sevgilisinin onu seksi bulması son derece hoşuna gidiyordu. Aynı şekilde bugün de Berkay'ı etkilemek istiyordu. Onun için yapacağı her şeyi hak ediyordu! O bir taneydi!
O düşüncelerle banyodan çıktı. Kalbinin deli gibi attığını, ellerinin titrediğini fark etti. Berkay'ı düşünmek bile heyecanlanmasına yetiyordu. Ona deliler gibi aşıktı ve aklından bir an olsun çıkartamıyordu. Nereye baksa onun yüzünü görüyor, ne zaman konuşsa onun sesini duyuyor gibi oluyordu. Denilen doğruydu. İnsan aşık olunca, kalbi beyninin bir adım önüne geçiyor, zaman zaman mantıklı düşünememesine neden oluyordu.
Ancak şimdi düşünmenin sırası değildi; çünkü bir an evvel kahvaltısını yapıp evden çıkması gerekiyordu. Yalnız, dışarıda dolaşırlarken de bir şeyler yiyeceklerini hesaba katacak olursa, aslında çok da fazla bir şey yemeyi istemedi. Aksi takdir de, Berkay yerken İrem ona bakacak ve durum böyle olunca da, lokmalar Berkay'ın boğazında takılıp kalacaktı. İrem de bunu istemiyordu. Şöyle bir buzdolabına baktı, ama o an için pek de hoşuna giden bir şey göremedi. Küçük bir parça ekmeğin içine birazcık tulum peyniri tıkıştırdıktan sonra yanına bir bardak da meyve suyu alıp balkona doğru yöneldi.
Tam televizyonun önünden geçtiği sırada, duvara asılı duran resme gözü takıldı. İlk defa görmüş gibi dikkatli bir şekilde baktıktan sonra elini uzatıp çerçeveye dokundu. Kardeşi Cemre ile birlikte poz verdikleri belki de en güzel resimdi. Birbirlerine sımsıkı sarılmışlardı. Cemre başını İrem'in göğsüne dayamıştı ve ikisi de gülümseyerek objektife doğru bakıyorlardı. Resmin yarattığı o özlem İrem'in değişik duygulara kapılmasına neden oldu. O an için sanki her şey anlamını yitirmiş ve benliği onu terk edip Cemre'nin peşinden gitmeye karar vermişti. Bu kararın yarattığı o karanlık ve dibi görünmeyen boşluk ise İrem'i adeta yutmuştu. Nereye doğru gittiğini bilmiyordu, ama son hızla düşmekte olduğunun farkındaydı. Acaba bu gerçekten bir düşüş müydü, yoksa Cemre'nin peşinden giden benliğinin bir çağrısı mıydı? Belki de bir arayış...? Peki neyin arayışı? Vicdanının derinliklerindeki bu iç karartıcı fırtınalarda savrulduğu sırada çalmaya başlayan telefon bütün fırtınaları dindirdi. Şöyle bir etrafına baktı... Halen evindeydi. Balkon kapısının tam önünde bostan korkuluğu gibi durduğunu fark etti. Görünüşe göre her şey normaldi, ama kısa süreli bir şaşkınlık yaşıyordu. Bu esnada telefonu da ısrarla çalmaya devam ediyordu. Hızlı adımlarla mutfağa doğru yöneldi. Telefonunun ekranına bakınca, arayan kişinin Berkay olduğunu gördü. Ne için aramakta olduğunu merak etti. Bunu öğrenmenin tek yolu ise aramasına cevap vermekti.
"Efendim hayatım?"
"Kapatmak üzereydim ki, iyi bir zamanlama ile açtın. Yoksa yanmıştın." dedi Berkay gülerek. "Neredeydin? Bir şey mi oldu?"
"Tuvaletteydim. Nasıl çıktığımı bilemedim." diyen İrem de aynı Berkay gibi gülmeye başladı. "Tuvalette bile rahat yok ya!"
"Tabi ki de olmayacak. Benden önemli mi?"
"Önemli canım."
"Demek öyle...?"
"Evet, aynen öyle." dedikten sonra esas konuya gelmek amacıyla devam etti. "Hayırdır?"
"Hayırlık bir tarafı yok. Gıcıklığına aradım."
"Bak sen!"
"Bakayım ben!"
"Gıcıklık yapmak zorunda mısın?"
"Değilim de şeytan dürttü... Neyse. Ne diyeceğim biliyor musun?"
