Forever Ziyaretçi Nihai Biyo-Organik Silah Evriliş Diriliş Çöküş Kuruluş Başlangıç
Bizler İnkâr Edilemeyiz! -Forever Ekibi
  • 5919
  • 22

Solid_SNK

  • Eski Üye
  • *
  • Çevrimdışı
  • Default Avatar
  • İleti: 12
    • Profili Görüntüle
Ynt: Geçmişteki Gölge
« Yanıtla #10 : 10 Aralık 2009, 15:32:13 »
Vallaha hikaye benimde dikkatimi çekmeye başladı ellerine emeğine sağlık abi devamını bekliyoruz :)


Orcuncharted

  • Forever Emektarı
  • *
  • Çevrimdışı
  • İleti: 827
    • Profili Görüntüle
Ynt: Geçmişteki Gölge
« Yanıtla #11 : 10 Aralık 2009, 17:53:07 »
Hikaye ilginçleşiyor ve benim de merakımı arttırıyor. Ne yalan söyleyeyim sonlarına doğru sanki kendimi bir tür Resident Evil'ın içinde bile buldum.. Daha doğrusu İrem ve erkek arkadaşı Berkay'ı... Nihayet kadın merakı, ne yaptı etti, kapıyı açıp içeri girmeyi başardı. Şimdi kahramanlarımızı nasıl süprizler bekliyor? Hepsi ilerki bölümlerde karşımıza çıkacak. eline sağlık Orçun'um sen eklemeye devam et.

Beğendiğine sevindim Alper'im.
İrem'in yapısı işte, merak ettiği bir şeyin sırrını çözene kadar kovalıyor. Araştırmacı kişilik :)
Berkay da her ne kadar durumdan memnun olmasa da, sevgilisini yalnız bırakmıyor.

Vallaha hikaye benimde dikkatimi çekmeye başladı ellerine emeğine sağlık abi devamını bekliyoruz :)

Teşekkürler :)


leon scott kenedy

  • Site Yöneticisi
  • *
  • Çevrimdışı
  • İleti: 133
    • Profili Görüntüle
Ynt: Geçmişteki Gölge
« Yanıtla #12 : 10 Aralık 2009, 19:02:20 »
Devamını bekliyoruz hocam.Hemde sabırsızlıkla mükemmel gidiyor:)


Orcuncharted

  • Forever Emektarı
  • *
  • Çevrimdışı
  • İleti: 827
    • Profili Görüntüle
Ynt: Geçmişteki Gölge
« Yanıtla #13 : 10 Aralık 2009, 21:34:01 »
Devamını bekliyoruz hocam.Hemde sabırsızlıkla mükemmel gidiyor:)

Teşekkürler Metehan'ım 8)


Orcuncharted

  • Forever Emektarı
  • *
  • Çevrimdışı
  • İleti: 827
    • Profili Görüntüle
Ynt: Geçmişteki Gölge
« Yanıtla #14 : 17 Aralık 2009, 15:09:55 »
   BÖLÜM 3

