« Son İleti Gönderen: HammerHead 12 Ağustos 2025, 16:29:01 »
GECENİN YARATIKLARI
Gecenin Yaratıkları Yazan: Kel Hubertun
Kayınbiraderi olan Fratre Johan Markus tarafından Latinceden tercüme edilmiştir. Yaratıklar
Okurlarım, yaratıkların varlığını ve geceleri ortaya çıktıklarını bilsinler. Abdul El-Azret'in lanetli kitabında buna şöyle değinilmektedir:
"Bu ölüm değil, ebedi bir yalan." Kara güçleri serbest bırakanlar; Kitabın varlığını öğrendiklerine pişman, onun iğrenç metinlerini okuduklarına pişman, onlara yalvaranlar pişman.
Çukur
Ruhsuz sular, insanların hatırladıkları gibidir. Yüzeyi sakin olsa da "Derinden Gelen" adlı pençeli iblisleri içerisinde barındırır. Avını bekleyen Derinden Gelen; yakaladıklarını ismi telaffuz edilmeyen zalim tanrı Dagon'a doğru sürükler.
Kütüphaneler
Sinsi yaratıkları serbest bırakanlar pişman olur. Kitaplarda yer alan sinsi yaratıklar ile karşılaşanlar pişman olur. Onlar birleşerek "Berduş" yaratığı oluştururlar. Kitaplarda onların varlığına inanmayanlar, onların elinde ölmeye mahkum olur. Berduşların gözünde kitaplar, rüyalardan; taşlar, rüzgardan farksızdır. Berduşlar, pervasız olanların canlarını almayı bilirler.
Çekişme
Cahilce boş konuşanlar, gece yaratıklarını öldürebileceklerine inanırlar. Aptalca. Kötülük bilim ile gizlice canlandırılır. Kitaplardaki sinsi yaratıkların varlığını bilenler bıçakla yok olurlar. Karanlık mağaraya girenler korku içinde çığlık atarlar. Suda yüzmeye çalışanlar buharlaşır. Bir şey bildiğini sananlar halbuki hiçbir şey bilmiyordur, bilse de hiçbir şey söylemeyenlerdir.
Ölüm
Ölümden daha korkunç şeyler var. Bu ölüm değil, ebedi bir yalan. Canlanan her yaratık, kendi özüne döner. Canavar, bilim. Çelik, hiç ölmeyen Berduş'u öldürür.
Çevirmenin Notu:
El yazması burada bitiyor. Hubertus, milattan sonra 1666 yılında, Taroella Manastırı'nın kütüphanesinde öldü.
« Son İleti Gönderen: HammerHead 12 Ağustos 2025, 16:28:01 »
BİR SEYEHAT GÜNLÜĞÜ
Uzaklardaki Parıltı Yazan: Lord Boleskine
Yeni İngiltere'ye yaptığı kutlama gezisindeki gözlemleri
1824 Aliester Yayıncılık Cambridge Muhteşem bir yolculuğun ardından, güneşli liman göründü. Yerli halk, aralarına katılmamızdan çok etkilenmişti. Onlardan birkaçını çizmeye ve dejenerasyon belirtilerini fark etmeye zamanımız oldu. Bazı çocuklar da huzursuzluk içinde ellerini gösteriyorlardı.
Birkaç sikkenin sözü ile çocuklardan biri, doğal düzenin en "müthiş olgusunu" ortaya çıkarmaya taahhüt etti. Bir yandan ne olduğu bilinmeyen bu müthişlik beni az da olsa hayrete düşürecek mi diye düşünürken; bir diğer yandan ise bu eylem, ormanlık alanda bulunan hoş bir ahşap kulübeye yapılacak akşam yürüyüşünden biraz olsun farklı olacak mı diye şüpheleniyorum. Yine de yerel halkın coşkusuna boyun eğip, oraya gidilmesi gerekiyor.