"Sen söylemeden nasıl bilebilirim?"
"Of İrem ya... Seninle laf yarışına girilmez."
"Daha yeni mi anladın?"
"Yok, zaten biliyordum... Neyse. Beş veya on dakika sonra evden çıkacağım. Yarım saate kadar evinin önünde olurum. Onu haber vereyim dedim de, sonradan başımın etini yeme iki ayağın bir pabuca girdi diye."
"Peki bakalım. Öyle olsun." dedi İrem. Sesinde hafif alaycı bir hava vardı. "Ben de birazdan hazır olurum. Görüşürüz."
"Görüşürüz bebeğim!"
İrem telefonu kapattıktan sonra kalbinin heyecanlı bir şekilde attığını fark etti.
Üzerini değiştirmek için doğruca yatak odasına koştu. Gardrobuna şöyle bir baktı. Ne giyeceği konusunda kararsızlığa düşer gibi olsa da, biraz düşündükten sonra siyah tuniğini giymeye karar verdi.
Kısa süreli bir giyinme faslının ardından neredeyse hazır olmuştu ki, kapı zili çaldı. En sevdiği parfümünü de sıktıktan sonra kapıya doğru gitti.
Delikten baktı, ama kapının önünde kimse yoktu. Pencereye doğru gidip aşağıya baktı. Berkay ile göz göze geldi. Eliyle kalp işareti yaptıktan sonra "Geliyorum!" diye bağırdı.
Evi şöyle bir kontrol edip, açık unuttuğu bir şeyin olmadığından emin olduktan sonra, kapıyı da kilitleyip çıktı.
Apartmandan çıktıktan sonra yüzünde kocaman bir gülücükle biricik sevgilisinin yanına gitti. Halini hatrını bile sormadan ona sımsıkı sarıldı ve her zaman yaptığı şeyi yapıp onu öptü. Ne zaman Berkay'ı öpse, ilk anda yaşadığı heyecanı yaşıyordu. Kalp atışları hızlanıyor, vücudu titriyordu. Tüyleri diken diken oluyordu. En sevdiği tatlı olan profiterolün bile veremediği hazzı alıyordu. Bu duyguyu her seferinde yaşaması, içindeki ateşin daha uzun bir süre yanmaya devam edeceğini mi gösteriyordu? Belki de...
"Ben gıcık etmeyeli tatlı belam nasılmış?"
"İyiymiş..." dedi İrem o tatlı sesiyle. İlk başta, sesi sanki nezleliymiş gibi çıkmış olsa da, Berkay'ı öptükten sonra yine her zaman ki gibi içinin gittiği belliydi. "Peki beni gıcık etmeyeli hayatımın milli felaketi nasılmış?"
"Seninle birlikteyken kendisini nasıl kötü hissedebilirmiş ki? Tatlı belasında şeytan tüyü mü var bilmiyormuş, ama ne olursa olsun morali pek de bozuk olamıyormuş... Olsa bile düzelmesi çok fazla sürmüyormuş."
"Tatlı belası onun aspiriniymiş." dedi İrem ve yine Berkay'ın içini ısıtan o sevimli gülümsemesi ile ona baktı. "Bunu biliyor muymuş?"
"Bilmesine gerek var mıymış?"
"Sanırım yokmuş...?" dedikten sonra ikisi de gülmeye başladılar. Kısa süreli bir gülüşmeden sonra İrem Berkay'a döndü ve "Bugün nereye gidiyoruz?" diye sordu.
"Her seferinde ben söylüyorum. Bu sefer de sıra sende."
"Pekala... O zaman önce Konak Pier'e gidelim mi?"
"Bana her türlü uyar."
"Oradan da Teleferik'e sonrasında da İnciraltı'na geçeriz."
"Eğer istersen Çeşme'ye de gideriz." dedi Berkay gülümseyerek ve birlikte doğru arabaya doğru gittiler.
Konak Pier, İrem ve Berkay'ın açısından oldukça önemli bir yere sahipti; çünkü bu ilişkiye başladıkları sırada birlikte gittikleri ilk mekan burası olmuştu.
Berkay'ın İrem'i ilk gördüğü an, dikkatini çekebilmek adına verdiği o kadar çaba ve o çabaların sonucunda aldığı, o paha biçilemez ödül...