   Yavaş adımlarla içeri girdikten sonra kapıyı arkalarından sessizce kapattılar.
   Berkay, her ihtimale karşı, anahtarı yuvasından çıkartıp cebine koydu. Eve ilk kez girdikleri için başlarına nelerin geleceğini bilmiyor, bu yüzden de riske girmek istemiyordu. Bu şekilde içinin rahat edeceğini düşündükten sonra el fenerinin de yardımıyla evi araştırmaya başladılar.
   İçerisi o kadar karanlıktı ki, ışığa rağmen önlerini zor görüyorlardı. Etrafın toz-toprak olması, her bir köşedeki örümcek ağları ve evi saran yoğun rutubet, dolaşmayı az da olsa zorlaştırıyordu.
   "Eğer o kızla da karşılaşırsak, rüyam gerçek olacak." dedi İrem. "Ev ruhumu daralttı."
   Ev, İrem ile Berkay'ın gözünde, birden bire göründüğünden daha büyük bir hale gelmişti. Filmlerde gördükleri o gizemli malikanelerden birinde dolaştıklarını hissetmeye başlamışlardı. Bir yandan da ilginç bir şey görebilmek için etrafı sürekli inceliyorlardı.
   Salon olduğunu tahmin ettikleri yerde, eski ve kırık dökük antika bir saat, hemen önünde eski püskü birkaç koltuk ve az ilerideki pencereye yakın bir yerde duran bir vazo vardı. Evin terk edilmesinin üzerinden fazlasıyla zaman geçmiş olmasına rağmen saat ve koltuklar sağlam görünüyorlardı, ama yerdeki vazo kırılmış ve parçaları etrafa saçılmıştı. Hiçbir şeye dokunmadan, hepsine şöyle bir baktıktan sonra balkona açılan kapıya yöneldiler.
   Berkay kapıyı açmaya çalıştı, ama başaramadı. Sıkışmıştı. Fazla zorlamadan bırakıp evin geri kalan yerlerine göz gezdirmeye karar verdiler.
   Görünüşe göre evde eşya olarak nitelendirilebilecek daha başka bir şey yoktu. Bunun yerine, karanlığın, kasvetin ve yalnızlığın hakim olduğu bir hava vardı. Terk edilmişliğin o ürkütücü, insanı sarsan, iç karartıcı ve ruh daraltıcı anlamı evin duvarlarından insanın yüzüne vuruyordu. Yürümekte oldukları dar koridoru oluşturan o karanlık duvarlar, geçmiş zamanın anılarını, bilinen o tanıdık kokusunu günümüze kadar taşıyordu. Garip duygulara kapılmamak elde değildi. Kim bilir bu evde kimler yaşamıştı? Bu koridorda kimler dolaşmıştı? Nasıl bir hayat sürmüşlerdi? Bu evi neden terk etmek zorunda kalmışlardı? Gerçi ne fark ederdi ki? Sonuçta gitmişlerdi... Geriye ise anılarını, umutlarını, beklentilerini, hayallerini ve belki de hayal kırıklıklarını bırakmışlardı.
   Koridorun sonuna yaklaştıkları sırada Berkay birden duraksadı. Aklına İrem'in rüyası gelmişti. Bir karşılaştırma yapmak istiyordu.
   "Evin rüyandaki hali de böyle miydi?"
   "Görünüşe göre hayır, değil." dedi İrem. "Rüyamdaki halinde, girdiğim odanın haricinde başka bir oda yoktu."
   "Peki rüyanda girdiğin oda hangisiydi?"
   İrem arkasını döndü ve eve girmek için kullandıkları kapıya doğru baktı. Ardından da, takip ettikleri yolu gözleriyle tekrardan izledi. Tam durdukları noktaya geldiği anda, eliyle sağ taraflarında duran kapıyı işaret etti. "Bu odaydı." dedi. "Bu odaya girmiştim."
   Berkay, yavaşça kapının koluna doğru uzandı. Kolu eliyle iyice kavradıktan sonra hafifçe ittirerek kapıyı ardına kadar açtı. Bir yandan da feneri odanın içinde gezdiriyordu. Ancak görünürde herhangi bir hareket yoktu. İçerisi sessiz ve sakindi. Rüyadaki halinin aksine, bomboştu. İrem, odanın içini meraklı gözlerle inceledikten sonra, "Sanırım bizi ilgilendiren bir şey yok..." diye söylendi. Büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı; çünkü, umduğundan çok farklı bir manzara ile karşılaşmıştı.
   "Galiba haklısın." dedi Berkay. "Yine de bakalım. Belki dikkatimizi çeken bir şey bulabiliriz."
   El fenerinin yardımıyla odayı araştırdıkları sırada, yerdeki bir şey İrem'in gözüne takıldı. Ne olduğuna bakmak için gittiği sırada, bunu gören Berkay, İrem'in ne yaptığını anlayamamıştı. Meraklı gözlerle onu takip ediyordu.
   "Nereye gidiyorsun?"
   "Yerde bir şey gördüm. Işığı bana doğru tutar mısın?"
   İrem, gözüne takılan şeyi yerden alıp incelemeye başladı. Bu bir kolyeydi. Ona çok tanıdık gelen bu kolyenin kime ait olduğunu düşündüğü sırada, aniden düşen jeton, kafasının allak bullak olmasına neden oldu.
   "İnanmıyorum!" dedi İrem. Hem şaşkındı, hem de şok yaşıyordu. "İmkansız! Kesinlikle imkansız! Tamamen mantık dışı!"
   "Sorun ne?" diye sordu Berkay. İrem'in tepkileri onu telaşlandırmıştı. Yanına gitti. "Nedir o imkansız olan şey?"
   İrem, elinde tuttuğu kolyeyi Berkay'a da gösterdi.
   Berkay kolyeye baktıktan sonra İrem'e döndü. "Bu bir kolye..." dedi. "Neden bu kadar şaşırdın?"
   "Bu bir kolye değil!" dedi İrem. "Bu, Cemre'nin muskası!"
   "Emin misin?" diye sordu Berkay. "Başkasının muskası olmasın?"
   Muskanın içini açtıktan sonra ikinci bir şok daha yaşadı İrem. İçinde Cemre'nin fotoğrafı vardı. Aldığı gibi sinirli bir şekilde Berkay'a da gösterdi.
   "Bu muska aslında benimdi." dedi. "Annem her ne kadar Cemre'yi daha çok seviyorduysa da, bana nazar değmesini de istemiyordu. Bu yüzden de muskayı benim boynuma astı."
   "Peki sen ne yaptın?"
   "Cemre geçtiğimiz sene ölmüştü biliyorsun...?"
   "Evet...?"
   "Muskanın içine Cemre'nin fotoğrafını koydum ve toprağa verilirken boynuna astım; çünkü, muska benim için saçmalıktan öte bir şey değildir. Anlayacağın, Cemre, boynunda asılı olan bir muska ile beraber toprağa verildi."
   "Peki, o zaman muska buraya nasıl geldi?"
   "Zaten sorun da orada!" dedi İrem. Sesi titriyordu. Sinirleri de fazlasıyla bozulmuştu. "Ona bir cevap bulabilirsem, bulabilirsek rahatlayacağım."
   "O zaman evin içini biraz daha araştıralım İrem. Belki sorularımıza yanıt olacak bir şeyler buluruz." dedi Berkay. "Ne diyorsun?"
   "Araştıralım."
   
   İlk olarak, bulundukları odanın bitişiğindeki odaya girdiler. İçerisi bir önceki oda gibi boştu. Ancak duvara asılı duran aynadan anlaşıldığı kadarıyla, bulundukları yer evin banyosuydu. Aynaya doğru yaklaştıklarında, İrem, aynanın kırık olduğunu fark etti.
   "Aynayı görüyor musun?" diye sordu İrem. "Evimin banyosundaki ayna gibi bu da kırık. Bunlar bir şeye mi işaret? Yoksa saçmalıyor muyum?"
   "Sanmıyorum. Ben de hafiften şüphelenmeye başladım." diye söylendi Berkay. "Altından bir şey çıkacak mı bakalım? Çıkarsa da ne çıkacak?"
   Banyodan çıkıp evi araştırmaya devam ettiler. Adım atmadık yer, ışık tutmadık köşe bırakmamışlardı, ama kırık bir aynanın haricide herhangi bir sonuç yoktu.
   "Sanırım bu evde başka bir şey yok."
   "Peki ne yapacağız?" diye sordu İrem. "Ne yapmamız gerekiyor?"
   "Buradan çıkıp evimize geri dönmekten başka çaremiz yok; çünkü bahçe de dahil olmak üzere bakmadığımız yer kalmadı. Daha fazla zaman kaybetmek anlamsız."
   "Öyle görünüyor ki, haklısın."
   