Biraz şaşkına döndüğümü itiraf ediyorum! Samanyolu, tıpkı kutsal tonozdaki kıyamet ateşi gibi parlıyor. Normalde görülmemesi gereken, belirli uzaklıktaki yıldızlar; gerçekten garip bir yoğunlukta parlayarak, çıplak gözle görülebiliyor. Orada, köyün etrafını saran yoğun bulutlardan da hiç iz yoktu.
Bu takım yıldızlarına isim vermek anlamsız olacak. Zira bu isimlerin listesini oluşturacak kişi, "abartılı olma" suçlamaları riskiyle karşılaşabilir! Haç, yerde büyük bir gölge oluşturuyordu. Deniz ise sakindi. Bu gece geri dönüp, o yıldızları çizeceğiz. Yarın gece ise Halley Kuyruklu Yıldızı'nın bütün parlaklığıyla karşılaşacağız. Gençler meşaleleri taşıyacak. Ancak yıllarca yaptığım seyahatler sırasında geliştirdiğim yön bulma algısına karşın, karanlık ormanda yolumu bulamıyorum.
Ne muhteşem bir Ay görüntüsü! Bariz bir şekilde görünen kraterlerin sayısını unuttuk. Aşırıcı biri gibi görünmeyi sevmesem de bu orman içi açıklığı izah etmemin, zaman ve uzay kanunlarına uygun olacağını sanmıyorum. Eminim ki bu bir halüsinasyon değil!
Bu sohbet her ne kadar boş görünse de İngiliz Müzesi'ndeki bazı araştırmaları ve bu köye yaptığımız yolculuğu, şaşırtıcı bir keşifle sona erdirdik. Başkaları da bu yerin olağanüstü doğasını fark etmiş olabilirler; haçın varlığı başka nasıl açıklanabilir ki?
« Son İleti Gönderen: HammerHead 12 Ağustos 2025, 16:26:40 »
JEREMY HARTWOOD'UN GÜNLÜĞÜ
27 Eylül 1924
Bu günlüğü tutmaya karar verdim. Son zamanlarda açıklanamaz olaylar yaşanmaya başladı. Daha önce uykularımdan bu kadar kötü rüyalar ile uyanmazdım. Belki de romantik aklım çok sıkıcıydı ve yeni yönlere, vizyonlara karşı bu şekilde uyandı.
Tablolarıma bakan bazı insanlar, akıl sağlığımdan şüpheleniyor. Ben ise onlara sadece: "Akıl sağlığı da ne? Delilik nerede başlar?" diye soruyorum.
28 Eylül 1924
Gece, zifiri karanlık. Ben yine ter içindeydim. Dev kayaların arasında, kum tepelerinin üstünde dolaşıyorum. Kayalar, daire biçiminde dizilmişler ve rüzgar ıslık çalıyordu.
Elimi toprağa soktum ve beni yakalamaya çalışan o iğrenç şeyi hissettim. Beni yakaladı. Çaba sarf ederek elimi, o kavramadan kurtardım. Elim yapışkanımsı bir madde ile kaplanmıştı. Bir bıçak tutuyordum...
5 Ekim 1924
Taş çember aslında beş köşeli bir yıldız. Derceto'nun kütüphanesi, gizemli kitaplar ile dolu.
Rüyalarıma açıklık getirene kadar bu kitaplarla çalışacağım. Bana musallat olan bu rüyaların, keşiflerim ile bir ilgisi olmalı. Rüyalarımı derinlemesine araştırmam gerekecek.
16 Aralık
Tanrım! Bıçağı buldum. Burada saklı duruyormuş ve öğrendiğim şey beni endişeye sürükledi. Bu, kutsal olmayan tarikata ait kurban hançeriymiş.
İnsanların bu bıçak ile kesildiği düşüncesi beni korkutuyor. Yine de araştırmaya devam etmeliyim. Derceto, bir hazine deposu. Babam başından beri haklı mıydı?
23 Ocak
Günlerimi bu kitapların arasında geçirdim. Hizmetlilerim, delirdiğime kanaat getirdiler. Geceleri çığlık atarak uyanıyorum. Rüyalarım, geriye kalan akıl sağlığımı benden alıyor. Uyanık kalmaya çalışıyorum, ancak işe yaramıyor. Vizyonlarım (Hayal âlemim), şüphesiz ki babamın araştırmalarından etkilenerek değişti.