Lisede tanışmışlardı. İrem, sınıf arkadaşlarının laubali tavırları yüzünden onlara katılmayı asla istemezdi. Bu nedenle de genelinde kendi kendineydi. Ancak bir süre sonra, Berkay, yavaş yavaş İrem'e ilgi duymaya başlamıştı. Sınıftaki diğer kızların hal ve hareketlerinden onun da hoşlanmıyor olması, bunda bir etken sayılabilirdi. Berkay, İrem'in ilgisini çekmek, ona yanaşabilmek için akla hayale gelmedik senaryolar üretiyordu. İrem ise her ne kadar oralı olmuyormuş gibi davransa da, Berkay'ın farkındaydı. Onu biraz uğraştırmak istiyordu; çünkü o içten, o sempatik tavırları çok hoşuna gidiyordu. Berkay da zaten pek vazgeçme taraftarı değildi. Ne olursa olsun, istediği şeyi elde edene kadar verdiği mücadeleyi sürdürürdü. Aynen o zamanda olduğu gibi; çünkü biliyordu ki, amacına ulaşacak ve İrem'in kalbini çalacaktı. Tek yapması gereken asla vazgeçmemekti. Nitekim, İrem daha fazla dayanamadı ve Berkay'a o beklediği tepkiyi verdi. Bu tepki, aynı zamanda da İrem tarafından Berkay'a verilmiş, kalbinin kapısını açmasını sağlayan, bir anahtar olmuştu. Berkay amacına ulaşmıştı. Çıkmaya başladıkları ilk gün, birlikte gittikleri ilk mekan Konak Pierre olmuştu.
Konak Pier'e vardıklarında, İrem hala o günlerin etkisindeydi. Yüzünü hüzünlü bir gülümseme kapladı. Berkay da bunu fark etti, ama sesini çıkartmadı; çünkü az çok neler düşündüğünü biliyordu. O da hemen hemen aynı şeyleri hissediyordu.
Kafeteryaya geçtiklerinde, İrem eliyle en uçtaki masayı işaret etti. "Orası..." dedi, "Seninle buraya ilk geldiğimiz zamanda o masada oturmuştuk."
Şanslarına masa o anda boştu.
Gidip o masaya oturdular.
Denizin kenarında, şehrin koşuşturmacasından biraz olsun uzak, bir yandan kafanızı dinleyip, bir yandan da sakin sakin içeceğinizi yudumlayabileceğiniz harika bir yerdi Konak Pier.
Berkay da İrem'i bu düşünce ile oraya götürmeye karar vermişti. Baş başa, oldukça hoş vakit geçirebileceklerini düşünmüştü. Nitekim öyle de olmuştu. Birlikte geçirdikleri o gün, hem İrem, hem de Berkay için eşsiz bir gün olarak anılarındaki yerini almış, ikisinin de kalplerinde hoş izler bırakmıştı. Bu nedenle de, yıllar sonra anılarını tazelemek amacıyla ilk durak Konak Pier olarak seçilmişti.
Bir yandan hafif bir esinti, bir yandan da denizin o huzur verici sesiyle eski günleri hatırlamışlardı.
Yıllar çok hızlı geçiyordu. İlişkilerine başladıkları günden içinde bulundukları ana kadar hayatlarında değişen pek bir şey olmamıştı. Ancak bu gibi konuları dert etmelerine hiç gerek yoktu; çünkü hayatlarının en güzel dönemlerindeydiler ve önlerinde yaşayacakları çok uzun yıllar vardı. Ellerinde imkanları olduğu sürece gezip eğlenmeleri lazımdı. Yarın bir gün bunları yapamaz hale geldiklerinde, bu günlere dönüp, "keşke" demek istemiyorlardı. Bu hayata bir kez geliniyorsa, ki öyle, imkanları doğrultusunda istedikleri her şeyi yapmalıydılar. Hayatın, keşfedilmesi gereken mucizelerle dolu devasa bir harita olmadığını kim söylüyordu ki?
Konak Pier'den çıktıktan sonra doğruca Teleferik'e çıktılar, oradan da İnciraltı'na giderek günün sonuna ulaştılar.
Birazcık yorucu, ama ikisinin de son derece büyük bir keyif aldığı bir günün gecesinde, eve dönerlerken, bir kuyumcunun önünden geçtikleri sırada, Berkay ani bir kararla arabayı yolun kenarına çekti. İrem ne olduğunu anlayamamıştı. "Ne oldu?" diye sorduysa da herhangi bir cevap alamadı.
