Deniz paçayı sıyırdı mı acaba ???
Bunu Deniz ile ilgili bir sonraki bölümde göreceğiz

Şahsen ben de çok merak ediyorum...
Ellerine sağlık usta. Deniz öyle ne yaptı ya
Resmen kendisini kurtaran adamı dövecekti. Şahsen, "Niye beni kurtardın lan şerefsiz. Sana diyorum onun bunun çocuğu" gibisinden bir replik bekliyordum; ama gelmedi
Yalnız etli sülonun kesin Matrix'le bir bağı var
Ölümüne etli sülo 
Öyle sanıyorum ki silüet de "dayağı yemeden gitsem iyi olacak" demiştir kesin

Vay anasını neymiş be Türk kızı
. Ellerine sağlık Orçun üstat 
Deniz korkusunu yendiği anda zombilerin haline acıyacağız kesin

Normal bir günün sabahında işe gitmek için uyanıyormuş gibi yavaşça gözlerini açtı Seçkin. Kafası yerinde olmadığı için karşısında duran şeye bir süreliğine boş boş baktı. Kısa bir süre sonra ne olduğunu bilmediği bir şeye baktığını fark etti... Elleriyle uzanıp, bilinçsizce iki yanından kavradı. Soluna baktı. Ardından biraz daha sola çevirdi. Bir otobüsteydi. Yalnız gibi görünüyordu, ama nedense yalnız olmadığını hissediyordu. Gözlerini usulca tarafına doğru kaydığında, bir çift bacak gördü. Tedirginlikle takip etti. Eski püskü kıyafetler içinde parçalanmış bir cesetle karşılaşınca yüreği ağzına gelip, geri gitmişti. Cesedin yüzünü görmeye çalıştığı sırada, ceset, inleyerek başını çevirmeye başladı. Hiçbir şey düşünmeden derhal kendisini ortadaki koridora atan Seçkin, doğruca şoför koltuğuna doğru koştu.
Otobüsün ön tarafına vardığında, kapının kapalı olduğunu gördü. Panele bakıp, doğru düğmeyi bulmaya çalıştı. Ne yazık ki karanlıktan pek bir şey göremiyordu. El yordamı ile paneli tarayarak kafasına göre birkaç tuşa bastı, ama hiçbir hareket olmadı. Arkasını dönüp, otobüsün arkasına doğru baktı. Belirsizliklerle süslü bir şekilde sonsuzluğa doğru uzanıyormuş gibi görünerek etrafı çeviren karanlıktan dolayı orta kapıyı göremiyordu Seçkin, ama iniltilerin fazlalaştığını duyuyordu. Etrafına bakındı. Ön camı kırabileceği, en azından çatlatabileceği bir şeyler aradı. Ölüm korkusu ile kalbi, göğüs kafesini parçalayacakmış gibi atıyordu. Zombilerin kendisine ulaşmalarını ve ele geçirmelerini istemiyordu. Hayır, bu şekilde bir ölümü istemiyordu. Gerçi ölümün hangi şekli insanın gözüne hoş görünebilirdi ki? Neyse... Bunlarla vakit kaybedemezdi. Ne var ki, işine yarar bir şey olmadığını acı bir şekilde gördü. İniltilerin oldukça yakınlaşması üzerine başını kaldırıp, kendisine en yakın konumdaki zombiye baktı. Neredeyse dört veya beş adım vardı. Deli cesareti ile zombilerin üzerine doğru koşarak onları devirmeyi denedi. Birkaç tanesini devirmeyi başarmıştı, ama devirdiklerinden bir tanesine takılan ayağı, dengesini bozdu. Düşmemek için uğraşan Seçkin, az ilerideki iki zombiye doğru yalpalayarak gitti. Onları da zor da olsa deviren Seçkin, yere düştü. Zombilerden birisi, tam olarak devrilemediği için Seçkin ile aynı hızda yerden kalktı. Seçkin'i yakaladığı gibi ısırmaya çalıştı, ama Seçkin onunla sıkı bir mücadeleye girdi.
Dehşet içinde uyandı Seçkin. Elini kolunu boşa sallarken buldu kendisini... İlk yaptığı şey, derhal sağına bakmak oldu. Sonra da etrafına, ortadaki koridorun ilerisine ve gerisine bir göz attı. Derin bir nefes aldı. Aynı otobüsteydi, ama kimse yoktu. Yalnızdı... Otobüsün içinde uğuldayarak dolaşan rüzgar, paçavraya dönmüş perdeleri havalandırıyordu. Gördüğü manzara, Seçkin'in gözünde bir anda korku filmlerindeki terk edilmiş bir malikanelerden birisine dönüşmüştü. Uzunca bir koridorun duvarlarını yalayarak, perdeleri havalandıran ve her türlü kötülüğe davetiye çıkartan esrarengiz bir rüzgarın varlığını sürdürdüğü ürkütücü bir malikaneye... Bu arada, yüzüne