7 Şubat 1925
Kara Adam (ona böyle sesleniyorum), bana gerçek yüzünü gösterdi. Her zamanki gibi şöminenin yanında belirdi. Ancak bu sefer, bana yaklaştı.
O korkunç tebessümü, öleceğim güne kadar bana musallat olacak. Buz gibi olan nefesi ve yanan gözleri karşısında donakaldım. Yerimden bile kıpırdayamadım!
Her şeyden emin olduğum gibi biliyorum ki gördüğüm bu yüz; gecelerimi kabusa çeviren bu yüz, ölümün maskesiydi.
10 Mart
Yorgunluğumu tarif edemem. Bitmek bilmeyen okuma gözlerimi acıtıyor. Görünüşe göre korsanlar buraya sık gelip gidermiş.
Doktor Herbert, yatağımda kalmam için ısrar ediyor. Yatak odamı değiştirdim ve şimdi çok daha rahat uyuyorum. Ancak Kara Adam ortadan kaybolmamıştı. Gerektiğince bekleyeceğini biliyorum... Tabii ki ben Jeremy Hartwood, onu geldiği cehenneme geri göndermenin yolunu bulamazsam.
11 Mart
Yunanca ve Latinceyi iyi bilmediğim için kitapları okumakta ciddi zorluklar yaşıyorum. Buna karşın yine de büyük bir ilerleme kaydettim. Yere bir sembol çizdim ve o, artık oraya gidemiyor. Aynısını yatak odama da yapabileceğimi anlamasını istiyorum.
Onun öfkesini ve hayal kırıklığını, hayal edebiliyorum; sadece dün gece rüyalarıma döndü.
13 Mart
Tercümeler elimdeki bütün parayı yiyip bitirecek. Artık resim yapamıyorum! Çizimlerim bariz şekilde bir çatlağın elinden çıkmış gibi duruyor. Koleksiyoncu Thornhill'in utangaç gülüşü bunun kanıtı...
29 Mart
Geri döndü! Rüyalarımın kapısını buldu. Herhangi bir direniş sergileyemeyecek kadar yorgunum.
Artık savaşacak gücüm kalmadı ve o, bunu biliyor. Artık beni bir ölü gibi görüyor. Yapabilir miyim bilm...
30 Mart
Ne kadar da ironik... Babamın yıllarca arandığı mağara burada... Evin altında. Hizmetliler, mahzendeki duvarda bir çatlak fark ettiler, soğuk ve iğrenç bir rüzgar ise duvarı yıktı... Babamın burada ölmüş olduğu düşüncesi ile korkuya kapıldım.
Onun kalp krizi geçirdiği acılı yüzünün görüntüsünü, ölene kadar unutmayacağım.
Bedeni bükülmüş, kopmuş tırnaklarından iltihap akıyor ve yerde kanlı sürünme izleri vardı. Doktor Gray, onun kalp krizinden öldüğü sonucuna vardı. Daha sonrasında ise hizmetliler; zavallı babamın, dilinin ısırılarak kopartıldığı ve kendi kanında boğulduğu bilgisini paylaştılar.
31 Mart
Rüyamda, mağarayı keşfe çıktım ve Kara Adam da benimle geldi.
Tuhaf bir şekilde kendimi neredeyse iyi hissettim. Gördüğümü nasıl tarif etsem? Hayır. Böylesi bir kötülük hangi kelimeler ile tarif edilebilir ki?
Farkına vardım ki onun, beni öldürmek gibi bir düşüncesi yokmuş. Kara Adam, başka bir şeyin peşinde, bir beden arıyor. Onun hırslı hizmetçileri artık serbest... Ve sebebi de benim. Bu neredeyse komik...
Derceto temellerinden çatısına kadar lanetli. Bu evi çevrelemiş kötülüğün kökünü kurutmayı geçtim, artık onunla mücadele bile edemem. Sonum yakındır, bunu hissedebiliyorum. Bir şeyin kararını verdim... Bu günlüğü bulan, ruhum için dua etsin...