Sadece izleyerek Berkay'ın ne yaptığını anlamaya çalışıyordu.
Bir kuyumcuya giren Berkay, kısa bir süre sonra arabaya geri döndü.
"Berkay ne oldu?" diye sordu İrem. "Hayırdır?"
"Eve varınca görürsün. Sabret."
"Peki." dedi İrem. Her ne kadar aldığı cevap onu tatmin etmemiş olsa da, olmuş gibi davrandı. "Merak ettim, ama eve varana kadar cevap verecekmiş gibi görünmüyorsun...?"
"Merak ettiğine değecek."
"Hadi bakalım... Umarım öyledir. Yoksa yandın."
Apartmanın önüne geldiklerinde Berkay da İrem ile birlikte arabadan çıktı. Onun tarafına geldi. Elleri arkasındaydı. Belli ki bir şeyler tutuyordu.
"Gözlerini kapat."
"Tamam kapattım."
"Aralık duruyor İrem. Görüyorum" dedi Berkay. Hafifçe eğilip İrem'in gözlerini kontrol etti. "Uyanıklık etme."
"Offf... Peki tamam. Şimdi oldu mu?"
"Tamam, oldu." dedi Berkay ve elindeki tuttuğu kutuyu İrem'in eline bıraktı. "Aç bakalım!" İrem gözlerini açtığı anda, avcunun içinde durmakta olan kutuyu gördü. Kafasını kaldırıp Berkay'a baktı. Sonra tekrar kutuya baktı. Merakla açmaya başladı. Bir yandan da Berkay'a bakıyordu.
Berkay ise tepkisini merak eden gözlerle İrem'e bakıyordu.
İrem kutuyu açınca, içindeki kolyeyi gördü. Eline aldı.
Ucunda "B" harfi olan bir kolyeydi.
Berkay'ın elinde de, ucunda "İ" yazan bir kolye vardı.
İrem kolyesini hemen boynuna taktı.
Berkay da kendininkini taktı.
Göz göze geldiler.
İrem'in gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Daha fazla beklemeden Berkay'ın boynuna sarıldı. Onu yine, ama bu sefer hiçbir şeye, hiçbir kimseye aldırmadan, sanki sokakta bir tek onlar varmış gibi sımsıkı sarıldı ve öptü.
Dudakları birbirlerinden ayrıldıktan sonra tekrar göz göze geldiler.
"Bu hayatta başıma gelen en iyi şeysin." dedi İrem. "Hayatım boyunca ilk defa bir insanı bu kadar çok sevdim, ona aşık oldum. Benim için önemini anlatmaya kelimeler yetmez."
"Bebeğim benim ya... Zaten kelimelerin yetmediği yerde biz başlıyoruz. Eğer seni tanımamış olsaydım, şu anda halen yalnız yaşıyor olurdum. Benim için bir başkasın." dedi Berkay ve tekrar birbirlerine sarıldılar.
Bir süre öylece kaldılar. Gecenin sessizliğinde birbirlerinin kalp atışlarını duyabiliyorlardı.
"Kalp atışlarını hissedebilmek olağanüstü bir duygu İrem." dedi Berkay. İçinde bulundukları anın bitmesini istemiyordu. "İnanılmaz."
Bir süre sonra İrem, artık Berkay'ın evine gitmesi gerektiğini düşündü. Fazla geç kalmasını istemedi.
Berkay da her ne kadar gitmek istemese de, evine geç kalmaması gerektiğini düşündü. Arabasına bindi. "Eve varınca seni ararım." dedikten sonra apartmanın önünden ayrıldı.
İrem de apartmana girdikten sonra merdivenlerden çıkmaya başladı.
En üst katta oturuyordu ve yedinci kata geldiğinde, ondördüncü dairede oturan Necla hanımın kızıyla karşılaştı. "Merhaba Bengü..." dedi gülümseyerek.
"Hey! Merhaba... Nasılsın?"
"İyiyim canım. Senden n'aber?"
"Aman ne olsun ya, hep aynı... Şu rutinlikten sıkıldım ya!"
"Haklısın... Ne diyebilirim ki? Bu arada hayırdır? Nereye gidiyorsun?"
"Aslında dönüyorum." dedi Bengü. "Bakkaldan."
"Bakkaldan...? Bu saatte?" İrem şaşırmıştı. Normalinde bu saate kadar açık duran bakkal bulunmaz, ama görünen o ki Bengü bu gece biraz şanslıydı. "Bu saate kadar açık kalıyor mu bakkallar?"