gelen ıslaklığı hissetti Seçkin. Kaynağını görmek için etrafına bakınırken, çakan şimşeğin de yardımı ile koltukların üzerine saçılmış olan cam parçalarını kısa süreli de olsa gördü. Görüş alanındaki bütün koltukların üzeri cam parçaları ile kaplanmıştı. Otobüsün içini saran esrarengiz rüzgar ile dışarıda yağan yağmur, Seçkin için etrafı olduğundan daha karanlık gösteriyordu, ama her şeye rağmen, az önce yaşadığı dehşetin yanında bunun pek bir önemi yoktu. Neyse ki kabus görmüştü. "Ne kabus..." dedi. "Bir dakika... Bu otobüste ne işim var benim?"
Yerinden kalkmaya çalıştı. Kalçasının sağ tarafında hafif, ama daha sonradan başına iş açabilecek bir ağrı vardı. "Umarım ciddileşmezsin..." dedi. Koltuklardan destek alarak ağır, ama emin adımlarla yürüyerek orta kapıdan dışarı çıktı.
Sanki günlerdir yerinden kalkmamış gibi tutuktu bacakları. Oturduğu koltuğun şeklini almış gibi hissediyordu kendisini... Bir süre bacaklarını ovuşturduktan sonra zorlanarak da olsa doğruldu. Bu arada, yağmur durulmuş, rüzgarı hemen hemen yalnız başına bırakmıştı... Etrafına bakarken, garip duygulara kapıldı Seçkin; çünkü, otobüsün çevresi ceset tarlasına dönmüştü. Nereye baksa ölü insan bedeni görüyordu. Aralarında çocuklar da vardı. Yerdeki bir şey dikkatini çekti. O tarafa doğru yürüdü. Dikkatini çeken şeye daha yakından baktığında, bunun, oyuncak bir peluş ayı olduğunu gördü, ama bir gariplik vardı. Peluş ayının gözünden kan sızıyordu. O anda, bir şimşek daha çaktı. Kısa bir süre sonra kulakları sağı edecek kadar şiddetli bir gök gürültüsü duyuldu. Seçkin'in yüreği ağzına gelmişti, ama gök gürültüsünden dolayı değildi bu korku. Otobüsün etrafını çeviren ölü insan bedenleri teker teker ayağa kalkmaya başlamışlardı. Olduğu yerde donakaldı Seçkin. Gördükleri, ona şaka gibi geliyordu. Burada ne aradığını bilmediği gibi, ölü olan insanların nasıl ayağa kalkabildiklerine de bir anlam veremiyordu. Kendi çevresi etrafında yavaş yavaş dönerek bir kaçış yolu görmeye çalıştı. Neyse ki şansı vardı. Kullanabileceği tek çıkış yolunu kullanarak oradan uzaklaştı.
Nereye koştuğunu bilmeden koşmaya devam eden Seçkin, kısa süre içerisinde, bu esrarengiz ve pastel renk bir karanlıktaki havanın içerisinde karşısında bir takım yapılar belirmeye başlamıştı. Bu yapıları gördüğü anda, daha da hızlı koşma azmini bulmuştu kendisinde Seçkin. Hiçbir şekilde durmadı. Nefes nefese kalması umrunda değildi. Koştu... Koştu... Ayağının bir yere takılması sonucunda yere düştü. Düşer düşmez de hemen arkasına baktı. Görünürde hiç kimse yoktu. Derin bir nefes aldı. Yavaşça ayağı kalktı. Etrafına bakındı, ama karanlıktan başka hiçbir şey görmüyor olduğunu düşünüyordu ki, karanlıkların içerisinde beyazlık gördü. Yerden kalkıp ne olduğuna bakmak için ilerlediği sırada bir tabela ile karşılaştı. Cebinden çıkarttığı telefonunun ışığını kullanarak tabelaya baktı. Beyaz üzerine yeşil renk bir tabelanın üzerindeki kanlı yazıyı gördü. Tabelanın bazı yerleri kandan okunmuyordu.
"Raccoon City
City Limits
POP..."
Devamını okuyamıyordu. Bir tek sondaki 200 rakamını görebiliyordu. "Bu bir şaka mı?" diye söylendi. "Raccoon şehrinin sınırları içerisinden mi girdim?"
Tam bu sırada duyduğu bir inleme üzerine arkasını dönmesiyle bir zombinin boğazına yapışması bir olmuştu. Zombi ile mücadeleye giren Seçkin'i bir el silah sesi kurtarmıştı. Kafasına isabet eden kurşun ile yere serilmişti zombi. Sesin geldiği yere bakan Seçkin, karanlıkların içerisinde bir silüet gördü. Ne yapacağını bilememişti Seçkin. Silüet de bir süre Seçkin'e baktıktan sonra silahını da aldığı gibi gözden kayboldu.
"Hey dur!" diye bağırdı Seçkin. "Sana teşekkür edemedim..."