« Son İleti Gönderen: HammerHead 12 Ağustos 2025, 16:24:45 »
KAPTAN PREGZT'İN YARGILANMASI
Onun yakın bir arkadaşı olan ve kardeşliği tarafından "Kaptan Ellie Hell" olarak bilinen, Elishah Smith'in anlatımıyla.
Astarte Gemisi enkazında bulunan günlük, H. Hartwood tarafından çevrildi.
"Bütün şeytanlar adına!" diye kükredi, yargıç William'a dik dik bakan Pregzt. "Lanet olsun Will, fikrimi değiştirmen için donanmadaki bütün kahrolası toplardan daha fazlası gerek! Kardeşliğimize katılan en büyük kara gardiyan sensin. Ben Pregzt, Astarte'nin kaptanı ve yedi denizlerin en zalimi değil miyim? Bana, 'Kanlı Ezech' derler. Ve sence, ben hazinemi nereye sakladığımı sana söyler miyim?"
Korsan kardeşliği mahkemesi bu sözler üzerine mırıldandı. Pregzt'in iddia ettiklerinin hepsi gerçekti. Yargıç, Tek Gözlü William, yumruğunu masaya vurdu ve yeniden sessizliği sağladı.
"Kapa çeneni, Pregzt. Sen kardeşliğe hak ettiği payı ödemedin ve bu yalnızca bir anlama geliyor: Asılacaksın, seni aşağılık solucan. İşte Şeytan tarafından hazırlanan halat!"
"Beni tehdit mi ediyorsun, Will? Senden niceleri yüzüme bıçak tuttukları için pişman oldular. Sen de merhamet için yalvaracaksın, bu dediğimi unutma!"
Tek Gözlü William bu sözler karşısında irkildi. Danny kancasını sallayarak bağırdı: "Pregzt her zaman gevezeydi! Kanun onu asmamızı söylüyor!"
Ardından jüri hep bir ağızdan yüksek bir sesle şöyle dedi: "Asın onu!"
Yumruğunu masaya vurma sırası Pregzt'e gelmişti. Başını arkaya çevirdi ve yüksek sesle gülerek dedi ki: "Sizi ahmaklar. Asla ölmeyecek birini öldürmek mi istiyorsunuz? Deneyin bakalım!"
Havada tedirginlik oluştu. Toplanan korsanlar, ağzını sık sık açan Mide-Deşen Chuck'a ne olduğunu hatırlayıp, tekrar mırıldandılar.
Geceydi ve şiddetli bir fırtına Yeni İngiltere sahilini kamçılıyordu. Astarte'nin mürettebatından Chuck, Ölü Adam Hanı'nda konuşuyordu. Konusu ise kara büyüydü. İnsan kurban etme, vudu ayinleri ve zombiler hakkında hikayeler anlattı.
Şanslarının yaver gitmediği, Florida bataklığında saklandıkları zamanlardan bir hikaye anlattı. Pregzt kayıptı. Geri döndüğünde "Şeytan bize rehberlik ediyor, canlar!" diye bağırdı.
Doğru olsun ya da olmasın, Astarte ganimet ardına ganimet alıyordu. Astarte mürettebatının en sevdiği şarkı olan "Kemikleri Parçala"nın yerini yeni bir şarkı almıştı:
Kafatası! Git limana Kılıçtar! Sancak tarafına! Geç bu vasiyeti Ki geçsin ölümün takibi Kesersen bir ipi Kesersin umarım doğru olanı Yoksa ne ölümler çıkar karşına benden demesi.
Tahmin edebileceğiniz gibi, ertesi gün Chuck'ın vücudu, kürek kemikleri arasına saplanmış bir hançerle bulundu. Yüzünde korkunç bir sırıtış kalakalmıştı... Boğazından aşağı erimiş kurşun dökülmüştü.