"Ben de tahmin etmiyordum, ama şanslıymışım ki buldum. Adam kapatıyorken son anda yakaladım. Bana bakışını görmeliydin. 'Gelmek için bu saati mi bekledin?' der gibi baktı." dedikten sonra ikisi de güldüler.
"Ben de olsam herhalde aynı şekilde bakardım."
"Sağol." dedikten sonra, Bengü, aklına gelen şey yüzünden biraz ciddileşti. "Aklıma geldi de..."
"Ne oldu?"
"Geçen gün annemle alt komşunun eşini konuşurken duydum."
"Hangisi?" diye sordu İrem, "Şu ikimizin de uyuz olduğu Kamuran hanım mı?"
"Evet..."
"Ne konuşuyorlardı?"
"Senden..."
"Neden? Ne yapmışım?"
"Aslında sen değil de, Berkay ile ilgili konuşuyorlardı." dedi Bengü ve çatallaşan sesini düzeltmek için öksürdü. "Hani sen tek başına yaşıyorsun, arada da Berkay evine geliyor ya?"
"Evet...?"
"Bu durum Kamuran hanımı rahatsız ediyormuş. Evde tek başınıza neler yapıyormuşsunuz?"
"Annen ne dedi peki?"
"Annemin dediği duyabildiğim kadarıyla 'Aman ne yapacaklar Kamuran hanım? Senin de rahatsız olduğun şeye bak. Akılları başlarında gençler. Tanıyorum ikisini de, kötü şeyler yapacak tipte insanlar değiller.' dedi."
"Hmmm... Peki bizim evde ne yaptığımızdan Kamuran hanıma neymiş? Onu niye bu kadar ilgilendiriyormuş?" dedi İrem. Sesi biraz öfkeliydi. "Yaşadığımız ilişkinin sorumululuğunu alabilecek yaştayız. Ne yapıp ne yapmayacağımıza biz karar veririz, o değil! Ben onun evinde kocasıyla ne yaptığını merak ediyor muyum?"
"İrem sakin ol duyacaklar..."
"Duysunlar! Onlardan saklayacak bir şeyim yok!"
"Peki..."
"Bengü beni yanlış anlama, sana kızmıyorum. Ancak o kadının hayatıma karışmaya hakkı yok! Bunu bilsin, ona göre davransın. Yoksa ben bunu ona öğretmesini bilirim."
"Yok, bana kızdığını düşünmüyorum; çünkü sinirlenmenin nedeni ben değilim tabi ki de, ama 'şimdi gereksiz bir kavga olmasın' diye öyle söyledim."
"Anlıyorum canım. Neyse, seni de fazla meşgul etmeyeyim. Yorgunsundur. Annene selam söyle, yarın görüşürüz."
"Tamamdır. Kendine dikkat et."
"Sen de Bengü..." dedi İrem ve merdivenlerden çıkmaya devam etti.
Evinin kapısının önüne geldiğinde, eşiğe sıkıştırılmış olan bir zarf gördü. Dikkatli bakınca telefon faturası olduğunu anladı. Faturadan başka ne gelebilirdi ki? Keyfi olarak hediye çeki gönderecek değillerdi ya!
Eğilip zarfı alacağı sırada apartmanın ışığı söndü. "Hay aksi..." diye söylenerek el yordamıyla düğmeyi aradı. Zor da olsa bulup ışığı tekrar açtı. Sonrasında eğilip zarfı aldı ve eve girdi.
Nihayet evindeydi.
İlk yaptığı şey ev telefonuna bakmak oldu.
Arayan kimse yoktu.
Geri dönüp çantasını vestiyere koyduktan sonra azıcık dinlenmek için salondaki kanepeye oturdu.
Ayaklarına kara suların inmiş olduğu fark etti. O kadar yorulmuştu ki, yerinden kalkacak hali yokmuş gibi düşünmeye başladı. Sanki gün boyu hiçbir şekilde oturamamış gibi hissediyordu.
Her şeye rağmen insanın evi gibisi yoktu.
O an için evi İrem'e cennet gibi gelmişti. Bir yandan dinlenirken, bir yandan da televizyonda ne var ne yok diye bakmaya karar verdi. Ancak şöyle bir gezindikten sonra dikkatini çeken hiçbir şeye denk gelemedi. Saçma sapan programların ve daha önceden izlediği filmlerin yayınlanmakta olduğunu gördü.