   Dışarıya çıktıkları gibi arabaya geri döndüler.
   İrem'in gözü bir an olsun elindeki muskadan ayrılamıyordu. Aynı zamanda da Cemre'yi düşünmekteydi. Onu merak ediyordu. "Niye beni bırakıp gittin?" diye söylendikten sonra muskayı boynuna astı. Bu arada, Berkay da arabanın motorunu çalıştırdı ve dönüş için yola çıktılar.

   Apartmanın önüne geldiklerinde, Berkay, İrem'e baktı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Başlarına gelen olayı düşündü. Bir süre bekledikten sonra İrem'in elini tuttu. Göz göze geldiler. Ardından da birbirlerine sarıldılar. Berkay, İrem'i kollarının arasında sımsıkı tutuyordu. Bir süre öylece kaldılar.
   "Sabah görüşürüz." dedi Berkay. "Evine gidip iyice uyumaya çalış. Gerçi bunca şeyden sonra uyumanın mümkün olabileceğini pek düşünmüyorum."
   "Gitme..." dedi İrem. Sesi ağlamaklıydı. Korkuyordu. "Bu gece yalnız uyumak istemiyorum. Benimle kal. Desteğine ihtiyacım var."
   "Pekala..." dedi Berkay. "Eğer yanında kalmamı istiyorsan, istediğin gibi olsun. Kalırım."
      
   Eve girişlerinden sonra İrem kapıyı sıkıca kilitledi. Muskasını aldığı için Cemre'nin mezardan kalkıp gelmeyeceğini biliyordu, ama yine de içinin rahat etmesini istedi. Ellerini yüzlerini yıkadıktan sonra yatak odasına gidip üstlerini başlarını değiştirdiler. Ne İrem, ne de Berkay doğru düzgün uyku uyuyabildiği için biraz oturup dinlenmek yerine, uyumayı tercih ettiler.
   Pencereden içeri giren ay ışığına bakarlarken, İrem, bu sefer de kabus görmeyi, bir kez daha dehşet içinde uyanmayı istemiyordu. Kollarını Berkay'a doladı ve uykuya daldılar.

   İrem, kendisine geldiği sırada ayakta duruyordu. Üzerinde eski püskü bir kıyafet, elinde ise bir demet çiçek vardı. Şöyle bir etrafına baktı. Mezarlıkta olduğunu gördü. Hemen yanında Berkay, biraz gerilerinde de Cemre duruyordu. Nereden geldiği belli olmayan uğultular, İrem'i huzursuz etmişti. Mezarlıktaki ölülerin kendisi ile konuşmaya çalıştıklarını düşünmüştü. Gökyüzündeki mat siyahlık ve etraflarını çeviren ince bir sis bulutu, dünyadan çok farklı bir yerdelermiş izlenimi yaratıyordu. İrem, Cemre'ye doğru dönüp "Burada bekle." dedi. "Elimdeki çiçekleri mezarına koyup geliyorum."
   Bu arada, Berkay da İrem'in kıyafetine bakıyordu. Ne kadar da döküntü olduğunu düşündü. Giyecek daha iyi bir kıyafet bulamamış mıydı?
   İrem, çiçeği koymak için Cemre'nin mezarına doğru giderken, gözünün da ucuyla Cemre'ye baktı, ama o gitmişti. Cemre yok olmuştu!
   "Cemre...?" dedi İrem. Bir süre bekledi. Cevap yoktu. "Cemre...? Nereye gittin? Neredesin?"
   "Buradayım İrem!"
   "Neredesin Cemre?? Seni göremiyorum!"
   "Mezarıma doğru gel İrem! Mezarıma girdim!"

   Dehşet içinde uyandı İrem. Ter içinde kalmıştı. Soluk soluğa nefes alıp veriyordu. Şöyle bir etrafına baktı. Evindeydi.
   "Ne oldu İrem?" diye sordu Berkay. "Yine aynı kabus mu?"
   "Değil. Bu seferki daha farklıydı."
   "Bu sefer ne gördün?"
   "Mezarlıktaydık." dedi İrem. "Sen, ben ve bir de Cemre vardı. Elimde bir demet çiçek tutuyordum. Üzerimde de eski püskü bir kıyafet vardı. Cemre'ye dönüp 'Burada bekle, elimdeki çiçekleri mezarına koyup geliyorum.' dedim, ama yürümeye başladığım sırada Cemre ortadan kayboldu. Nerede olduğunu öğrenebilmek için seslendiğimde de, bana, 'Mezarıma doğru gel İrem.' dedi. 'Mezarıma girdim.'"
   "Çok ilginç bir rüya görmüşsün." dedi Berkay. "Kesinlikle Cemre'nin ölümünün seni fazlasıyla etkilemiş olmasından kaynaklanıyordur."
   "Kim bilir... Belki de uzun süredir ziyaretine gitmediğim için sitemde bulunuyor da olabilir."
   "Belki de."
   "Bu hafta bir ziyaretine gidelim." dedi İrem. "Uzun süredir gitmiyoruz. Bu yüzden de çağırıyor."
   "Olur, gidelim." dedi Berkay. "Bir gün okul çıkışında uğrarız."
   "Çok gerçekçiydi... Uzansam, Cemre'ye gerçekten dokunabilecekmişim gibi hissettim. İlk defa böyle oldu." dedi İrem. Kollarını Berkay'a gösterdi. "Baksana, tüylerim bile diken diken oldu."
   "Canım benim ya." dedi Berkay. İrem'i alnından öptükten sonra gözü saate ilişti. "Bu arada, saat kaç oldu?"
   Hemen yanıbaşındaki saate baktı İrem. 06:25'i gösteriyordu. "06:25... Biraz daha uyuyalım. Daha zamanımız var." dedi ve uyumaya devam ettiler.