Sonrasında işlerin ne şekilde devam ettiğine ve ayrıntılara sahip değilim, Pregzt yine bizimle birlikteydi ve Florida'ya doğru yelken açtık. Fırkateyni New Orleans'tan çok uzak olmayan bir yere demirledik.
Yanında birkaç güvenilir arkadaşını götüren Pregzt, bataklığa doğru yola çıktı. Yanlarında büyük tahta sandıklar taşıyorlardı. İki gün sonra, silah sesleri ve çığlıklar duyduk. Kısa bir süre sonra Pregzt geldi ve timsahlar tarafından saldırıya uğradıklarını iddia etti. Yalnızca o, canını kurtarmış.
Devamında elimizde kalan ganimeti aramızda paylaştık. Pregzt, mürettebata üç sandık verirken bana Astarte'nin komutası verildi. Sandıklar altın ve değerli taşlarla doluydu. O gece rom aktı ve yıldızlar pırıl pırıl parladı.
Birden siyahlar giymiş uzun bir adam fark ettim. Pregzt, onu benimle tanıştırdı: "İşte yoldaşım! Ona Keith diyebilirsin. Anlatabileceği birçok hikayesi var!" Pregzt yüksek sesle güldü ve rulolanmış bir parşömen kaldırdı... "Ve saklanma yeri, hiç yoktan iyidir!" dedi.
Parşömen yere düştü ve kısmen açıldı. Bir labirentten hallice yer altı tüneli haritası gibi görünen bir şeyi fark ettim. Pregzt, "Korsan hayatımı bırakıyorum. Astarte artık senin, evlat. O iyi bir gemi ve benim de itibarımı taşıyor. Biri bana korkak derse, benim için kafasını kır. Altından daha değerli bir hazine bulduğum için ayrılıyorum! Ha ha ha!"
Keith daha sonra onun yanına gelerek konuştu: "Gece yarısı. Hazırlar ve gitmeliyiz." Yabancı, soğuk gözlerini bana çevirdi ve yumuşak, ürpertici bir sesle, "Pregzt bazen çok fazla konuşuyor. Az önce söylediklerini unutursan belki yaşarsın!" dedi.
Adamın sözleri kemiklerimdeki iliği dondurdu ve "Tek bir kelime bile nefes almayacağım" diye mırıldanmak için elimden geleni yaptım. Kano gecenin karanlığına ilerledi. Meşaleleri bataklığın yakınında kayboldu. Horlayan arkadaşlarım, uzaktaki davulların sinsi ritmini duymadılar.
« Son İleti Gönderen: HammerHead 12 Ağustos 2025, 16:21:49 »
ALTIN POST (KUMAŞ PARÇASI) EFSANESİNDEN BİR PASAJ
Altın Kumaş Parçası Efsanesi Çeviren: Edouard de Veilban Hesperides Yayıncılık Perseus, o sırada taşa dönüşmüş olan Ichios'a rastlar. Yoldaşlarına dönüp: "Medusa'ya dikkat edin. Ona bakan, zavallı Ichios ile aynı kaderi paylaşmak üzere lanetlenir ve Seriphos'u bir daha göremez" dedi.
"Gözlerimizi bağlayarak mı gidelim?" diye sordu, Ymelops.
"Bronz kalkanlarınızı alın ve onları güneşte parlayana kadar cilalayın." diye cevap verdi Perseus, "Yüreğinizi cesaret ile doldurun. Artemis, ok kılıfındaki oklara yön verdiği gibi bize rehberlik etsin."
Ancak Ymelops tatmin olmamıştı. "Neden böyle bir şey yapalım ki, Perseus? Yedi santimlik keskin metaller, bu lanetli yaratıkları yok etmeye yetmez mi?"
Bunun ardından Perseus, kılıcını çeker ve güneş ışığının verdiği parıltı ile Ymelops'un gözlerini kamaştırır. "Şimdi ne görebiliyorsun?"
Yoldaşları olan Zeus'un oğlu ise gülerek: "Öyleyse işe koyulalım ki kalkanlarımız, ayna gibi parlasın," dedi.