Ona yönelik hiçbir şey yoktu.
Televizyonu kapattı. Bilgisayarına bakmak gibi bir isteği de yoktu. Gözü saate takıldı. 22:47'yi gösteriyordu. Yatağına yatsa, deliksiz uyuyabilecek kadar yorgun olduğunu fark etti. Bu arada, Berkay'ın da arayacağını hatırladı, ama pek konuşacak hali yoktu. Telefonundan Berkay'a mesaj yolladı. Çok yorgun olduğunu, konuşacak hali olmadığını ve sabahtan onu arayacağını bildirdi. Ardından da salonun ışığını kapatıp üzerini değiştirmek için yatak odasına gitti.
Hem odasının havasız kalmış olmasından, hem de gece rahat uyumak istediğinden dolayı ilk işi pencereyi açmak oldu.
İçeri gelen serin hava ona mutluluk vermişti. Kısa bir süre dışarıya baktı.
Hayat, gece-gündüz demeden, hiç durmaksızın devam ediyordu.
Yolun karşısındaki bir apartmanın önünden geçen iki sevgilinin gülüşmelerini duydu. Hoşuna gitti. Aklına Berkay geldi. Tam bu sırada, hala müşteri bulmak için kornaya basan taksi şoförü, müşteri bulmayı başarmış mıydı bilinmez, ama o duygusal atmosferi berbat etmeyi başarmıştı.
"Taksici işte ne olacak..." diye söylendi İrem ve kendisini bir külçe gibi yatağa bıraktı. Anlaşılan o ki, bu gece yattığı yeri beğenecekti. Tenini okşayan o tatlı esinti ile rüyalar alemine daldı.
Kısa bir süre sonra gözlerini açtığı anda, neresi olduğunu bilmediği bir yerde yattığını fark etti İrem.
Tüylerini ürperten soğuk hava tüm bedenini kaplamıştı.
Fazlasıyla üşüyordu. Nerede olduğu anlamak için etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Tahmini olarak Karşıyaka İskelesi'ne yakın bir yerdeydi.
Ortalıkta kimsecikler yoktu ve şehir sanki yıllar önce terk edilmiş gibi bir izlenim yaratıyordu. Yoldan geçen ne bir araba, ne de bir insan vardı. Huzursuzluk veren bir ölüm sessizliği hakimdi.
Her ne kadar etrafta herhangi bir ışık kaynağı olmasa da, ortamdaki nesneler birazcık olsun seçilebiliyordu.
Hafiften bir rüzgar esti.
Rüzgarın esintisine kapılarak sürüklenen yapraklar, İrem'in tüylerini de diken diken etti. Bu arada, neden özellikle orada yatmakta olduğunu anlamaya çalışırken, tam karşısında duran ve İzmir'in ilk yıllarından bu yana ayakta kalmayı başarmış olan o eski ev gözüne takıldı. Yavaşça yerden kalkıp eve doğru yürümeye başladı. Tam önüne geldiği sırada, bahçeye girmesine engel olan çift kanatlı demir kapının bir zincir yardımıyla bağlanmış olduğunu fark etti. Kafasını kaldırıp evi incelemeye başladı. Bu kadar yıl nasıl ayakta kalabildiğine hayret ediyordu.
Öylesine döküntü bir hali vardı ki, bir nefes ile iskambil kağıtlarından oluşma bir kule gibi yıkılacaktı. Hafiften esen rüzgarın evin duvarlarını yaladığı sırada duyulan uğultu, sanki İrem'i eve çağırıyor gibiydi.
Ancak eve girebilmesi için öncelikle bahçeye girmesi lazımdı. Çift kanatlı demir kapıyı incelemeye başladı. İçinden geçebileceği ufak bir boşluk bulsa yeterliydi. Nitekim, kapının alt tarafında, sığabileceği kadar bir boşluk buldu. Birazcık uğraştıktan sonra da içeri girmeyi başardı. Yerden kalkıp üstünü başını bir güzel silkeledi. Eve doğru dönüp tekrar baktı. Yavaş adımlarla yaklaşmaya devam etti. Korka korka merdivenlerden çıktı ve evin ana giriş kapısının önüne geldi. Hafifçe yana doğru eğilip bahçenin arka tarafına doğru giden yola baktı. Arka bahçede de ne olduğunu merak ediyordu, ama elinde feneri olmadığı için gitmeye pek cesaret edemiyordu. Bunun yerine elini belli belirsiz bir istekle kapıya doğru uzattı. Birazcık ittirdi. İçeri doğru dikkatlice bakıp bir şeyler görmeye çalıştı, ama evin içi oldukça karanlıktı. Bir an için takip edildiği hissine kapılarak arkasını döndü. Ancak etrafta hareket eden hiçbir şey yoktu.