   Sekiz buçukta çalan saat alarmı ile uyandılar. Doğru düzgün uyuyamamanın etkisiyle, İrem, sinirleri bozuk bir halde gözlerini açtı. Çalar saati tutup pencereden dışarı fırlatmak istedi, ama yapamadı.
   Berkay da yavaşça İrem'e doğru döndü. Saçları yüzünü kapatıyordu. Eliyle tutup geriye doğru şöyle bir taradı. Yorgun olmasına rağmen, zümrüt yeşili gözleri, pencereden içeri giren güneş ışığının altında ışıl ışıl parlıyordu."Günaydın." dedi Berkay. "Kötü geçen bir gecenin sabahında nasılsın?"
   "Berbat."
   Her ne kadar Berkay kendisini zor tutuyor olsa da, bir an durdu ve neden bunu yaptığına bir anlam veremedi. Sevgilisi her şeyinden önemliydi. Hafifçe eğilip İrem'i öptü.
   İrem de kollarını Berkay'ın boynuna doladı; çünkü, içinde bulundukları anın bitmesini istemiyordu. İnanılmaz derecede büyük bir zevk alıyordu. Ancak bir yandan da aklı okuldaydı.
   Öpüşmeyi kestikten sonra göz göze geldiler.
   İrem'in yüzünde "Bu kadar mıydı?" der gibi bir ifade vardı.
   "Ben de bitmesini istemezdim, ama hazırlanıp okula gitmemiz gerekiyor." dedi Berkay. "Nasıl öpüştüğümüzü sormayacaklar. Değil mi?"
   İrem gülümseyerek Berkay'a bakıyordu. "Hayır, sormayacaklar." dedi.
   
   İrem, 2004 yılında liseden mezun olduktan sonra girdiği ÖSS sınavında, Grafik Tasarım bölümünü tutturmuştu. Her ne kadar bu bölümü istemiyor olsa da, bir sonraki sene kazanamama korkusundan dolayı kaydını yaptırmak zorunda kalmıştı. En azından elinde diploması olacaktı. Bu bile yeterdi.
   Berkay ise, liseden İrem ile aynı sene mezun olmuştu. Beraber girdikleri ÖSS sınavında, İrem Grafik Tasarım bölümünü tuttururken, Berkay ise Turizm ve Otelcilik bölümünü tutturdu. Hedeflediği bölümü kazanmış olmaktan dolayı son derece memnun bir şekilde kaydını yaptırmıştı. Hayalini kurduğu mesleğine bir adım daha yaklaşmıştı.

   Derhal hazırlandılar. Kahvaltı yapmaları da gerekiyordu, ama vakit kaybı olmaması için okulda yapmaya karar verip evden çıktılar.

   Birkaç gün sonra, İrem okuldan eve dönerken, Karşıyaka çarşısında otobüsten indi. Mutfaktaki birkaç eksiğini tamamlamak için alışveriş yapması gerekiyordu. Ancak alacağı fazla bir şey yoktu. Bu yüzden de işini hallettikten sonra tekrardan otobüse binmek yerine sahil tarafından yavaş yavaş yürüyerek evine doğru gitmeye başladı.
   Rüyasında girdiği o gizemli evin önünden geçerken nedensiz yere durdu. Bahçeye öylesine baktı. İçinde tuhaf bir his vardı. Saatin kaç olduğuna baktı. 13:26'yı gösteriyordu. Kafasını kaldırıp evin bahçesine tekrar baktığında, arka bahçeye doğru giden yolun üzerinde duran bir kızı gördü. İrem'in yüreği ağzına gelmişti. Kızın kim olduğunu anlayabilmek için bahçe kapısının dibine kadar geldi. Biraz daha dikkatli baktığında, kızın, geçen sene ölen kardeşi Cemre olduğunu gördü. Üzerindeki kıyafet ise, öldüğü gün giymiş olduğu kıyafetti. Tam seslenmeye hazırlandığı sırada, kız, elini boynuna doğru götürdü. Bunu gören İrem, boynunda asılı duran muskaya baktı. Eliyle tuttuktan sonra tekrar kıza doğru baktı, ama kız ortadan kaybolmuştu.
   "Cemre...?" diye fısıldadı İrem. Ardından da cep telefonundan Berkay'ı arayıp acilen yanına gelmesini istedi.
   Aralarında geçen konuşmadan sonra, Berkay, İrem'in söylediklerine herhangi bir anlam verememişti. Ancak arabasına bindiği gibi yola çıktı ve kısa sürede İrem'in yanına geldi.
   "En sonunda gelebildin!" dedi İrem. "Gördüğüme inanamadım! Yüreğim ağzıma geldi!"
   "Nerede gördün Cemre'yi?"
   İrem, evin arka bahçesine giden yolu işaret etti. "İşte, tam orada gördüm." dedi. "Tek kelime bile etmeden bana bakıyordu. İlk bakışta kim olduğunu anlayamadım, ama bahçe kapısının dibine kadar geldiğimde, kızın, Cemre olduğunu gördüm."
   "Olaylar giderek ilginçleşiyor." dedi Berkay. "Bu ev ile ilgili bir şey olduğuna ben de inanmaya başladım. Gece olsun da, şu eve tekrar bir girelim."
   "Ben de aynı şeyi diyecektim." dedi İrem ve birlikte eve gittiler.