« Son İleti Gönderen: HammerHead 12 Ağustos 2025, 16:20:17 »
JEREMY'NİN MEKTUBU
Geliyorlar! Şeytani güçleri serbest bıraktım ve şimdi bunun bedeli ödenmeli. Derceto, kötülüğün avıdır. Güneş de battı. Bedenimi bulabilirler ama ruhuma sahip olamayacaklar. Efendilerinin öfkesini ve kölelerinin kalbindeki dehşeti hissedebiliyorum. Ayak seslerini duyabiliyorum. Bazıları ne yaptığımı anlayabilir. Tanrı beni affetsin, elveda.
« Son İleti Gönderen: HammerHead 12 Ağustos 2025, 16:19:23 »
EMILY GİRİŞİ
Avukattan gelen mektup beni çok derinden etkiledi. Amcam Jeremy canına kıymıştı! Adli tabibin raporu gayet açıktı: Amcam, çatı katında kendisini asmış.
Yaşadığım şoku atlattıktan sonra olanları düşündüğümde; Derceto'nun amcamın zihnininde son derece yıpratıcı bir etki yarattığı açıkça görünüyordu.
Zemini bile gıcırdayan eski konak, gizli kütüphane kapısı, üst kattaki eski saati, amcamın zayıf sinirlerine rağmen okumaktan bir türlü kendini alamadığı bütün o gizemli kitaplar...
Kaderin müdahalesi apaçık bir netle görünüyor. Derceto avını yakalamıştı. Ailemizin avukatı Bay MacCarfey, o eski konağı satmaızı önerdi. Ben ise bu karara hemen karşı çıktım.
Yapmam gereken belli: O karanlık koridorları, o düşünceli portreleri aklıma getirdikçe tüylerim ürperse de Derceto'ya gitmeliydim. Her şeye karşın, amcam Jeremy'nin yaptığı şeyi açıklayan bir not, bir mektup bıraktığına inanıyorum.
Bana zamanında, "Piyanoya bak, Emily... Hem de dikkalice bak," dediğini hatırlıyorum. Belki aradığım açıklamayı içeren mektubu gizli çekmecilerinden birinde bulacağım. Gerçi bu seferkinin o kadar basit olmayacağına dair içimde bir his var. Hayat, içinde gizem üstüne gizem barındıran büyük bir gizem yumağı. Bunu bana Jeremy öğretmişti.
Şimdi bu gizemlerle yüzleşmemin vakti geldi. Derceto beni bekliyor. Umarım ki korkularım, sadece benim hayal gücümden ibarettir. Hiçbir şey amcamın deli olduğuna beni ikna edemez. Ama öyleyse de neden çatı katındaki pencereyi eski bir dolapla kapatma gereği duymuştu?
« Son İleti Gönderen: HammerHead 12 Ağustos 2025, 16:18:36 »
CARNBY GİRİŞİ
Kapımın önündeki pirinç levhada "Özel Dedektif" yazar. Birkaç arkadaşım bana "Carnby" diye seslenirken, diğer herkes bana "Sürüngen" der. Bankacımın ise bana nasıl seslendiği umurumda bile değil. Bugünlerde mektuplarımı açmam; faturalar ve alacaklılarımdan gelen tehdit mektupları, günümü berbat ediyor.
Gloria Allen adındaki Antikacı, benimle iletişime geçtiğinde en iyi gömleğimi giyip, 38'lik tabancamı da yanıma alarak olabildiğince hızlı bir şekilde onun dükkanına gittim. Şantaj gibisinden bir alçaklık ile karşılaşmayı bekliyordum.
Amma da yanılmışım. Benden sadece "Derceto" adındaki mülke gidip, çatı katındaki piyanoyu bulmamı istiyormuş.
Gizli çekmeceleri olan eski bir piyano. Nazik insanların, antikacılardan almak için çılgına döndüğü türden. Derceto evi; mobilyalar, kitaplar, tablolar gibi klasik çöplerle doluymuş. Görünüşe göre de Derceto'nun sahibi beş parasız kalmış.