Ortalık oldukça sessizdi.
Bu durum, İrem'i fazlasıyla rahatsız ediyordu. Bahçenin arka tarafına giden yola tekrar baktı. Dikkatini çeken tek şey, aradan esen rüzgarın şiddetinin birazcık artmış olduğuydu.
Öyle ki, sanki bir nehir akıyor gibiydi. Kapıya tekrar döndü. Geçebileği kadar araladı ve içeriye doğru süzüldü.
Elinde feneri olmadığı için oldukça dikkatli bir şekilde yürümeye başlamıştı. İlginç bir şey görebilmek için etrafa bakınıyordu. Aynı şehir gibi bu ev de yıllar önce terk edilmiş izlenimi veriyordu.
Biraz ilerledikten sonra sağa dönen koridoru takip etti. Köşeyi döndüğü anda, tam karşıdaki odadan gelen ışığı fark etti. Çok ilginçti ki, köşeyi dönene kadar bunu görememişti. Ne olduğunu öğrenebilmek için o tarafa doğru yöneldi. Odaya yakınlaştıkça daha yavaş ve daha sessiz yürümeye başladı. En sonunda odanın kapısına kadar geldi.
Gördüğü manzara karşısında hayrete düştü; çünkü, dışarısı zifiri karanlık olduğu halde, odanın içine güneş ışığı vuruyordu. Oldukça tuhaf bir durumdu. Açıklanamaz gibiydi. Ancak bir süre sonra bu durumu bir kenara bırakıp odayı incelemeye başladı.
İçeride iki tane yatak vardı. Bir tanesi pencerenin sol tarafında, yani kapının tam karşısında, diğeri ise pencerenin sağ tarafındaydı.
Pencerenin tam önünde de ufak bir sehpa vardı.
Sol taraftaki yatak boş iken sağ taraftakinde bir kız yatıyordu. Üzerinde beyaz bir gecelik vardı. Tamamen kıvrılmış bir halde yatıyordu. Sanki soğuktan donuyor gibiydi. İrem yavaş adımlarla kıza doğru yaklaşmak için hamle yaptığı sırada, kız arkasını dahi dönmeden "Yıllardır seni bekliyordum... En sonunda geldin." dedi.
İrem tekrar uyandı. Terden sırılsıklam olmuştu.
Kalbi ise göğüs kafesini parçalayıp dışarı fırlayacakmışçasına hızlı hızlı atıyordu.
Nerede olduğunu anlayabilmek için kafasını kaldırıp sağına soluna bakındı. Kendi evindeydi. Rahatlamak için başını yastığa geri koyar koymaz yataktan fırladı. Cep telefonuna sarıldığı gibi Berkay'ı aradı. Ancak ne yazık ki telefonu kapalıydı. Ev telefonunu çaldırmak zorunda kaldı. Numarayı çevirdikten sonra beklemeye başladı. Telefon uzun uzun çalarken, tam İrem'in kapatmaya karar verdiği sırada biri telefonu açtı. Hattın öteki ucunda Berkay'ın olmasını umarak, meraklı bir ses tonuyla "Alo...?" dedi.
"Alo...? Kimsiniz?"
"Benim, İrem." dedikten sonra bir süre durdu. "Berkay sen misin?"
"Üzgünüm... Uyku sersemi olduğumdan ilk anda sesini alamadım. Evet canım, benim. Ne oldu bu saatte?"
"Önemli değil... Rahatsız ettiğim için üzgünüm."
"Sorun değil. Hayırdır? Bu saatte aramazdın?"
"Biliyorum, ama önemli bir konu var. En azından benim için önemli."
"Nedir?"
"Telefonda anlatamam. Buraya gelmen lazım."
"Bu saatte mi?"
"Evet." dedikten sonra devam etti. "Bak önemli bir şey olmasa bu saatte aramazdım, ama yardımına ihtiyacım var."
"Tamam. Hemen çıkıp geliyorum."