   Sabaha karşı, saatin ikiyi gösterdiği sıralarda, İrem ile Berkay, kafalarındaki soru işaretlerine bir cevap bulabilmek amacıyla tekrardan bahçeyi kullanarak eve girdiler.


Albert Wesker

  • Forever Emektarı
  • *
  • Çevrimdışı
  • İleti: 275
    • Profili Görüntüle
Ynt: Geçmişteki Gölge
« Yanıtla #15 : 17 Aralık 2009, 16:12:00 »
Hmm 3. bölümde rahmetli Cemre de olaylara dahil oldu. Kafaları karıştıran soru işaretleri için bir kez daha o eve gittiler. Bu sefer, bir adım daha ilerleyecekler gibi gözükse de halen bu puzzle'da eksik parçalar var gibi geliyor.

Paylaşım için teşekkürler Orçun. 4. bölümü bekliyoruz.


Orcuncharted

  • Forever Emektarı
  • *
  • Çevrimdışı
  • İleti: 827
    • Profili Görüntüle
Ynt: Geçmişteki Gölge
« Yanıtla #16 : 18 Aralık 2009, 19:43:45 »
Yorumun için teşekkürler paşam :)


leon scott kenedy

  • Site Yöneticisi
  • *
  • Çevrimdışı
  • İleti: 133
    • Profili Görüntüle
Ynt: Geçmişteki Gölge
« Yanıtla #17 : 18 Aralık 2009, 20:10:55 »
Artık kapışmalar istiyoruz ;D Daha var ama olsun ;D Ellerine sağlık Orçun abi 4. bölümünde diğerlerinden eksiği yok:)


Orcuncharted

  • Forever Emektarı
  • *
  • Çevrimdışı
  • İleti: 827
    • Profili Görüntüle
Ynt: Geçmişteki Gölge
« Yanıtla #18 : 19 Aralık 2009, 01:43:14 »
Artık kapışmalar istiyoruz ;D Daha var ama olsun ;D Ellerine sağlık Orçun abi 4. bölümünde diğerlerinden eksiği yok:)

Bakalım, gelecek bölümler ne gösterecek ;D


Orcuncharted

  • Forever Emektarı
  • *
  • Çevrimdışı
  • İleti: 827
    • Profili Görüntüle
Ynt: Geçmişteki Gölge
« Yanıtla #19 : 21 Aralık 2009, 00:56:10 »

   BÖLÜM 4

   İrem, Cemre ile olan karşılaşmasından sonra, bir takım şeylerin değişmiş olacağını tahmin ediyor, bu nedenle de, evi tekrardan araştırmayı istiyordu.
   Girebildikleri her yeri tekrardan dolaşıp bakabildikleri her bir köşeyi bir daha araştırdılar, ama görünürde herhangi bir değişiklik yoktu. Son olarak, İrem'in rüyasında gördüğü odaya baktılar. Orada da herhangi bir değişiklik olmamış gibi görünüyordu.
   "Cemre'yi gerçekten gördün mü?"
   "Görmemiş olsam, sence bu kadar inat eder miydim?"
   "Haklısın, ama ne bileyim, hiçbir şey bulamadık." dedi Berkay. Keyifsizdi. Bir şey demeye hazırlanıyordu ki, bir ses duydular. Nereden geldiğini anlayamamışlardı, ama yürekleri ağızlarına gelmişti.
   "O ses nereden geldi?"
   "Galiba bitişikteki banyoda bir şey oldu." dedi Berkay. Elindeki feneri kapıya doğru tuttu. "Gidip bakalım mı?"
   "Korkuyorum."
   "Elimi tut. Gidip bakmaktan başka bir seçeneğimiz yok."
   "Tamam." dedi İrem ve Berkay'ın elini sımsıkı tuttu. "Hadi gidelim."
   Bulundukları odadan çıkıp bitişikteki banyoya girdiler. İlk gözlerine çarpan şey, duvardaki aynanın yere düşüp parçalanmış olduğuydu. Parçaları etrafa saçılmıştı.
   "Sanırım evde yalnız değiliz...?" diye fısıldadı İrem. Bir yandan da yerdeki cam kırıklarına bakıyordu. "Bunu kim veya ne yapmış olabilir?"
   "Bilmiyorum, ama yakında öğreneceğiz gibi görünüyor." dedi Berkay. Işıkla etrafı araştırıyordu. Gözü birden duvardaki bir şeye takıldı. "İrem, duvardaki şu yazıya bak!"
   İrem, Berkay'ın ışığı tuttuğu duvara baktı:   "SENİ ÇAĞIRAN KARANLIĞIN ELİNİ TUT. İÇİM RAHAT EDECEK."
   "Bunun anlamı ne?" diye sordu İrem. "Neyi ima etmeye çalışıyor?"
   "Bilmiyorum, ama sanırım iyi bir şeye benzemiyor."
   İrem, duvardaki yazıyı tekrar tekrar okurken, Berkay ise etrafı dikkatlice inceliyordu.
   "Burada kayda değer bir şey yok." dedi Berkay. "İstiyorsan çıkalım."
   "Tamam, çıkalım..."