Tam para mevzusundan açacağım sırada Gloria Allen, bana 150$ ve mülkün anahtarını verdi. Bankacıma yaşatacağım sürprizin düşüncesi ile sırıttım. Kendisi, kurbanlarının elinden kaçmasını pek sevmez.
Polis raporunun kopyasına göz attım. Derceto'nun eski sahibi olan J. Hartwood, kendisini evin çatı katında asmış. Yargıç, olayın bir intihar olduğundan emin. Mekana bir göz gezdireceğime dair Gloria Allen'a söz verdim.
Raporum birkaç güne hazır olur. Hayaletleri korkudan kaçıran eski evin tarihini okudum. Korkunç cinayetler, lanetler, aklî dengesini kaybedenler... Şanslıyım ki, şeytana tapma benim yüzümü güldürüyor. Bu tam da benim sevdiğim türden bir ücretli tatil.
« Son İleti Gönderen: DWG22 04 Ağustos 2025, 18:23:52 »
GRÖNLAND KEŞFİ
Eskimo kampının kuzeyine doğru yapılan bir günlük yelken yolculuğunun ardından, Arktik Okyanusu'na bakan bir uçurum üzerine konumlanmış kadim bir stellariumla (normalde gözle görülemeyen gök olaylarının gözlemlenmesi durumu) karşılaştık. Jacob van Ostadte, keşif gezimizdeki en hevesli üyemizdi. Grönland'ın kuzeydoğu kıyısındaki yerlilerin kullandığı birçok kutsal eşyada bulunan tuhaf bir kristalize metal türünün kaynağını araştırıyordu.
Bu bölge, her kaşif için dikkate değer bir keşifti ve hepimizi bir aydınlanma, bir anlam arayışı kapılamıştı. Günümüze ulaşan mimarî, kökeni itibarıyla neredeyse dünya dışı ve şaşırtıcı derecede sofistike görünüyordu.
Jacob'un aradığı metal neredeyse her yerde bol miktarda bulunuyordu. Keşfimiz bizi o kadar büyüledi ki, güneşin ufukta batması bile bizi bizden aldı. Kampımıza geri dönmeye hazır bir şekilde hızla ekipmanlarımızı toplarken Jacob van Ostadte, kalmak istediğini söyledi. Kararlıydı da.
Tekrar düşünmesi için yalvardık. Gece her geçen saat daha da soğuyordu ve mevcut güvenliğimiz için endişeleniyorduk. Jacob, onu yalnız bırakmazsak şiddete başvuracağını söyleyerek bu teklifi reddetti. Artık kar yağışı da şiddetini artırınca onu orada tek başına bırakmak zorunda kaldık.
Ertesi gün hava kötüleşti; çadırlarımız iyicene işe yaramaz hâle gelince sığınaklarımızı korumak uğruna kısıtlı olan saatlerimiz daha da azaldı. Ekip, Jacob'ın öldüğünü düşünerek onu gözden çıkarmıştı. Onu kurtarmak için son bir girişimde bulunma isteği duydum; bu yüzden de karanlık çökerken birkaç işaret fişeğiyle sahile ve stellariuma doğru tırmanışa yöneldim.
Derken onu gördüm. Işıl ışıl ışıldayan gökyüzüne, o ilâhi fenere, kilitlenmişti. Jacob yere yığıldı ve öyle canhıraş dolu bir çığlık attı ki tüm benliğim korku ve acıma duygusuyla sarsıldı. Soğuk hava bedenini harap ettiği için elem içinde ağlıyordu. Ona ses ettim ve bana doğru döndü. Boş bakışları karşısında far görmüş tavşan gibi olduğum yerde donakaldım ve bana şöyle dedi: Şimdi gitmelisin, Herr Stern. Git ve bir daha asla geri dönme.