"Bekliyorum. Çabuk gel, ama dikkatli ol." dedi İrem ve telefonu kapattıktan sonra Berkay'ın gelişini beklemeye koyuldu.
Elini yüzünü yıkayıp kendine gelmek için banyoya gitti. Işığı açmasıyla gözlerinin kamaşması bir olmuştu. Bir süre bekledi. Gözleri ışığa alıştıktan sonra lavaboya yönelip yüzünü yıkmaya başladı. Nasıl göründüğüne bakmak için kafasını kaldırdığı anda, aynadaki tuhaflığı fark etti. Çatlamıştı. Elini uzatıp aynaya dokunmak istedi, ama korktu; çünkü her ne kadar aynanın çatlamasının batıl bir inanç olduğunu biliyor olsa da, yine de içine kuşku düşmüştü. Nedenini Berkay'a sormaya karar verdikten sonra mutfağa doğru gitti. Kendisine kahve yapmak istiyordu.
Çok geçmeden de zil çaldı. Bu gelen Berkay mıydı? Eğer oysa uçarak mı gelmişti? Kapıyı açmadan önce delikten baktı. Berkay'ı gördükten sonra kapıyı açtı. Açar açmaz da ona sımsıkı sarıldı.
"Nasıl bu kadar hızlı gelebildin?"
"Şansıma yollar boştu. Ben de bir an evvel gelebileyim diye gazı kökledim. 'Şekil A'da görüldüğü gibi de buradayım." dedikten sonra İrem'e baktı. İrem de Berkay'ın bu hoş anlatımını ağzı kulaklarında izliyordu. "Sana da kahve yapayım mı?" diye sordu.
"Beni bu saatte kahve içmek için çağırmış olamazsın değil mi?"
"Saçmalamazsan iyi olacak. Biliyorsun değil mi?" dedikten sonra sorusunu tekrarladı İrem. "Sana da kahve yapayım mı?"
"Şu an kahve içmek istediğimden pek emin değilim. Meyva suyu varsa içebilirim...?"
"Dolapta olacaktı. Bir bak istersen?" dedi İrem ve salona doğru gitti. Bu arada, Berkay da kendisine bir bardak meyva suyu koymakla meşguldü. İşini bitirdikten sonra o da İrem'in arkasından salona gitti.
"Hayırdır? Ne oldu? Umarım bahsedeceğin şey beni buraya getirecek kadar önemlidir."
"Hani bir süredir tekrar tekrar gördüğüm bir rüya vardı. Hatırlıyor musun?"
"Hangisi? Şu sahildeki ev ile ilgili olan, hep aynı şekilde başlayıp hep aynı şekilde biten mi?"
"Evet."
"Sanırım o rüyayı tekrar gördün...?"
"Evet tekrar gördüm, ama bu seferki daha gerçekçiydi."
"Peki bunun, benim buraya gelmem ile alakası nedir?"
"Alakası şu ki, ben o eve girmek, içinde nelerin olduğunu görmek istiyorum."
"Olur, gireriz. Yarın gidip evin yan tarafındaki kafeteryanın sahibinden bilgi alalım. En azından o evin içini görebilmek için kimlerden izin alabileceğimizi öğreniriz. İzin verirlerse de gireriz."
"Hayır, ben şimdi gitmek istiyorum."
"Ne? Şimdi mi? Hayatım şaka mı yapıyorsun?"
"Gayet ciddiyim."
"Dinle... Her şeyden önce saat gecenin üçü oldu. İkincisi ise, eğer o eve girerken yakalanırsak ne olacak?"
"Bilmem...?"
"Hayatım..." dedikten sonra Berkay, elini İrem'in alnına koydu. "Hmmm... Ateşin yok. Gayet iyisin."
"Tabi ki de iyiyim! Hatırlasana, ne olursa olsun yanımda olacağını, bana destek çıkacağını söylemiştin? Senden şu anda destek istiyorum. Geliyor musun?"
"Ne desem bilmiyorum ki?" diye söylendi Berkay. Birazcık düşündükten sonra da İrem'e döndü. "Pekala... Yapacak bir şey yok. Hadi gidelim."
İrem doğruca yatak odasına koştu. Kısa sürede üstünü başını değiştirdi. Bu arada, Berkay da ayakkabılarını giymekle meşguldu.
Etrafı iyice kontrol ettikten sonra kapıyı kilitleyip çıktılar.