   Odadan çıktılar. Ne tarafa gideceklerine karar veremediler. İrem, hiçbir şey düşünmeden salon tarafına doğru giderken, bir yandan da diğer odaların kapılarını tekrardan açmaya çalışıyordu.
   "İrem, nereye gidiyorsun."
   "Bilmiyorum."
   Bu arada bir ses daha duydular. Ses, en sondaki, yani muskayı buldukları odanın taraftan gelmişti. İkisi de aynı hızla arkalarını döndüler. Donakalmışlardı; çünkü, Cemre karşılarında duruyordu.
   Berkay, o korkuyla birkaç adım geriye doğru gitti. Işığı önce İrem'e, ardından da Cemre'ye doğru tuttu. İkisinde de herhangi bir tepki yoktu.
   "Cemre..." diye seslendi İrem. Daha sonra, ona doğru birkaç adım attı. Bir şeyler söyleyeceğini umuyordu, ama Cemre herhangi bir tepki vermedi.
   Berkay ise, Cemre'ye doğru bakarak İrem'in yanına gitti. "Her an bir saldırıda bulunacakmış gibi duruyor...?"
   Bu arada, Cemre, muskayı buldukları odaya girdi.
   "Berkay koş!"
   Birlikte Cemre'nin ardından odaya girdiler. Ancak odada kimse yoktu.
   "Cemre nereye gitti?" diye soru İrem. "Az önce bu odaya girmemiş miydi?"
   Odanın kapısı, arkalarından son hızla çarparak kapandı.
   İrem ve Berkay telaş içinde arkalarını dönüp kapının kapalı olduğunu gördüler. Kısa bir süre sonra da bir kilit sesi duyuldu. Odada hapis kalmışlardı. Nasıl çıkacaklarını düşündükleri sırada Cemre tekrardan ortaya çıktı.
   İfadesiz bir şekilde ikisini de süzmeye başladı. Kısa bir süre sonra bakışlarını İrem'in üzerine yoğunlaştırdı. Onu ezmeye çalışıyordu.
   İrem ise bu bakışları pek beğenmemişti. "Cemre... Sensin değil mi?"
   "Ben de seni bekliyordum... En sonunda geldin." dedi Cemre. Sesinin tonundaki karanlığın ve soğukluğun yarattığı o kasvetli hava, İrem ve Berkay'ın tüylerini ürpertmişti. Cevap vermelerine fırsat bile bırakmadan üzerlerine doğru koştu ve ortalık bir anda karardı.

   Kapı kapanma sesiyle uyandı İrem. Birazcık korkmuştu. Şöyle bir etrafına baktı. Hastanedeydi. Koridor fazla kalabalık değildi, ama kendisi gibi bekleyen hasta yakınları da vardı. Sol tarafında, ameliyattan çıkan hastaların dinlenebileceği odalara giden bir koridor vardı. İrem, Cemre'nin ne zaman ameliyattan çıkacağını merak ettiği sırada, ameliyathanenin kapısı açıldı. İçeriden çıkan doktor, elindeki evraklara baktıktan sonra İrem'i çağırdı.
   "Kızım, bunu söylemek benim için kolay değil. Buraya gelen insanların evlerine mutlu bir şekilde döndüklerini gördüğümüz zaman bizler de mutlu oluyoruz. Cemre için elimizden geleni her şeyi yaptık, ama maalesef onu kaybettik. Başın sağolsun."
   Duyduğuna inanmakta güçlük çekiyordu İrem. Bakışları donuklaşmış, boğazı düğümlenmişti. Hiçbir şey düşünemiyordu. Ne diyeceğini de bilemiyordu. Gözleri dolmuş, kalbi paramparça olmuştu. Kendisine hakim olmak istiyor, ancak başaramıyordu. Ağlamaya başladı. Bir yandan da çığlık atıyordu. Cemre'nin öldüğünü kabullenemiyordu.
   Bunu gören diğer hasta yakınları da İrem'in yanına koşup onu sakinleştirmeye çalışmış, ama başaramamamışlardı. Kimse İrem'i sakinleştirememişti. Bunun üzerine, hasta yakınlarından birkaçı koşup hemşireleri çağırmışlardı.
   Kısa sürede yetişen hemşireler, İrem'e sert bir müdahalede bulunarak iki iğne ile ancak sakinleştirebilmişlerdi.
   İrem en sonunda sakinleşebilmişti. Bir süre dinlendikten sonra, haberi veren doktorun yanına gitti. Kardeşi ile vedalaşmak istiyordu.
   "Cemre'yi görebilir miyim?"
   "Tabi ki..." dedi doktor. "Ameliyathanede onu görebilirsin."
   "Teşekkür ederim. Vedalaşmadan gitmesini istemiyorum."
   "Anlıyorum, ama fazla geç kalma; çünkü, birazdan morga götürülecek."
   "Fazla sürmez."
   