« Son İleti Gönderen: HammerHead 04 Ağustos 2025, 18:23:20 »
YILAN HANÇERİ
Yılan Hançeri Bir Yaël Klein Monografisi Basım Tarihi/Yeri: 1921, Lumina
Ludvig Prinn'in pagan ritüellerini konu alan ve Nicolas Vachey tarafından çevrilen "Mezarın Gizemi" adlı kitabında, "Yılan Hançeri" adı verilen kurban ritüeli hançerine dair çeşitli göndermeler vardı. Uzun zamandır kitabın, orijinal eserin kötü bir çevirisi olduğu düşünülüyordu. Latincede "Vermis Cultrum" olarak bilinen bu hançere, "Solucan Hançeri" demek daha doğru olacaktır. Prinn'in orijinal kitabı, "De Vermis Mysteriis" başlığı bile tam olarak "Solucanın Gizemi" anlamına geldiğinden, doğal olarak bu yaklaşımı doğru kabul edebiliriz. Lâkin bu düşünce, Vachey'nin kelimelerin altında yatan gizli anlamları tercüme etmesindeki ve çeşitli kültürel inançları ortaya çıkarmasındaki büyük çabasını ortadan kaldırıyor. Prinn'in eserindeki "solucan" kelimesi, ölümü ve ölüleri sembolize ediyor olsa da (ki kitabında bunu açıkça belirtiyor), söz konusu şey hançer olduğunda, yapılan tercümeyi hemen göz ardı etmemek gerekiyor.
Vachey'nin patronuyla olan yazışmalarını okuduğumuzda, elinde Latince metinden daha fazla kaynağa sahip olduğu anlaşılıyor. Vachey, Prinn'in yaşayan akrabalarına ulaşarak ve çapraz referanslı birçok tarihî metni gözden geçirerek, gerçek yılan hançerini ortaya çıkarmış. Hançerin kadim Mısır'daki Orta Krallığı'nın erken dönemlerine kadar gittiğinden ve belirgin dalgalı bir motife sahip olduğundan Vachey, ona "Sinüzoidal Kılıç" adını vermeyi düşündü. Ancak hançerin tam tarihini bildiğinden, eserinde ona "solucan" yerine "yılan" demeyi uygun görmüş. Prinn'in kitabında anlatmaya çalıştığı bu seçimin, paganları anlamamıza yardımcı olmasını sağlayan birkaç nedeni var.
Hançerin kullanımıyla ilgili yazıları okuduğumuzda, hançerin şekli gözümüzde daha da belirginleşiyor. Çevirilerden önce ele geçirilen şeytan çıkarma ritüelleri hakkındaki yazıtlara baktığımızda şöyle bir metin buluyoruz: "Yılan hançeri kurbanın içindeki zehirleyiciyi zehirler ve bu sayede kurbanı huzura kavuşturur." Bu metin, solucan hançerinin kurbanı ele geçiren şeytanı yok ettiğini söylese de bize mantıklı bir açıklama yapmayıp, sadece hançerin sanki poker masasında daha iyi eli varmış gibi şeytana karşı kazandığını söylüyor. Vachey'în çevirisinde ise hançerin kullanıldığı ritüelin altında yatan mantığı anlamamız mümkün. "Zehirleyiciyi zehirlemek"; şeytanın, kurbanı ele geçirmesini engellemek için kullanılan bir terim. Ateşe ateş ile karşılık vermek gibi. Kurbanı ele geçirmeye çalışan şeytanın canını yakmayı başaran rahipler, bu sayede kötülüğe karşı savaşabilecek güce sahip oluyorlardı.
Bu nedenle çeviri yalnızca Yılan Hançeri'nin biçimini tasvir etmekle kalmıyor, aynı zamanda onu bir tür şeytan çıkarma aleti olarak nasıl kullanacağımızı da açıklamış oluyor. Son olarak hançerin zihni kontrol etmekten ziyâde zehirlemesi, delilik ile olan ilişkisine de açıklık getiriyor.
Ayrıca kayda değer bir diğer ilginç detay ise ele geçirilmiş olan bireylerin, kalplerinin değil zihinlerinin zehirlendiği varsayılmıştır. Hançer her zaman ele geçirilen kişinin gözüne saplanırdı ve birey, hayatta kalacak kadar şanslıysa bile kısmen kör kalırdı.