   İrem ameliyathaneye girdi.
   Cemre, odanın ortasındaki sedyede yatıyordu. Üzeri örtülüydü.
   İrem örtüyü hafifçe sıyırdı. Şöyle bir Cemre'ye bakıp yüzünün ne kadar da beyaz olduğunu fark etti. Saçlarını defalarca okşamaya başladı.
   "Görmeyi istemediğim bir tabloya bakıyorum şu anda, biliyor musun?" dedi İrem. Sıkıntılı bir şekilde derin bir nefes alıp verdi. Orada yatan kişi olmak için neler vermeyeceğini düşündü. "Her ne kadar beni duymuyor olsan da, dinlemeni istiyorum."
   Ameliyathanedeki tıbbi cihazlara ve malzemelere şöyle bir göz attı. Ardından tekrar Cemre'ye döndü. O anda gözünden akan bir damla gözyaşı, yanağından süzülerek aşağıya doğru indi. Çenesinin ucuna geldiğinde de kendisini boşluğa bıraktı.
   "'Başkalarının başına gelir, bizim başımıza gelmez' diye düşündüğüm bir şeyin, aslında herkes gibi bizim de başımıza gelebileceğini, aramızdaki bu denli güçlü olan bağın bir şekilde kopabileceğini asla düşünmezdim, düşünemezdim. Şu durumda, yanlış düşündüğümü acı bir şekilde öğrendim." dedi İrem. Ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. Sözcükler boğazına dolanıyor, konuşmakta zorlanıyordu. Bir yandan sedyenin etrafında geziniyor, bir yandan da cümlelerini toparlamaya çalışıyordu. Aspiratörün yanında duran tabureyi gördü. Sedyenin yanına çektiği gibi üzerine oturdu. Cemre'nin elini avuçlarının arasına aldı. Sımsıkı tutuyordu. "Anne ve babamızı kaybettikten sonra asla toparlanamayacağımızı düşünüdüyordum. Ancak sen o kadar güçlüydün ki, kendini toparladığın gibi beni de toparladın. Kalbindeki ve düşüncelerindeki ışıkla daima bana yol gösterirdin. Ne zaman karamsarlığa düşsem, karanlıkta yolumu bulmama yardımcı olurdun. Bir an bile olsa beni yalnız bırakmazdın. Her ne kadar dışarıdan güçlü bir yapıya sahipmiş gibi görünsem de, iç dünyamda ince bir buz parçası kadar kırılgandım, ama hayatla dalga geçercesine yaydığın o pozitif enerji, bir kaya kadar sağlam olmamı sağlardı. Ne yapabilirim bilmiyorum, ama seni bu halde görmek 'keşke ben ölseydim' dedirtiyor. Ruhunun nerede olduğunu ve ne yaptığını merak ediyorum. Eğer ölümünden sorumlu olduğumu düşünüyorsan, vicdanımın asla rahat etmeyeceğini bilmeni istiyorum."
   Ayağa kalktıktan sonra tam Cemre'nin yanağına öpücük konduracaktı ki, ameliyathaneye iki görevli girdi. İçlerinden biri "Afedersiniz. Rahatsız ettiğimiz için üzgünüz." deyip Cemre'yi işaret etti. "Morga götürmemiz gerekiyor."
   "Tamam." dedi İrem. İstifini bozmadan Cemre'nin yanağına veda öpücüğü kondurdu. "Seni unutmayacağım."


   İrem, görevlilerle birlikte ameliyathaneden çıktı. Morga kadar onarı takip etti. Görevliler morgun kapısından girdiler. İrem de kapının önüne kadar geldi. İçeriye girmek istedi, ama olmadı. Kapı kilitlenmişti. Bu arada, arkadan gelen bir ses duydu. Döndü. Koridor boyunca açık duran tavan ışıkları bir bir kapanıyordu. Sonuncu ışık, morgun giriş kapısının üstündeydi. O da kapandı.
   
   "Derinliklerimde seni bekliyor olacağım..."

   Sıçrayarak uyandı İrem. Nerede olduğunu anlayamamıştı, ama kendi evinde olduğunun farkına varması çok uzun sürmedi. Cemre ile göz göze gelince de, neden sıçrayarak uyandığını anladı.
   "İrem...?"
   "Ne oldu Cemre? " diye sordu İrem. Uykulu bir şekilde bakıyordu. Bir yandan da kafasını toparlamaya çalışıyordu. "Hayırdır? Neden uyandırdın?"
   "Haydi kalk artık..." dedi Cemre. Heyecanlıydı. "Zamanı geldi!"
   "Neyin zamanı geldi? Ne oluyor?"
   "Eve gitmenin!"
   "Hangi ev?"
   "Hani konuşmuştuk ya? Şu sahildeki evi görmeye gidecektik..." dedi Cemre. Yatağa, İrem'in yanına oturdu. "Hatırlasana! Gündüz konuşmuştuk ya?"
   Şöyle bir etrafına bakındı İrem. Saatin kaç olduğunu merak etmişti. "Saat kaç?"
   "Sabaha karşı iki buçuğa geliyor. Ne oldu ki?"
   "Bu saatte mi gideceğiz?" diye sordu İrem. Gözlerini ovuşturdu. Kendisine gelmeye çalışıyordu... Ancak uykusuzluktan gözleri kapanıyordu. "Çok uykum var Cemre. Sonra gitsek olmaz mı?"
   "Lütfen! Söz vermiştin... Hadi kalk, gidelim!"
   "İyi de..." diyerek sözlerine başladı İrem, ama akabinde, Cemre'yi başından savamayacağını düşünerek "Pekala." cevabını verdi. Sıkıntılı bir şekilde de yataktan kalktı. Elini yüzünü yıkayıp kendisine gelmek için banyoya doğru gitti. "Bu yaptığımız bir çılgınlık. Biliyorsun değil mi?"
   "Emin ol, bara gittiğin akşam yaptıklarının yanında hiçbir şey değil!" diye bağırdı Cemre içeriden. "Eğer Berkay bir öğrenirse, seni öldürür. Biliyor musun?"
   "Hiç sanmıyorum. En azından ben söylemediğim sürece öğrenemez."
   "O kadar emin olma!"
   "Düşündüğüm şeyi yapmayacaksın değil mi?"
   "Eğer benimle gelmez isen, emin ol yaparım!"
   "Geliyorum işte ya... Daha ne istiyorsun?"
   Cemre ve İrem, çabucak hazırlanarak evden çıktılar. Arabaları olmadığı için, sahil boyunca yürüyerek gizemli eve doğru gitmeye başladılar.
   Hava birazcık serindi, ama ne Cemre, ne de İrem üşümüyordu. Aksine, heyecandan ikisi de terlemişlerdi. Bir süre konuşmadan yürüdüler.
   "Bunu yaptığımıza inanamıyorum..." dedi İrem. "Gecenin bu vaktinde, hangi iki deli bilmediği bir yeri görmek için dışarı çıkar?"
   "Tabi ki de biz!" dedi Cemre. "Hem neden şikayet ediyorsun? Evi görmeyi sen de en az benim kadar istiyordun. Yanılıyor muyum?"
   "Hayır, yanılmıyorsun, ama gecenin bu vaktinde dışarı çıkmamıza gerek yoktu."
   "Başka ne zaman gidebiliriz ki?"
   "En azından, evin içini nasıl görebileceğimizi araştırıp da gidebilirdik. Yanımızda birileri olurdu."
   "Boşver..." dedi Cemre. "Hem böyle daha zevkli olur. Aynı filmlerdeki gibi olacak."
   "Benim de korktuğum bu ya."
   "Cesur olduğunu düşünüyordum...?"
   "Her şeyin fazlası zarardır." dedi İrem. "Başımıza dert almazsak iyi olacak."
   Cemre ve İrem, nihayet evin önüne gelmişlerdi. Bahçenin önündeki çift demir kapının kilitli olduğunu gördükleri anda birbirlerine baktılar.
   "İçeri nasıl gireceğiz?" diye sordu İrem. "Bildiğin bir yol var mı?"

   Tekrardan gözlerini açtı İrem. Kendisine geldikten sonra panik halinde ayağa kalkmaya çalıştı, ama hemen yanında duran el feneri, durumu açıklığa kavuşturmuştu. Halen o eski evdeydiler. Feneri eline alıp Berkay'a doğru tuttu. Nabzını ve kalbini kontrol etti. Yaşıyordu. Onu uyandırması gerekiyordu.
   "Berkay...? Berkay? Canım, beni duyuyor musun? Berkay?" diyerek onu dürtmeye başladı. "Hadi artık, uyan..."
   Berkay bir süre sonra uyandı. Kafasını hafifçe İrem'den tarafa çevirdi. Gözlerini hafifçe aralayıp İrem'i gördü.
   İrem, Berkay'ın kendisinde olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Elini omzuna doğru götürüp onu hafifçe sarstı.
   Berkay yavaşça gözlerini açtıktan sonra hızlıca doğruldu.
   "Bize ne oldu?"
   "Ben de senin gibi bilmiyorum, ama Cemre yok. Gitmiş."
   "Gitmiş mi?"
   "Sanırım gitmiş." dedi İrem. "Hadi kalk da bir an evvel şu evden çıkalım. Bu kadar macera yeter."
   "Tamam. O zaman yardım et de kalkayım."
   İrem, ayağa kalktıktan sonra Berkay'a da ayağa kalkabilmesi için yardımcı oldu.
   "İyi misin?"
   "İyiyim. Bir şeyim yok."
   Üstlerini, başlarını şöyle bir çırpıp temizlediler. Evin için her zamanki gibi sessizdi. Yavaş yavaş yürüyerek birlikte evden çıktılar.
   Gün aydınlanıyordu. Hava da oldukça ılıktı.
   "Umarım bir daha o eve girmek istemezsin."
   "Bu saatten sonra hiçbir güç beni o eve sokamaz." dedi İrem. Bu arada, muskanın da halen boynunda asılı olup olmadığına baktı. Neyse ki asılıydı. Kaybolmamıştı.
   Bahçe duvarının önüne geldiler.
   Berkay, yine her zamanki gibi öncelikle İrem'in atlamasına yardımcı oldu. Ardından da kendisi atladı.
   Ara sokakları takip ederek sahile döndüler.
   İrem, sokağın köşesine geldiği anda durdu. Yüzündeki ifadesiz bakışlarla etrafı inceledi. Bir tuhaflık olduğunu seziyordu, ama açıklayamıyordu.
   "Saat kaç?"
   Berkay saatine baktı. "Onbire çeyrek var."
   "Emin misin?"
   "Evet...?"
   Şaşkınlıkları daha da artmıştı.
   Şehrin bu saatte böylesine boş olması normal değildi. Bir şeyler yolunda gitmiyordu. İşin kötü yanı, ne olup ne bittiğini açıklayabilecek kimse de yoktu. Tuhaf bir ölüm sessizliği vardı. Bir şeyler, alışık olmadıkları bir şekilde değişmişti. Bunca yıldır yaşadıkları bu şehrin, sanki yıllar önce terk edilmiş bir hayalet kasabayı andırıyor olması ikisinin de hoşuna gitmemişti.
   Bu arada, İrem, amaçsızca başını kaldırıp gökyüzüne doğru baktığında, havanın kapalı ve her an yağmur yağdıracakmışa benzediğini gördü. Aslında bu tip havaları severdi, ama o an için, şehrin bu iç karartıcı görüntüsü nedeniyle huzursuz olmuştu.
   "Kabus görmeye devam mı ediyorum?" diye fısıldadı İrem. "Ne oluyor?"
   O anda hafiften esen bir rüzgar, kaldırımdaki solmuş yaprakları sürükleyerek götürdü.
   İkisi de hafiften ürpermişti.
   "Eve doğru gidelim mi?" diye sordu Berkay. "Belki yolda birilerine denk geliriz...?"
   "Başka seçeneğimiz yok. En akıllıcası, dediğin gibi olacak."